• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Yüzük

"Bu bir işaretti. Hayattan ümidini kesme ve korkma, diyen bir işaret. Arkanda ben varım."


Selman Dinler

1-

Gerçekten de bir yüzüktü. Ayağının yanında, suyun içinde. Yarısı kumlara gömülmüş tombul, sarı bir alyans. Sağı solu kollayarak eğildi, parmakları suya daldığında uçlarından kırıldı. Aldı yüzüğü. Avucunun içine gizleyerek kendini denize attı. Uysal koyunları sınırlayan dubaları aştı. Birbirine su atan veletler, şımarık ergenler ve diğer organik çer çöp, hepsi çemberin içinde kalmıştı, artık yalnızdı.

Sırt üstü yattı. Hafifçe kulağını gıdıklıyordu dalgalar. Ellerini ensesinde birleştirirken bir an yüzük avucundan kayacak gibi oldu. İçi hopladı. Ama sonra, yüzüğün yuvarlak hatlarını tekrar hissedince, endişe yerini yeni bir haz dalgasına bıraktı.

Yüzüğü dalgaların hırpalamasından ve kumların ortasındaki yalnızlığından kurtarmıştı. Yüzük de az önce avucundan kaçıp denize dönme şansı varken onunla kalmayı tercih etmişti. “Evet,” dedi. Sonra daha yüksek sesle, çevresinde dinleyenler varmış gibi tekrarladı, “Evet!” İki taraf da evet dediğine göre... Avucundaki yüzüğü kaydırdı ve denedi. Tam da parmağına göre. Sonunda gözlerini açtı. Mavi beyaz göğün önünde, elini çeşitli açılardan inceledi. Düz bir alyans ama ucuz bir şey değil. Kalın, erkeksi, tok bir model. Üzerinde desenler ve çizgiler olan süslü püslü, feminen alyanslardan nefret ederdi. Kendisi de evlenecek olsa, aynen böyle sade, klasik bir yüzük alırdı. Bir zamanlar babasının taktığı gibi.

Acaba kimindi? Kıyıdaki ağaçların altında, hasır şemsiyelerin ucundan sarkan püsküller, denizi de kırıştıran hafif esintiyle ufak ufak oynuyordu. Beyaz şezlonglar üzerinde güneşlenen insan bedenleri bu mesafeden buruşuk et benlerine benziyordu. Yüzüğün sahibi orada yatanlardan biri olabilir miydi? Sonra başka bir şey geldi aklına: bir yüzük için daima iki kişi gerekmez miydi? Bu yüzükle evlilik sözleşmesi mühürlenmiş bir de kadın olmalıydı, değil mi? Yüzük kendisine geçtiğine göre…

İçinde dengesini bozan yeni bir heyecan dalgası yükseldi. Kıkır kıkır güldü. Mesela yüzüğü ele geçiren adam, yüzükle bağlanmış kadına da sahip olsa ne acayip olurdu. Gerçek olamazdı elbette bu. Ancak tuhaf ortaçağ masallarına uygun bir fantezi. Yine de bunu düşünmek hoşuna gitti. Ortaçağ kostümleri içinde, iri memeli, al yanaklı bir dilber. Kadına gidiyor, artık senin tapun bende, diyor ve yüzüğü gösteriyor. Kadın ilk başta itiraz edecek gibi olsa da sonunda kurallara boyun eğmekten başka ne yapabilir ki? Mecburen yüzüğü takanın peşinden gelecek. Kadını çaresizce titreten, yüzünü buruşturan sessiz öfkeyi hayal etti. Ne yapalım, kurallar var, diyecekti ona. Zorlama bir kasvetle. Sanki ikisi de kader kurbanıymışlar, kendilerinden büyük bir gücün emri altındalarmış gibi. Aslında içinden kahkahalar yükselmektedir. Tekrar gülerken ağzına su kaçtı.

