• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Uçuran öyküler

Üzeyir Karahasanoğlu, Mehmet Fırat Pürselim'in ütopyalar ve distopyaların bir arada olduğu öykü kitabı Sakarmeke üzerine yazdı. "Her öykünün tadı farklı, kıvamı yoğundu. Yazar aradan çekilmişti ve her öyküde başka bir dünyayla karşılaşıyordum."

Üzeyir Karahasanoğlu


Sakarmeke’nin ilk öyküsü 'Her Vakit'’i iştahla okuduğumda aklımda canlananlara diyecek yoktu doğrusu. Öyküdeki nene, şu çorak hayatımızın duygu boşluklarını o kadar iyi doldurmuştu ki tüm gözeneklerimle soluk alabiliyordum. Sokağa çıkma yasağı filan kimin umurundaydı? Ayaklarımı duvara kaldırıp epeyce düşündüm, ölümü bekleyen neneyle müezzinini. Tamamdım. Küçücük bir öykü yetmişti bana. Tek korkum, bazı öykü kitapları gibi ilk öyküden sonra vites düşürmesiydi. Duramadım elbette. İlk öykünün gücü, neden diğerlerinin işareti, ışığı olmasındı ki?


On öykü daha okudum, küçük aralar vererek. Balıkçı teknelerini, limana girmeyi bekleyen gemileri, kayalıktaki oltacıları seyrettim, çay kahve içtim, odalara kapandım. Her öykünün tadı farklı, kıvamı yoğundu. Yazar aradan çekilmişti ve her öyküde başka bir dünyayla karşılaşıyordum. Kimi toplumsal kimi bireysel nice sorunsalın üzerine gidiliyor, beylik laflarla geçiştirilmiyor, hiçbirine uzaktan bakılmıyor, aksine tüm dertler, derdi bizzat içinde duyan, bu dertle yoğrulan kişilerce yaşanıyordu. Bu da haliyle içten, haliyle doğal, haliyle sıcak kılıyordu anlatımı. Son zamanlarda bu kadar keyifle okuduğum ikinci bir öykü kitabı hatırlamıyordum.

Yaşattığı keyfi, okurun duygu ve düşünce ikliminde de devam ettirebilen metinleri önemserim. Sakarmeke de günlerdir elimde. Kâh öykünün birini yeniden okuyor kâh notlarıma dönüyor ve yazarı çeşitli kişilerin birleşimi olan rollerde hayal etmekten kendimi alamıyorum. Çocukluğunu çocukluğumla beraber düşünüyorum. 'İlgi' öyküsü çakıyor çatıyı, 'Serçe' öyküsü örüyor duvarları. 'İlgi’de tek ilgisi futbol olan, ancak onunla hayata tutunan mahallemizin İbo abisi canlanıyor gözümde. Ne çok sıkılırdı İbo abi okulda! 'Serçe' öyküsünde adı geçen Müslüm’ü dinler, biz -ondan küçük olduğumuzdan mı- anlamazdık arabeskten. Hakan Peker’i, Tarkan’ı, Çelik’i ve onun tanımadığı nice popüler ismi de biz bilirdik. Ne hikmetse çok güzel bağlama çalardı. Tuncelililer bağlamayla büyürmüş, öyle derdi. Bizim şarkılar bağlamaya yakışmadığından bir Müslüm, bir de bilmediğimiz şeyler çalardı. Marşmış bunlar. İbo abinin gözüne girmeye o kadar hevesliydik ki çekme kasetler aramızda gidip geldikçe eşlik eder olduk Grup Yorum, Grup Munzur marşlarına. Bir ağaç altına oturur, o çaldıkça çevredekilerle beraber söylerdik. Alkışlar, ıslıklar gelirdi apartmanlardan. Öyle ki istek parçalar isterlerdi balkonlardan. İnanamazdım, bin bir zahmetle arayıp bularak ezberlediğimiz bu marşları bunca insanın bildiğine.



