top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Yazarın fotoğrafıLitera

Öykü: Zoraki Gülüş

"Ayinim, duam, yalvarışım herkesten daha samimi herkesten daha kabul edilesi. Görmüyor musunuz?"


Selahattin Anatürk


Merdivenlerden ayağım yere basmadan iniyorum. Zemin düşüncelerimden fışkıran yağlı bir domuz sırtı misali, ıslak, kaygan, pis. Zihnimde de sağlam bir yere basmıyor dönüp duranlar. El ele vermiş tur atıyoruz. Kâh şamanlara sarılmış dans ediyoruz kâh Mevlevilerle zikre duruyoruz. Tek farkımız çırılçıplak savruluyoruz kötülüğün koynunda. Ayinim, duam, yalvarışım herkesten daha samimi herkesten daha kabul edilesi. Görmüyor musunuz? Herkesten daha acizim. Yalnızım. Acım o kadar büyük ki kâinatın derinliklerine sığdıramıyorum. Başımı yukarı doğru kaldırıp ne yapacağımı düşününce bodrum katına ineceğim aklıma geliyor. Kaygan zemine yine teslim ediyorum kendimi. Öyle hızlı bırakıyorum ki bir an önce varmalıyım. Küçükken bindiğim kaydırak bile bu kadar kaygan değil. O zamanlar suyun savurmasına ne gerek vardı. Özgürlüğüm her daim kanatlandırıyordu sıska bedenimi. En uzağa uçan uçurtmaydım sanki… Peki ya şimdi. Kötülük bir mıknatıs gibi çekiyor kendine bedenimi. Artık uçurtmanın ipi koptu. Daha da uzağa savruluyorum. Çürümüş dişlerinden irin damlayan cadıların simsiyah kazanlarını görüyorum…


Sendeleyerek yolumu buluyorum. Elim kapının kulpuna yapışıyor. Hazinenin gizli şifresini bilmeyen bir define avcısıyım sanki. Parmaklarımı zor kurtarıyorum. Tüylerim ürperiyor. Bu sefer kapıya olanca gücümle yükleniyorum. Kapı milim kıpırdamıyor. Sağ omzum yavaş yavaş uyuşuyor. Bodrum katında buzdan bir kale var sanki. Dayanamıyorum. Dizlerimin üstüne çöküyorum. Ayaklarımın arasında vıcık vıcık kayan domuz derisinin donduğunu görüyorum. Parmaklarım mavi bir kristale dönüşüyor. Üstü donmuş yağ ile kaplı. İyi ki çoraplarım yok. Kokusu çürümüş bir toplumu anımsatıyor. Kimden medet umacağımı düşünüyorum. Aklıma şamanların elinden tutmak geliyor. Elim soğuktan hala acıyor. Mevlevileri çağırıyorum. Hadi hep birlikte dönelim. Rüzgarımızda davullar çalsın. Üzerlik otları savrulsun. Tespihler havada uçuşsun. Renk renk kumaşlar sarıp sarmalasın çıplak bedenimizi. Mesneviler mırıldanalım. Ruhların kulağına tılsımlar fısıldayalım. Yavaş yavaş çözülüyorum. Olduğum yerde tekrar dönmeye başlıyorum. İyi ruhların tanrısı Ülgen’den, kötü ruhların tanrısı Erlik’ten yardım istiyorum. Kapıyı açmalıyım. Gücüm yok. Başım dönüyor. Ağzımdan duman tütüyor. Mevleviler yünden yelek giydiriyorlar. Yavaş yavaş ısınıyorum. Her şey damla damla eriyor. Yüreğim de... Bodrum kapısının önünde buz kesmiş ayaklarım da... Ruhum da… Bir tek içimdeki iyilik ısınmıyor bir türlü.


Keşke iyiliği de ısıtabilsem. Yeryüzündeki tüm tanrılara hiç durmadan dua etsem. İyiliği ısıtabilir miyim? Hayır ısıtamam. Isıtamıyorum. Isıtamıyoruz. Yaşamış ve yaşayacak tüm tanrıları bir araya toplasam. Büyük bir daire oluştursak. Ortasına geçsem. Hepsinden tek tek iyiliği ısıtmalarını istesem. Mümkün olur mu? Biliyorum onların da gücü yetmez. İçimdeki iyiliği o öyle bir dondurdu ki onu ısıtmaya hiçbir canlı ve cansızın gücü yetmez. Şişt! Sessiz olun. Aslında bir yolu var. Biliyorum. Kimselere söyleyemiyorum. Geceleri rüyalarıma giriyor. Rüyalarımı kimseler duymasın diye musluğu açıp sulara anlatıyorum. Sular alıp götürsün, aksın gitsin. Bu sırrı kimse bilmesin diye perdeleri bile hiç açmıyorum. Balkona çıkmıyorum. Kapıları kırk anahtar ile kilitliyorum. Ne olur hiçbir insanoğlu duymasın. Biliyorum siz de merak ediyorsunuz. Bodrum kapısını açıp içeriye girmeme yardım ederseniz size bunu nasıl yapacağımı söyleyeceğim. Ama iyiliği kötülükle ısıtmaktan başka bir çare bulamadığımı size anlatırsam yine de içeriye girmeme yardım eder misiniz? Tabii ki de edersiniz. Siz de en az benim kadar kötüsünüz. Hadi hep birlikte kapıya yüklenelim. Olanca gücümüzle. Omuz atın. Tekme atın. Ha gayret. Oluyor. Şamanların ve Mevlevilerin ısıttığı bodrum kapısını sizin gücünüzle açtım mı gerisini bana bırakın. Siz oradan hemen uzaklaşın. Ben kötülüğün pelerinini üzerime giydim bir kere sizin üzerinize daha fazla kan sıçramasın. Siz bana sadece kapıyı açmama yardım edin.