Yeterince acı çektikten sonra, Tanrı bunu telafi etmek, en azından acılarından haberdarım demek için, ayağının ucuna bir yüzük bırakmıştı. Gökyüzüne baktı, uçuşan gelinlikler kadar beyaz bulutlara, uzaklardan geçen bir martıya. Kainatın efendisinin en çok kendisini sevdiğinden nasıl da şüphe edebilmişti!

Yüzüğü yanağına sürdü, dokunuşu ne güzeldi. Dilinin ucuyla yüzüğün kenarından sarkan su damlasını yaladı. Tuzlu su. Ege’nin kutsal suyu. Yüzüğü bulması sadece bir tesadüf olamazdı. Bu bir işaretti. Hayattan ümidini kesme ve korkma, diyen bir işaret. Arkanda ben varım. Tanrı, denizin kumları arasından çıkarıp uzattığı yüzükle onu bu kumsala nikahlamıştı. Denizkızlarının ve superilerinin kocası, Poseidon’un en sevdiği oğlan…

Açıklarda yarım saat daha oyalandı. Mitoloji kahramanlarının diyarında, Ege’nin büyülü sularında bu hayallerle kendinden geçmek her şeye değerdi doğrusu. Düşündü; kendime tombul, şirin bir yüzük buldum. Acaba bunun sahibi kim? Ya da daha doğrusu, benden önceki sahibi kimdi? Çünkü artık benim oldu. Yakışıklı ağzı bir gülümsemeyle genişledi, dişleri ortaya çıktı.

Fantezilerin çılgınca akışından sarhoş, kıyıya çıktığında dizleri titredi. Yorulmuştu. Dengesini sağlayana kadar ayakta bekledi. Ayak bileklerini yalayarak geçen dalgalar yuvarlak çakılların üzerinden yumuşacık, hafif hafif köpüklenerek, bir gelinliğin sonbahar yapraklarını süpüren etekleri gibi hışırdayarak kayıyor. Tekrar ve tekrar.

Ama bu harika sarhoşluk, adımını kuru karaya, insanların dünyasına attığı gibi kayboldu. Elini arkasına götürdü, yüzüğünü sakladı. Başını öne eğip hızlı adımlarla şezlonguna geçti. Kurulanırken bir yandan da etrafı kolaçan ediyordu. Kumdan kale yapan bir bebek, onun sıkılmış babası, yan şezlonglarda uyuyanlar, kitap okuyanlar. Olağandışı bir şey çarpmadı gözüne.

Korkusu geçince tekrar yüzüğüne döndü. Dümdüz, işaretsiz bir yüzüktü bu. Parmağında yakalatsa bile kendisinin olmadığını kim ispatlayabilirdi? Ama belki de sahibi onu benzerleri içinden tanıyabilirdi. Nasıl bir yabancı için ördek yavrularının hepsi birbirine benzer ama anneleri onları çok uzaklardan, sadece seslerinden bile ayırabilirse, bu yüzüğün eski sahibi de ta uzaklardan kayıp yüzüğünü teşhis edebilirdi belki. Yine de bu riski alacak ve yüzüğü parmağında taşıyacaktı.

Kumların üzerine açık bıraktığı kitabı aldı. Vıcık vıcık, bayağı bir aşk romanı. Kadının teki yazmış. Çeviri de berbat. Yine de gidip gidip böyle romanlar alıyor. Bu ucuz şeylere ne kadar dudak bükse de sayfalar akıyordu.

Kumları, neredeyse dört ayak üzerinde, garip bir şekilde tarayan adamı fark ettiğinde kendisini hikayeye iyice kaptırmıştı. Ne yapıyordu bu salak? Kıyı boyunca, o koca kıçını sahildekilere gösterecek şekilde, eğile eğile dolaşıyor. Kitabı kapattı, şezlongunda doğruldu.

Bir de kadın çıktı peşinden. Terliklerinin arkasıyla her adımda sağa sola kum sıçratarak geldi. Sivri çenesinin ucunu kaldırıp indirerek onu güzelce haşladıktan sonra yine aynı sinirli adımlarla uzaklaştı.