Her ne kadar Muş’ta yaşamıyorsak da yaşadığımız yarı şantiye görünümlü kooperatiflerin hiçbir yerden üstünlüğü yoktu. Hiç değilse lalesi vardı Muş’un, bizimse “ileride yeşil alan olacak” denilen, böyle denildikçe savsaklanan boş arsaların balçık çamuru içinde yaptığımız mahalle maçları. Başka eğlence bilmezdik. Böyleyken 'İlgi’deki isimsiz çocuk -bizim İbo abi- önünde bir boşluk bulmasın, kimse yakalayamazdı. Onun kadar hızlı top süren, bileklerine hâkim adam ancak Ankaragücü’nde, Gençlerbirliği’nde bulunabilirdi. Hangi mevkiye koysan oynardı. Ne var ki yetemezdik ona. Her şey gibi bizden de sıkılırdı. Ailesinden de. Haliyle evden kaçmış bir gün. 'İlgi’deki, 'Serçe’deki gibi. Uzunca bir süre göremedik. Yalan yanlış söylentiler dolaştı. Hapse girmiş diyenler çoktu. Aylar sonra karşılaştığımız İbo abi, İbo abi değildi artık, İbrahim abiydi. Bambaşka bir kişiye dönüşmüştü. İlgiyle dinlememize karşın anlamadığımız şeylerden bahsediyordu. Akıllandığı kesindi. Bu nedenle lisenin son senesini takıntısız geçmesine şaşırmadık, hatta İstanbul’un bilmem ne üniversitesinin bilmem ne bölümünü kazandığına da. Her fırsatta çıkıp geliyor, beraberce şarkılar, marşlar söylüyorduk. Çok akıllandığından felsefe, edebiyat okumamızı salık veriyor, “Belirlenmiş hakikat dizgelerinin dışına çıkın.” diyordu.


Karanlık menzilin dışında bir temiz kalma alanı Sakarmeke. Toplumsal sorunlarımızın sinir uçlarına dokunduğunda bile rahatsız etmemesi bundan. Geçmişiyle hesaplaşamamış, geleceğe dair hayalleri kısıtlı, umutları kısır, bilinci sığ insanların ülkesinde bağırmadan, ısırmadan, inandığı yolla yapıyor bunu yazar. Bombalar patladığında, Serçe karakolda hırpalandığında, mültecilerin feleği şaştığında da. Eleştirinin yüksek gerilimini gözeterek, derdi dertlenirken dahi kendini dışta tutarak, sanatın zarif yürüyüşüne uygun adımlar atarak…


'Ledli Zaman Hikâyesi' ve 'Erektus Kalesi' öykülerini okurken İbrahim abiyi ne çok özlediğimi anladım. Ağzımız açık dinler, unutmayalım diye söylediklerini içimizden tekrarlardık. Yine ilk ondan duymuştum ütopyayla distopyayı. Nereden nereye? Öykü aralarında bu iki kurgu üzerine düşündüm. Bugün ütopyalarımızdan vazgeçmemiş olsak da distopyalar çağında yaşadığımızın bilincindeyiz. Dahası ütopyalarımızın sesi coşkusuz artık, zayıflayan inanç hükmünde, nostalji tonunda. Çocukluğumuzun dünyasında hayal edemeyeceğimiz fütürist niteliklerin, hatta distopyaların bile giderek sıradanlaştığı, bu nedenle hiçbir şeye şaşmadığımız, evlerimize kapanıp günlerce dışarı çıkmamayı onayladığımız bir çağda yaşıyoruz! Yakınlarımız, dostlarımız, komşularımız virüsten ölürken duygusal tepkiler vermeyi unuttuğumuz, tepkisizlikle duygusuzluğumuzun baş başa gittiği bir zamanda yaşıyoruz. İnsanlık sorunlarının çözülemeyeceği aynı kısır döngülerin yarattığı zehir iklimini soluyoruz.


