top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Son Yüzyılın En Parlak Yazarı

"Fark ediyor tabii; fark etmemesi mümkün mü? En gizli duyguları, en saklanası fikirleri kağıda döken son yüzyılın en parlak yazarının gözünden kaçar mı hiç?"


Deniz Artun


Kesintisiz, nerdeyse şiddetle yağan yağmura aldırmadan başladığım işe azimle devam etmemin karşılığını alıyorum sonunda. Üç sokaktır takip ettiğim adam pes edip bir kahveciye atıyor kendini. Durur muyum hiç? Peşinden giriyorum içeriye, kahvecinin tenha karanlığına gözüm alışınca oturduğu masayı görüyorum. Tereddüt edemem artık, bir daha karşılaşmayacağımıza eminim. “Burası boş mu?” diye sorup cevabını beklemeden oturuyorum karşısına. Şaşkınlığını görmezden geliyorum, sipariş ettiği çay geldiğinde kendime bir kahve söylüyorum. Teklifsizliğime, pişkinliğime bakakalıyor; utancımı yutup zoraki gülümsüyorum. 

Günlerdir beklediğim fırsat nihayet elime geçiyor. Karşımda oturuyor işte, tavşan kanı çayına iki şeker atıp karıştırıyor. Bakıyorum, parmaklarında mürekkep izleri. Benim ellerim buram buram soğan kokuyor, daha yeni soyduğum kabakların yol yol izleri belli oluyor. Yanındaki sandalyeye koyduğu kahverengi çantasını süzüyorum, bir kitabın köşesi gözüküyor; demek ki bu adam her dışarıya çıktığında kitabına göz gezdirebiliyor. Benim çantamın demirbaşları ise belli, bebek bezi, alt değiştirme örtüsü ve bir biberon. “Aman, dışarıya çıktığımızda bebek ağlamasın!” diye alınan oyuncakları, her gün özenle mayalanan bir kavanoz yoğurdu, renk renk emzikleri, bir de neden orada olduğunu anlamadığım pembe beresi. 

Ben onu tepeden tırnağa incelerken, o benimle o kadar da ilgili gözükmüyor. Cama vuran yağmur damlalarına, sokakta yağmurdan kaçışan insanlara, arada bir beliren şimşeklere bakmayı tercih ediyor. Karşısında oturan bu karmakarışık saçlı, üstü başı yemek kokan kadın onun için önemli değil belli ki. Varlığımı böylesine reddetmesi acıtıyor içimi.

Garson kahvemi getiriyor; sütsüz, acı, uyandırıcı. Günlerdir zihnimde tasarladığım bu buluşmanın ilk cümlesini hiç düşünmediğimi fark ediyorum. Zor olsa da buldum adresini, peşine düştüm bir gölge gibi; bu masada, tam karşısında buluverdim kendimi. Şimdi ona ne söylemeli? Bir kavganın ilk cümlesini, işaret fişeğini atar gibi ortaya bırakıverme cesaretini nasıl göstermeli? Yarıladığı çay bardağına gözümü dikiyorum. 

“Kahveyi pek sevmiyorsunuz galiba.” 

Beni ilk kez görmüş, varlığımdan yeni haberdar olmuş gibi irkiliyor. 

“Çayı tercih ederim.” 

Aceleyle bitiriyor cümlesini, zihninde dolanan fikirlerin kaybolmasından ürktüğü belli. 

“Çok meşgul gözüküyorsunuz.” derken sesim çatlayıveriyor kıskançlığımdan. 

Fark ediyor tabii; fark etmemesi mümkün mü? En gizli duyguları, en saklanası fikirleri kağıda döken son yüzyılın en parlak yazarının gözünden kaçar mı hiç? 

Bu kez ilk kez görmüş gibi değil, gördüğü hiç de hoşuna gitmemiş gibi bakıyor yüzüme. 

“Tanışıyor muyuz sizinle?” 

Madem niyetim de hislerim de saçıldı masanın üzerine, kendimi daha fazla saklamaya lüzum görmüyorum.

“Sizinle tanış olmak ne haddime! Ben sizin en fazla takipçiniz olabilirim.”

Rahatsız olmuş gibi kıpırdanıyor. Az önce her neyi geçiriyorsa zihninden, hangi öykünün peşinden gidiyorsa onun yerini aldığıma eminim.  

“Bu kadar kinayeli konuştuğunuza göre var bir tanışıklığımız.”

“Ben sizi tanıyorum, yazdığınız her satırı okudum defalarca.” diyorum. “Ama yanlış anlamayın, sevdiğimden, beğendiğimden değil; sadece merak ettiğim için okudum.”

Merak etme sırası ona geçiyor.

“Neyi?”

“Sizi bu kadar vazgeçilmez kılan şeyi. Hangi dergiye baksam siz varsınız; nerede bir yarışma düzenleniyor, ödül alanlarda sizin adınız. Sürekli yazmışsınız, hep alkışlanmışsınız. Her övgünün mazharı, her eleştirmenin baş tacısınız. Hep yazıyorsunuz, eliniz her saniye kalem tutuyor belli ki.”