Adam, seyrek saçlı, çirkin başını aldırış etmezmiş gibi kaşıyor, biraz önce üzerine boca edilen sözlerin etkisini hafifletmeye çalışıyordu şimdi. Kırk yaşında gösteriyordu ama sarkmış gıdısı, dökülmüş saçları, koca göbeği ve çiçekli, iğrenç şortunu dolduran etli kıçı ona on yaş ilave ediyor olabilirdi. Belki de otuzdu. Erkenden çökmüş, başarısız bir otuz.

Arkasından baktığı, bikinisinin üzerine fileli pareosunu örtünmüş öfkeli kadın karısı olmalıydı. Kadının bedeni hiç fena değildi doğrusu. Yalnız çok açık tenliydi, öyle kadınlardan hoşlanmazdı aslında. Dayanıksız ve narin görünürdü açık tenli kadınlar. İnce, şeffaf derileri kolayca çizilecek, moraracak gibi. Yine de bu kadın, istemeyerek itiraf etmek zorunda hissetti kendini, güzel bir kadındı. Sezar’ın hakkı Sezar’a, Kleopatra’nın hakkı da Kleopatra’ya.

Peki ne arıyordu bu herif kumsalda? Daha ilk anda hissetmişti aslında. Sabah yüzüğü bulduğu noktada gezindiğine göre yüzüğü arıyordu, başka ne arayacak? Canı sıkıldı. Elini kitabın altına sakladı. Eşyalarını toplayıp kalktı.

Otele dönünce kapıyı kilitledi. Yatağa uzanıp yüzüğüne baktı tekrar. İstemeyerek çıkardı. O anda zihninde bir şimşek çaktı. Ne kadar da aptaldı! Yüzüğün içine bakmayı akıl edememişti.

İşte, incecik, beceriksiz bir el yazısıyla: Tuğcan&İlknur. 20.06.2021. Daha iki ay olmuştu demek bunlar evleneli. Seni Tuğcan seni, diye mırıldandı. Yüzüğüne sahip çıkamayan, beceriksiz Tuğcan. Garip bir ismin var şişko dostum! Tekrar keyiflenir gibi oldu. Karısı, yani İlknur, onu nasıl azarlamıştı acaba? Kadının yerinde olduğunu hayal etti, ne derdi Tuğcan’a? Hayalinde; incecik beli, taş gibi sıkı poposuyla İlknur’un bedenine girdi:

Beceriksiz herif, bu evliliği umursamıyorsun işte! Beni sevmiyorsun! Bir yüzüğe bile sahip çıkamıyorsun, bana nasıl sahip çıkacaksın ha? Kendine erkek diyorsun bir de! Sakın yüzüğü bulmadan gözüme görünme!

Kıkırdadı. Kadının yerinde olmak, pis şişkoyu aşağılamak hoşuna gitmişti. Böyle bir sürü hayaller içinde, kafasında çeşitli sahneler yaratarak yatakta döndü durdu o akşam. Yemeğe inmedi.




2-

Ertesi gün tedbirli davranıp yüzüğü temiz iç çamaşırlarının arasına gizledi ve öyle indi denize. Şansına aynı şezlong boştu. Havlusunu serdi ve beklemeye başladı. Elindeki kitaba bir türlü dikkatini veremiyordu. Heyecanlıydı. Ama adam gelmek bilmeyince denize girdi, dünkü gibi iyice açıldı. Artık kıyıdaki ağaçlar ile küçük ada aynı mesafede görünüyordu. Yorulmuştu. Sırt üstü, yavaş yavaş geri döndü. Kıyıya, tam da dün yüzüğü bulduğu noktadan çıktı. Ayağını aynı yere koydu, o ana geri dönmeye çalıştı. İçine dolan hisler taze, canlı ve yaratıcıydı yine. Yüreğinin fethedici bir kan pompaladığını, kollarındaki kasları şişirip parmaklarını güçlendirdiğini duyumsuyordu. Poseidon’un sevdiği çocuk olmuştu burada.