'Ledli Zaman Hikâyesi'nde sokaklar aydınlandıkça insanların hayatları kararıyordu ve gecelerin gündüze döndüğü beyaz zamanların silik bankacısıydı İbrahim abi. Bu gidişe kendi çapında çaresiz çareler arasa da ledli lambalar her yanda mantar gibi bitiyordu. Neyse ki sorunu yaratanlar -devletimiz var olsun- nihayet çözümü de bulmuştu: at gözlüğü. Suratın ortasını kaplayan gözlük öyle işlevseldi ki önündeki küçücük alanı göstermesi şöyle dursun, uyumak istendiğinde gözlerin üzerine sabitlenerek etrafı karanlık yapmakta, takana deliksiz bir uyku vaat etmekteydi.


Devletimiz uykusuzluk problemine karşı geliştirdiği yüzde yüz yerli ve milli üretim gözlükleri takmak zorunlu değil ama mecburi!

Bir distopya öyküsü, öykünün ana unsurları dışında, dil oyunlarıyla da beslenirse unutulmaz bir estetik güce ulaşıyor.


Bir distopyada çıkışın giderek imkânsızlaştırılması, boğuculuğun katman katman artması gerek. Dolayısıyla her yeri kaplayan ledli lambalar gündüzleri de yanmaya başlıyor ve zaman kavramının ortadan kaldırılmasına dönük bu adımlarla insan yaşamı son sürat anlamsızlaşıyor. Alt üst eden bir bilinmezdir zamansızlık. Karıştırdığı zaman kavramı da İbrahim abiyi işinden eder. Tabii işsiz bir adam geçimini bir süre sürdürebilse de bir yerden sonra hayatının raydan çıkmasına engel olamaz. Eve gelen tüm hizmetler kesilir. Her şey icralık olur. Ölmüyorsa belediyenin onun gibilere gönderdiği erzak kolileri sayesindedir fakat onlar da giderek küçülür. Dayanmaya çalışır. Çaresizliğin derin çıkmazlarında o kadar bocalar ki uyuşturucuya bulaşır, sanrılar görür. Derken son belediye kolisinden sadece at gözlüğü ve ledli ampul çıkınca yıkılır. Açlık dayanılmazdır. Son gücüyle kitaplığına ulaşır. Ansiklopediden Güneş maddesini bulur ve rahatlayarak… O zavallı hali çok dokunsa da hâlâ Güneş’e, ütopyaya, ütopyanın güneşine, onun sonsuz ısı ve ışık kaynağına inanmaktadır İbrahim abi. Umutlar hiç ölmeyecektir.


“Kadın avcısıyım ben. Daha doğrusu bir zamanlar öyleydim.” diye başlayan 'Erektus Kalesi', yazarın her kitabında üzerinde durduğu kadına şiddeti her boyutuyla işleyen etkileyici, gayet sert bir distopya öyküsü. Erkek kahramanın vakanüvise anlattıkları, savaşçılarına söylevleri biçiminde ilerleyen öykü, kadınlara dair söylev ve sözleriyle son bulur. Neydik, ne olduk diye ah vah eden erkek kahraman -İbrahim abiyi karıştırmayalım lütfen- kadınlara karşı yapılmış bir erkek devriminden söz eder. O kadınlar ki sırtlarından sopayı eksik etmedikleri hizmetçileri, malları, atalarının ve babalarının katilleri, asi tabiatlı, söz dinlemez, şeytanın işbirlikçisi, sokaklarda şarkı söyleyip göbek atan ahlak düşkünleri, eksik yaradılışlı, erkeğin kaburga kemiğinin mamulü, utanmadan başları açık gezenler, dünyanın en işvebaz, hilebaz, kumarbaz, madrabaz, uslanmaz yaratığı, Adem Baba’mızı kandırıp cennetten kovduran arsızlar, sıçanlar gibi kemirgen, köstebekler kadar kaypak, yeraltında yatıp kalkan lağımcılar kadar yedikleri tasa işeyenler ve haindirler.


Distopya, kentteki tüm kadınların aynı anda yerin dibine girmeleriyle derinleşir. Ondan sonra çeşitli eylemlerle erkeklerden hesap sorduklarını, erkek egemenliğindeki yerleri tek tek ele geçirdiklerini görürüz. Olağanüstü örgütlenmişlerdir. Bir türlü durduramadıkları bu güç karşısında Erektus Kalesi’ne sıkışır erkekler.


