• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Zaman ve varoluş odağında Sevim Burak'ın “Sedef Kakmalı Ev”i...

"Sevim Burak, okuyucusuyla birlikte Türkiye’de kadın olmanın, öteki olmanın deneyimlerini, kendi içimizde yaşadığımız mücadeleleri, yani bizden olanı, dil oyunları yaratarak anlatır. Böylece, toplum tarafından yaratılmış normları, merkezi, geleneği kırar." Lütfiye Çetin, Yanık Saraylar'da yer alan ilk öyküsü "Sedef Kakmalı Ev" merkezinde Sevim Burak edebiyatı üzerine derinlikli bir inceleme yapıyor.



Lütfiye Çetin

Sevim Burak bir röportajında metinlerinde kullandığı dil hakkında şöyle der: “Öz’ler, devinilebilen, nefes alan, yaşayan, bambaşka kılıklara girebilen, değişebilen anlamlardır bana göre. Bizimle beraber yaşar, bizimle beraber değişebilirler. Öz’ü yöneten bilincimizdir. […] Hikayelerimde, bütün düzen; bilincimin yönetimindedir. Onun için -Öz’ün belirlenmesi, biçimlenmesi, kaybolması türlü kılıklarda kendini gösterebilmesi, bilincimin gücüne bağlı bir şeydir”. Burak, çıktığı öz bulma serüveninde toplumun kurduğu normları, eril hegemonyanın merkezini sarsmaya çalışır. Bu serüven metinlerinde de karşımıza çıkar; bildiğimiz gerçeklikleri sorgulatır. Merkez neresidir, kim tarafından kurulmuştur ya da başka bir gerçeklik mümkün müdür? Sevim Burak, okuyucusuyla birlikte Türkiye’de kadın olmanın, öteki olmanın deneyimlerini ya da kendi içimizde yaşadığımız mücadeleleri, yani bizden olanı, dil oyunları yaratarak anlatır. Karakterleri farklı zamanlarda, farklı mekanlarda fakat benzer deneyimlerle karşımıza çıkar. Bu deneyim çoğulluğunu ortaya sererken zaman ve mekanlarla gizlice oynar; onları var ve yok eder. Böylece, toplum tarafından yaratılmış normları, merkezi, geleneği kırar.


Sevim Burak'ın ilk kitabı olan Yanık Saraylar'ın ilk öyküsüdür "Sedef Kakmalı Ev". Bundan önce çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanan beş öykü yazmış ancak kendini yetersiz bulduğu için altı yıllık bir ara vermiştir yazar. Bu anlamda “Sedef Kakmalı Ev" onun edebiyata dönüş öyküsü olarak da kabul edilebilir. Ve bu dönüş öyküsünde kahramanı Nurperi’nin kadın ve öteki olma deneyimini anlatır. Zaman belirsizleşir, Nurperi mekânı olan evini kaybeder. Sevim Burak, insan bedeninde varoluşunun son günlerini gerçeküstü ifadeler de kullanarak gözler önüne serer. Hikâyede zaman zaman şiirsel bir dil kullansa da bazen düzyazı kullanıp, aynı zamanda da ‘A n f e r u d u n i c i h a n ı m a n e v i’ gibi kelime oyunlarıyla dille oynar. Bu manada Burak, hikâyelerin geleneksel sıralamalarını ters düz eder.


Hikâyenin kahramanı Nurperi Hanım henüz on beş yaşındayken Yanya’dan getirilen bir hizmetçidir. Ziya Bey’in evine getirildiği günden beri hayatını birilerine servis yaparak geçirmiş ve kendi başına hiç var olmamıştır. ‘İkinci cins’ olarak hayatını sürdüren Nurperi, tavan arası ve mutfak arasında gidip gelerek evde bile kendini gizler; ev işleri yüzünden çocukluğunu yaşayamamış, başkalarını hep kendinden önceye koymak durumunda bırakılmış bir kadındır. Bir nevi, Nurperi Hanım var olduğu her yere yabancılaşmış biridir. Diğer yandan, Ziya Bey hasta, bakıma muhtaç, sessiz ve bencildir. Ayrıca, Nurperi’nin tanıdığı tek ‘bonjurlu adam’ dır. Nurperi’nin Ziya Bey’i diğer kardeşlerinden ayırmasının sebebi ise ‘bonjur’a sahip olmasıdır. Burada anlatıcı ‘bonjour’ kelimesini değiştirerek bir dil oyunu oynar ve böylelikle ‘bonjur’un asilliği, zor bulunanı temsil ettiğini söylemek mümkün olur.

Burada anlatıcı, geleneksel kronolojik sıralamayı bozar, hikâyeye şimdiki zaman eklemeyip olası zaman dilimlerini yaratır.

“Sedef Kakmalı Ev”de birden fazla zaman dilimi vardır. Birincisi Ziya Bey’in ve Nurperi’nin yaşadığı “gerçek” zaman dilimi iken ikincisi Nurperi’nin yaşadıklarının sıralanış düzeni ile yaratılan ve hikâyeye görünmez bir şekilde eklemlenen Nurperi’nin “olası” zamanıdır. Hikayelerin geçtiği zamana baktığımızda “BAĞLARBAŞI-KISIKLI tramvayı” (Burak 7), “Madam Nıvart”, “Danube bleu, Danube blue!” (Burak 11), “bonjur”, “saat kordonları”(Burak 13), “kılıçlar” gibi vurguları, Ziya Bey’in konağını, Nurperi’nin hizmetçi olduğunu göz önünde bulundurarak hikayenin tramvaylarınhâlâ ana toplu taşıma olarak kullanıldığı, azınlıklarınhâlâ Türkiye’de olduğu, ikinci dil bilen insanların genellikle Fransızca bildiği, bugün bildiğimiz binalar yerine konakların olduğu bir dönemi düşünüyorsak, aklımıza Türkiye’nin 1950 ya da 1960’lar öncesi gelebilir.


Yine de hikâyenin akışı sırasında Ziya Bey’in cenazesi, ölümünden sonrası, Nurperi’nin piknik hatırası, Ziya Bey’in gömülme hatırası ve Nurperi’nin mülksüzleşmesine şahit oluruz. Burada anlatıcı, daha önce de bahsettiğim geleneksel kronolojik sıralamayı bozar, hikâyeye şimdiki zaman eklemeyip olası zaman dilimlerini yaratır.


Bir varoluş ve kayboluş öyküsü