Alnında yoğunlaşan bir kudret hissiyle döndü şezlonguna. Yüzüğü yanında olmasa da Ege ile kıydığı nikahı tazelemişti. Bu kumsalın, denizin ve adanın prensiydi o. Bacaklarını uzatıp kremledi. Bir prensin bacakları. Uzun ve düzgün. Kaba kaçmayacak kadar adaleli. Ayakları da bir prensin ayaklarıydı. 42 numara. Zarif ve biçimli.

Alt sınıflar için yazılmış aşk romanına döndü. Kendini iyice kaptırmıştı ki, Tuğcan’ı fark etti. Onu bir kez fark edince de, gözlerini Tuğcan’dan alamadı. Çirkin bedeniyle nasıl göründüğüne hiç mi hiç aldırış etmeden, eğile eğile kumsalda yürüdü ve gözden kayboldu Tuğcan. Sahilin başka yerlerine bakıyordu şimdi. İnatçı bir adam. Kendisi olsa pes ederdi belki de.

İlknur akşam yemeğinde yalnızdı. Açık büfede tabağına yeşillik seçiyordu. Kalkıp tatlı standına yöneldi. Dikkat çekmemeye çalışarak İlknur’a yaklaştı. Yüzünde kocasını azarlarken gördüğü aynı sert mürebbiye ifadesiyle, her bir roka yaprağını maşayla tutup gözüne yaklaştırarak, kusurlarını arayarak tek tek inceliyor, bir türlü tabağına girmeyi hak edecek bir roka seçemiyordu İlknur.

Bu akşam pembe bir şort giymişti. Ve göbeğini açıkta bırakan beyaz bir tişört. Hoş bir figürü vardı gerçekten de. Kıyafetleri güzel taşıyordu. Tabağına aldığı tek baklava dilimiyle, kokusunu içine çekecek kadar yakından, onu adeta tavaf ederek döndü, masasına oturdu.

Kalbi hızla çarpıyordu. Nefis bir heyecanla dolmuştu göğsü. Parfümü biraz varoş işi olsa da güçlü ve güzel bir kadındı İlknur. Biraz da erkeksi. Tuğcan’ı yanına almamıştı bu akşam. Cezalıydı demek. Belki de hala kumsaldadır. Elinde bir fenerle, çiçekli şortuyla, hala yüzüğünü arıyor. Gülmemek için kendisini zor tuttu. Ne garip insanlar var. Baklavayı bütün halde ağzına attı, gözlerini kapatıp damağına yayılan lezzete bıraktı kendini.



3-

Ertesi sabah Tuğcan artık insanlara yüzüğünü sormaya başlamıştı. Rüzgar birkaç şezlong öteden yüzük kelimesini kulağına taşıdı. Evet, inatçı bir adamdı bu. Kendisine de sormasından çekinerek kalktı, denize girdi.

Ama Tuğcan, asıl öğleden sonra hafife alınmaması gereken bir adam olduğunu ispatladı. Nereden bulduysa bir metal dedektörü bulmuş, makinenin yuvarlak ucunu kumların üzerinde gezdiriyordu. Demek bu kadar çok istiyordu yüzüğü. Bu ısrarcı arzu onu da iştahlandırdı. Yavaş yavaş bir fikir belirdi zihninde. Denizin üstüne usulca çıkan bir balina gibi. Suları taşırmadan ama varlığı inkar edilemez, kocaman bir hakikat olarak. Hazdan bayıla bayıla düşündü.

Denizden çıkınca otelin bahçesine oturdu, önünde kitabıyla, tek gözü yaklaşan arabalarda, beklemeye başladı. Çok uzun ve başka türlü olsa sıkıcı geçecek saatler boyunca bekledi ama hiç sıkılmadı. Vaktin nasıl geçtiğini bile anlamadı. Tutku zamanı yok eder, diye düşündü. Tuğcan ve İlknur’u düşündükçe karnında bir tutku bulutu yoğunlaşıyor, onlarla birlikte rengarenk fantezilerle dolu bir yaşantının kapıları açılıyordu zihninde. Tuğcan arabasını iki kez bipleterek kapattığında hava kararmak üzereydi artık. Tuğcan yorgun ve sarsak, kendisini seyreden yeni arkadaşını fark etmeden otele girince kalktı, kırmızı parlak jipin yanına gitti. Çok pahalı görünen yeni, kocaman bir arabaydı bu. Güzel bir araba. Tuhaftır, kıskanmıyordu.