Burası elimizde kalan son mevzi. Burayı kaybedersek, inanın hem cenneti hem de cehennemi kaybederiz. Bunca vahşetten sonra kanlı ellerimiz cehennemde yanıp da arınmadan, Yaradan’ın bizi cennetine almayacağı çok açık ama hiçbir zebani de eksik etekler karşısında acze düşmüşlerle soylu ateşi kirletmeyecektir. Öyle ki eşekarısından, fareden, hamam böceğinden, envaiçeşit hayvanattan korkan kadınlara yenilenler onlardan bile aşağılıktır. Nasıl ki haşaratın bir cenneti cehennemi yoktur, kadınlara yenilenlerin de olamaz!


Günler geçtikçe karşı koyamayacakları iyice belli olur. Her ne kadar anlatıcıdan hamasi söylevler işitsek de kazanma şanslarının olmadığı açıktır. Hepsi çaresiz erkek gevezeliğidir. Yine de teslim olmazlar. Tam da burada aklımızı okur erkek komutan:

Biz nasıl üremek için onlara muhtaçsak onlar da çoğalmak için bize muhtaçlar. Tüm erkekler yok olduğunda, zaferleri de Pirus zaferi olacak! Kazandıkları an kaybedecekler!


Romalıları yenen Pirus’u anımsatması boşuna değil komutanın. Onları yenen kadınlar “tohuma duramayacak” olmakla zaten yenileceklerdir! Bu gerçek içini soğutur. Tüm adamları katledilip de geriye bir o kaldığında bile bu düşüncenin ferahlığına sahiptir. Ne var ki yaşadığı sürprizle kadınların zaferinin asla Pirus’unki gibi olmadığını anlayarak ölür. Dolayısıyla bir distopya öyküsü olarak başlayan Erektus Kalesi de ütopyaya dönüşür. Hoyrat erkek dünyasının insan olmakla, dayanışmayla aşılabileceğini gösteren ümitvâr bir öyküdür. Diliyle, tekniğiyle, zaman geçişleriyle, şaşırtmacalarıyla, çağrışımlara açık biçimde “Hepimiz kadınız” dedirten özüyle kanıksar olduğumuz distopyaların karanlık dehlizlerinden ütopyaların rengârenk doğasına açılan nadir örneklerdendir.


Sadece Campanella’nın Güneş Ülkesi değil, Katherine Burdekin’in Swastika Geceleri, Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’i, “Kafesin biri bir kuş aramaya çıktı” ile Kafka’yı, Feridüddin Attar’ın Mantıku’t-Tayr’ı bazen dipdiri bir metinlerarasılılıkla bazen çeşitli telmihlerle hissettiriliyor. Yazar bu çok sesliliği sağlarken güncel olanla mazidekini bir arada vermenin cesaretini ve becerisini de gösteriyor. Eser yazar adlarının dışında, özellikle bugüne ait ünlüleri, markaları, ticari ürün bilgilerini, emojileri dahi kullanıyor. Kimileri yadırgayacak olsa bile bu sayede eskiyle yeni, hatta popüler aynı potada eriyor.


Satırlarında kuşların oynaştığı, kapağına bakınca cıvıldaştıkları bir kitap Sakarmeke. Yazarın “Kuşlar belki de senelerdir içimde tuttuğum dertlerim, sıkıntılarımdı ve bu kitapla birlikte onları serbest bıraktım,”[i] demesi, kitabın kuşlarla olan bağını ne güzel yansıtıyor. Bu dertler yazıya dökülmese 'Turna’daki muhasebeci kız gibi kanatlarımız çıkmayacak, 'Martı Avcısı’ndaki Azad’ın göç mevsimi acısına tanık olmayacak, aklımızı yerden kesemeyecektik.

[i] “Bir ‘Sakarmeke’ dertleri alıp götürdü” https://www.karar.com/bir-sakarmeke-dertleri-alip-goturdu-1599728


SAKARMEKE

Mehmet Fırat Pürselim

İthaki Yayınları, 2020

168 s.