Övgülere alışık olsa bile bir deli kadının peşine takılıp yazarlığını onurlandırması ruhunu okşuyor belli ki. Gülümsüyor, biraz da kibirli. 

“Disiplinliyimdir, doğru. Her gün yazarım ben, sayfalarca. Çalışkanlığım ödüllendirildi bugüne dek farklı insanlar tarafından, sağolsunlar.”

Çantamdan bir bebek bezini çıkarıp ona doğru itiyorum. 

“Ben de disiplinliyim, biliyor musunuz? Çok da çalışkanım üstelik. Her gün bu bezi defalarca takıp çıkarabilirim. Maharetliyimdir de, bazen tek elimle bile yapabilirim bunu; hem de öyle bir yaparım ki, tek bir bok parçası bile bulaşmaz üzerime.”

Hayatında bebek bezi görmediği belli. Beze tek parmağıyla dokunup, ateşe değmişcesine geri çekiyor elini. 

“Bunun benimle ne ilgisi var, hanımefendi?”

Bezi bir hışımla alıp çantama sokuyorum. Bir tomar kağıdı çıkarıp fırlatıyorum yüzüne. 

“Bak şu kağıtlara! Bir sürü öykü, bir sürü fikir. Birkaç satırı yazılıp, unutulmuş hikayeler. Boş verilmiş, zamansızlıktan çer çöpe dönüşmüş onca ilham!”

Kağıtlara bakıyor ama öyle kayıtsız ki! Hiçbir zaman gelen ilhamı boşa harcamamış, kağıt üstüne döktüğü her satırın doyumsuzca kutlanmasına alışmış. Benim yemek kokan ellerimle karaladığım yarım yamalak satırların yeri yok hayatında. 

“Yemeğini kim pişiriyor senin?” derken sesim yükseliyor. “Kim ütülüyor giysilerini? Söylesene adam, kim temizledi senin altını? Kim hayata tutun diye emzirdi seni?”

Az önce çay getiren garson yanıbaşımızda dikiliyor. Aldatıldığı için genç sevgilisine isyan eden bir kadın mıyım, yoksa oğluna nasihat etmeye çalışan bir anne mi? Neyi tartıştığımızı, daha doğrusu yaşımdan başımdan utanmadan karşımdaki genç adama avaz avaz ne için bağırdığımı anlamaya çalışıyor. Yere düşen kağıtlardan birisini alıyor; göz gezdirdiği satırlara gülümsüyor. 

O an fark ediyorum; benim alacağım ödül bu. Benim eleştirmenim de, jürim de, aldığım ödül de garsonun gülümsemesinde saklı. Karşımdaki adama bakıyorum yeniden. Çayı soğumuş, hayatında ilk kez saldırıya uğramış, belli ki korkmuş. 

Uzanıp masanın üzerindeki kağıtları toparlıyorum. Göz göze gelmemeye çalışıyorum son yüzyılın en parlak yazarıyla. Garsonun eline tutuşturuyorum bir tomar kağıdı. 

“Demin okuduğun gibi bir sürü hikaye var daha burada.” 

Çantamı alıp hızlı adımlarla çıkıyorum kahveciden. Bakmasam da eminim, meraklı bakışlarla takip ediyor beni oturduğu yerden. Kendisine saldıran bu kadının öyküsünü de dillendirecek, biliyorum. 

Delirmiş bir annenin öyküsünü anlatacak; bitiremediği yüzlerce sayfayı havaya savuran bu kadının lohusalığı onun kaleminden kağıda dökülecek. Ödüller alacak hikayemle, “kadınları en iyi anlatan erkek yazar” seçilecek. “Hiçbir kadın lohusalığı onun gibi anlatamadı!” diyecekler, “Kadınların yapamadığını yine bir erkek başardı!” diyerek cüretini övecekler. 

Onun suçu değil aslında, biliyorum. Ben haşladığım patateslerden püre yaparken, gece yarısı acıyan meme uçlarıma anne sütü sürerken, bebeğin yeni çıkan dişlerini parmağımla ovalarken o gıcır gıcır yazı masasında zihnini kağıda dökmekle meşguldü. Benim aklımdan geçenler bir gün sonrasını bile göremeden boşluğa doğru süzülürken; onun aklına gelen her düşünce ödüllendiriliyordu. 

Dünyanın bütün zamanları onundu. Dünyanın bütün çocukları benimdi. 

Ona eşsiz bir son armağan etmeliydim. O bu yüzyılın en parlak kalemi, geleceğe miras kalacak satırların müsebbibiydi. Durağa yaklaşan otobüsün önüne atarken bedenimi, aklımdan geçen tek şey beni anlatacağı öykünün giriş cümlesiydi. 

“Yağmurlu bir günde yorgun bedenini bir otobüsün altına serivermişti; okunmayan satırların annesiydi.” 


Comments


bottom of page