Akşam yemeğine Tuğcan ve İlknur birlikte indiler. Soğuk görünüyorlardı. Onları böyle iletişimsiz, uzak görmek bu kez hoşuna gitmedi. Üçünün birlikte kurduğu bu özel dostluğun dağıldığını görmek istemezdi. Keyifsiz bir yemekti.

Gece odasında huzursuzca ileri geri yürüdü. Kritik bir eşikteydi ve içeri girmek için adımını son derece dikkatli, planlı ve ustalıkla atmalıydı. Tanrı onu bu noktaya çuvallaması için getirmemişti.

Güç bulmak için yüzüğünü taktı ama o bile fayda etmedi. Uyku tutmayınca loş koridorlardan geçerek aşağı indi. Karanlık, dalga seslerine boğulmuş sahilde nemli bir şezlonga tünedi. Hırsından dişlerini gıcırdatıyordu. Tuğcan’ı elinden kaçıramazdı. Yüzüğü yanağına sürttü. Onunla aralarındaki bağı ne pahasına olursa olsun koruyacaktı.

Aradığı cevabı neden sonra, yıldızlara yazılmış gibi göğe bakarken buldu. Elbette, çok istediği bir şeyi elde etmek için, çok sevdiği başka bir şeyi feda edecekti. Yüzükten vazgeçecek, Tuğcan’ı böylece hak edecekti. Her şeyin bir bedeli vardır, diye düşündü. Bu cevap onu sonunda biraz yatıştırdı. Yüzükten ayrılmak ne kadar zor olsa da, bununla elde edeceği şeyler bu ayrılığa değmez miydi? Hem belki de gelecekte, uygun bir fırsat çıktığında yüzüğüne tekrar kavuşabilirdi.



4-

Ertesi sabah şaşırtıcı, artık neredeyse moral bozucu bir azimle hala kumsalı tarayıp duran iri yarı dostuna yaklaştı. Heyecanlı değildi. Yüzüne büyük bir gayretle, yarım bir gülümseme yerleştirmeyi başararak sordu: “Bir yüzük mü arıyorsunuz?”

Henüz ismini vermemiş Tuğcan’ın ortada bitişmeye çalışan kaşları karıştı, dalgalandı ve sonunda yukarı kalktı. “Evet? Sizde mi yoksa?”

Güldü. “Yok canım, ne münasebet. Keşke bende olsa, hemen verirdim size. Günlerdir burada neler çektiniz. Bende değil. Ama birine istemeden kulak misafiri oldum, belki ondadır.”

“Kimde?”

Yine güldü. Bu kez daha samimi ve sıcak. Saftorik seni. Keşke her şey bu kadar kolay olsa. “Şu an bunu söyleyemem. Ne de olsa benimki küçük bir şüphe sadece. Yani adamı yerden eğilip yüzüğü alırken falan görmüş değilim. Birkaç kelime çalındı kulağıma, o kadar.”

“Kiminle konuşuyordu ki? Ona soralım.”

“Hayır, hayır. Başka biriyle değil, telefonda. Yüzük buldum falan gibi bir şeyler. Ama dedim ya, emin değilim, benimki küçük bir şüphe sadece. Belki de yanlış duymuşumdur. Denizden çıkmıştım, yorgundum, hafifçe uyukluyordum. Sizi izliyordum burada, içim geçmiş.”

Tuğcan geri çekti kendini, şüpheyle kaşlarını çattı.

“Bakın bu benim için çok mühim bir durum. Evlilik yüzüğümü düşürdüm. Mutlaka bulmam lazım.”

“Tabii, şüphesiz. Bulmak zorundayız o yüzüğü. Evlilik yüzüğü. Kutsal bir yemin, kutsal bir bağ. Eşinizle aranızdaki ölümsüz bağı simgeliyor. Size yardım etmeyi her şeyden çok isterim. Çünkü ben, nasıl desem, hayatım boyunca sizin kadar talihli olamadım.”