Günlerce, gecelerce rüyalarımın pençesinden kaçmaya çalışsam da artık bana yardım edenlerin gücüyle o kapıyı araladım. İçeri girdim. O bunu hak etti. Bunu bir tek çocukluğum için yapmak istiyorum. Çocukluğumdan özür dilemek, onun yaptığı tüm haksızlıklardan dolayı gün be gün ölen çocukluğumdan af dilemek için…


Yüzümden gülücükler dökülüyor. Gözlerimin ışığıyla yol buluyorum. Yetmiyor el fenerini de açıyorum, ışığı çocukluğumu aydınlatıyor. Loş, izbe odada örümceklerin ağlarını sıyırarak uzandığım tozlu raftan babamdan yadigâr matkabı alıyorum. Şimdi ellerimdeki gücün büyüklüğünü tarif edemem size. Bu anı o kadar çok bekledim ki bunu en iyi siz biliyorsunuz. Sonunda başardım. Matkabı özenle babamın torna masasının üstüne koydum. Alet kutusunu karıştırdım. En ince ucu yuvasına taktım. Yıllar masanın üstündeki sedir ağacının kokusunu yok edememişler. Babamın ellerinin kokusunu da beraberinde getirdiler. Doyasıya içime çektim. Ellerimin tozunu eski bir bez parçasına sildim. En üst raftaki bavula uzandım. Yetişemedim. Merdivene tırmanıp sonunda almayı başardım. Bavulu da babamın torna masasının üstüne yerleştirdim. Annemin sakladığı bebeklik kıyafetlerimi bavuldan çıkartıp kokladım. Annem kokuyordu. Süt kokuyordu. Ben kokuyordum. El kadar kıyafetleri teker teker ağzımla yırttım. Çocukluğumu ayaklarıma sardım. Sımsıkı iple bağladım. Artık ayaklarım kaymıyor.


İyiliği sonsuza kadar ısıtmak için merdivenlerden yeminler ede ede usulca çıktım. Küçükken oynadığım oyuncakların mutluluğuna benzer bir mutluluk kapladı içimi. Çünkü en sevdiğim oyuncağımı tutuyordum elimde. O kadar sessiz yürüyordum ki çocukluğumun en güzel uykusunu uyuyordu ayaklarım.


Bembeyaz gelinliği ve rengarenk bahar çiçekleriyle bu eve bir nisan sabahı adım atan dünyalar güzeli karım yemek masasında sırtı bana doğru dönük oturuyordu. Önünde her zamanki gibi her seferinde başka bir fincana doldurulmuş sütsüz ve şekersiz kahvesi. Elinde mavi renkte örgüsü. Bir türlü doğmayan çocuğumuza bir şeyler örüyor. Ama her şeyden önemlisi gün geçtikçe içimdeki iyiliği donduran asla gülmeyen suratındaki o ifade yine yerli yerinde. Sırtı dönük olsa da görebiliyorum. Onu bir kez gülerken görmek için neler vermezdim ki! Sizi dahi verebilirdim. Şamanları, Mevlevileri, yaşayan veya yaşamayan tüm tanrıları, doğmayan ya da doğmayacak olan tüm çocuklarımızı, kendimi, benliğimi, bezlere sardığım ayaklarımı, çürük dişlerinden irinler damlayan cadıları, kazanlarını… Daha sayamadığım niceleri.


Arkadan usulca ona doğru yanaştım. Hoş usulca yanaşmasam da dönüp bakmazdı yüzüme. Ayaklarım sıcacık. Ellerim de ısınmış. Sıcak ellerimle soğuk ellerine yapıştım. Direnmedi. Arkasını dönmedi bile. Ayağımdan çıkardığım kumaş parçalarını dişimle kesip ellerini sıkıca bağladım. Hala direnmiyordu. Çaput parçalarıyla sandalyenin çıtasına kollarını da sabitledim. Hiç kıpırdamıyordu. Masanın üzerindeki matkabı görünce de yüzünün ifadesi hiç değişmedi. Bir insan bu kadar mı tepkisiz olur. Hiç gülmeden, korkmadan, heyecanlanmadan bir ömür nasıl geçer? Beni de bir çiçek gibi soldurdu. İçimdeki iyiliği dondurdu. Çocukluğumun anılarını yüzündeki mezara gömdü. Umudumun, mutluluğumun, gülümseyen yüzümün üstüne toprak attı. Şimdi benden aldıklarını geri alma zamanı geldi. Yüzüne en güzel gülümsemeyi usta bir heykeltıraş gibi yontmak için matkabı elime aldım. İyiliği gülümsemesiyle ısıtmak için acele etmeden usul usul çalıştım. Ben yüzündeki gülümsemeyi gördükçe önündeki mavi örgünün üzerine uğur böcekleri konmaya başladı. Uğur böceklerini gördükçe gözlerinden yaş gele gele gülmeye başladı. O kadar mutluydu ki o kadar mutluydum ki etrafımızda uğur böcekleri uçuşuyordu. Uğur böcekleri maviliklerden kopup üzerime konmaya başladı. İyiliğin sıcaklığında, kötülüğümle doğmayan çocuğumun kundağına sarılarak kırmızılıklara boğuluyordum. Ezan sesi duyuluyor. Sabaha karşı perdenin aralığından sızan gün ışığında gözümü açınca onu karşımda görüyorum. Onu ilk kez uykusunda gülümserken görüyorum. Yanağına bir öpücük konduruyorum. Gülümseyen yüzü yavaş yavaş soluyor. Ayağa kalkıyorum. Çıplak bedenimi merdivenlerden kaygan zemine usulca bırakıyorum.

bottom of page