“Nasıl?”

“Ruh eşimi bulamadım yani. Evlenemedim. Siz çok şanslı bir adamsınız. Ve görüyorum ki bunu hak ediyorsunuz.”

“Öyle mi?” Tuğcan onu anlamıyordu. Önünde bir fil hortumu gibi sarkan metal dedektörünü işaret etti. Dizginlemeye çalıştığı bir kahkaha kaçtı dudaklarından.

“Kaç kişi evlilik yüzüğünü bulmak için sizin kadar çaba harcardı? Tamam, yüzüğü kaybetmeniz bir hataydı ama bu herkesin başına gelebilir. Herkes hata yapar ama çok çok az insan, böyle bir yerde gidip metal dedektörü bularak yüzüğünü arar. Siz kesinlikle milyonda bir rastlanabilecek, özel bir insansınız.”

Tuğcan’ın yüzündeki şüphe ifadesi tamamen kaybolmasa da, ince dudaklarında bir gülümseme belirmişti. Karşısındaki adamın çok konuşan, zararsız bir zevzek olduğunu düşünüyordu muhtemelen.

“Teşekkür ederim. Çok naziksiniz ama eşim bu çabalarımı yeterli bulmuyor. Bana biraz bozuk attı bu yüzden. Şu adamla bir konuşsak, belki doğru duymuşsunuzdur. Ne olursa olsun yüzüğü bulmak istiyorum. Manevi değeri çok yüksek. Gerekirse küçük bir ödül de verebilirim ona.”

“Tabii, kuşkusuz. Ben de nesnelere büyük manevi değer atfederim. Bu bakımdan sizi kendime çok benzettim. O yüzüğü bulacağız. Bu arayışta size ortak olacağım. Yine de adamı size göstermemeyi tercih ederim. Ne de olsa, böyle bir şeyi doğrudan gidip sormak, bir çeşit suçlama yerine geçmez mi? Yani yüzüğü bulup da kimseye söylemediyse, bir çeşit hırsızlık sayılmaz mı bu? Tanımadığımız bir adamı hırsızlıkla itham etmek, bilemiyorum…”

Tuğcan’ın yine kafası karışmıştı. “Haklısınız bir bakıma. Bilemiyorum ki, nasıl yapsak?”

“Siz en iyisi bana bırakın. Ben bu akşam o beyefendiyle yakınlaşır, ona usulünce sorarım. Laf arasında, kaba kaçmayacak şekilde ödülden de bahsederim. Bir rakam vereyim mi?”

“Şey, sizce? Hiç başıma böyle bir şey gelmemişti.”

“Yüzüğün değerinin yarısını verelim bence. Tabii yüzük adamdaysa. Ama sizi fazla ümitlendirmek de istemem. Belki onda değildir. Ama ondaysa, hiç merak etmeyin, ağzından girer, burnundan çıkar, onu bir şekilde ikna ederim. Eşinizin hiç haberi olmadan ödülü verir yüzüğü alırız. Ben buldum dersiniz eşinize. Onu detaylarla sıkmaya gerek yok.”

Gülümsedi. Bir suç ortaklığına davetti bu. Sadece ikisinin bileceği bir sır. Hileli bir teklif.

Tuğcan alt dudağını ısırdı. Karşısındaki gülümsemeye katılmamak için biraz direnecek gibi olduysa da sonunda çatışmayı göze alamadı. Gülümsedi. Elini uzattı.

“Anlaştık. Yüzüğü bulalım yeter ki.”

Tuğcan’ın cüssesine yakışmayacak kadar ufak elini, avucunda incitmemeye dikkat ederek sıkarken uzun, güzel ve verimli bir birlikteliğin başlangıcında olduklarını hissetti.

“Evet,” dedi. Sonra kendi kendine cevap verir gibi, daha yüksek sesle tekrarladı: “Evet!” Güzel bir sabahtı. Beyaz bulutlar gökyüzünde zarif gelinlikler gibi uçuşuyordu.