• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Şener-Ezilenler, Hor Görülenler ve hayat akıp giderken yol kenarında tabela gibi görünenler

Şener kendini camdan dışarı bakarken görünen yansımasından takip etti. Ne saçlarını taradı ne de akan gözyaşlarını yağmur yağdığında camdan süzülen yağmur tanelerinden ayırabildi. Yağmur yağdığında hüzünlenen sadece kendisinin olduğunu düşündü yıllarca.

Ulaş Ay

Şener 1978 yılında Anadolu’dan göç almaya başlayan bir Karadeniz kentinde doğdu. Babası bir minibüs şoförü, annesi ise o minibüste masmavi gözleriyle en arka koltukta oturan bir yolcuydu. Dikiz aynasında başlayan bu ilişki sekiz ay sonra hamilelik haberiyle daha da şenlendi ve en acelesinden bir düğün yapıldı. Yakışıklı bir baba ve güzel bir annenin dünyaya gelecek meleğini görmek için hastaneye koşanlar, kalkık kaşlar ve açık ağızlarla geri döndüler. Şener beklenilenin aksine Karadeniz’den çıkan yeni bir jön adayı değil, kundağa sarılı bir kıl topağıydı. Şener sarkık yüz derisi ve çıkardığı inanılmaz gürültüyle insan ve hayvan birleşimi bir yaratıktı adeta. İkinci gün bebeği hastaneden çıkarıp mahalleye getirdiklerinde kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. O güne kadar bu çirkinlikte bir bebek gören olmamıştı. Eve gelen gidenler oldu; altınlar takıldı, kıyafetler hediye edildi, dualar okundu. Kimileri “Bizimki de küçükken böyleydi, sonraları çok değişti,” deseler de, Şener başka bir şeydi. Sıcak yaz günlerinde Şener’in bitmek tükenmek bilmez çığlıkları mahalleyi inletiyor, mahalleli nemden sıcaktan yılmış olmasına rağmen kapı pencere açamıyordu. Koca karılar bu bebek ağlaması değil şeytan iniltisi diyerek ortalığı velveleye veriyorlardı. Şener’in doğumundan bir hafta bile geçmemişti ki bir akşamüstü Şener’in dedesi inekleri güderken devrilen bir ineğin altında kalıp oracıkta can verdi. Bu garip ölüme kimse anlam veremedi. Kısa bir süre sonra komşuları Fötr Sedat erik toplamak için çıktığı ağaçtan düşerek kötürüm kaldı. “O çocuk aldı bacaklarımı, “ dedi, “Yürümeye başlayınca da canımı alır.” Mahallede kötü olaylar birbirini kovaladı; ölümler, iflaslar, kavgalar, kazalar, boşanmalar... Evlerini satıp gidenler, sevmediği insanlara evlerini neredeyse bedavaya kiraya verenler oldu. Yaz sonunda bir akşam, Şener’in babası kahveye gittiğinde, yaşlıca bir adam elinde çay bardağıyla babasının yanına oturdu. Çayını masaya koyup, “Senin çocuk mahallenin bereketini kaçırdı, o geldiğinden beri iyi hiçbir bir şey olmadı,” dedi. Babası kaşlarını birbirine yakınlaştırdı, öfkeli birkaç cümle dilinin ucuna kadar geldi fakat o ana kadar kendisine bile itiraf edemediği duygular boğazını sımsıkı sardı birden. Tek kelime söyleyemedi. Başını öne eğerek ayağa kalktı, cebinden çıkardığı bozuklukları şıngırdatarak masaya bıraktı. Tüm takatını ayaklandığında harcamıştı ve evine yorgun bir ihtiyar gibi inleyerek dönebildi. Şener gerçekten de herkes için bir felaketti. Genç adam o akşamdan başlayarak kendini alkole verdi. Az konuştu, az yedi, az uyudu, çok düşündü, çok içti. Annesi ise kulağına gelenlerden ve zihninde kurduklarından dolayı kafasını yavaş yavaş mantık ve akıldan sıyırıyordu. Evlenmeden evvel anne rahmine düşen bu şey tanrının bir armağanı değil, cezasıydı. Bir zaman sonra Şener ile evde yalnız kalmaktan korkmaya başladı. Şener onun bir parçasıydı, istemeden duyduğu bir şarkı değil, onun içinden çıkmak için bekleyen yeni bir yaşam, ortak oksijen solumaya davet edilen bir insanoğluydu oysaki.

Şener bir gün yürümeye başladı. Mahallenin en dik yokuşunun kenarında paytak adımlarla gezerken gördü babaannesi onu, kafasını çevirdi. Şener o dik bayırdan yuvarlandı. Yüzü gözü kan içinde kaldı, bir hafta yataktan kalkamadı. Annesi üzüntüden zaten azıcık kalmış akıl kırıntılarını bir akşam yemeği sonrası camdan silkti. İyileşmesine rağmen Şener’in yaralarını her gün üç kez tentürdiyotla silip, gazlı bezlerle kapatıyordu artık. O olaydan sonra babaannesi bir ruha dönüştü, içinden başlayarak kendini yedi. Yemekten kesildi, bir kemik torbasına döndü. Toplama kampından yeni çıkmış gibi görünüyordu. Nihayetinde rüzgârlı bir günde sonbahar yaprakları gibi yere kapaklandı ve bir daha kalkamadı. Şener’in annesi, kocasını bir gece uyumadan evvel dürttü ve “Bir kadın varmış,” dedi, “Öbür tarafla konuşan. Ona gidelim, son çare bu.” Adam anason kokan ciğerleriyle gözlerini açmadan, “Olur,” dedi. Yatak odası bir meyhane gibi koktu. Ertesi günün akşamüstü, üç kişilik aile minibüse doluşup yola çıktılar. Şehirden çıkıp dağ köylerinden birinde, fındıkların arasında küçük ahşap bir barakada kızıyla yaşayan kadının evini güç bela buldular. Envai çeşit kuş şakırtılarıyla eve buyur edildiler. Falcı kadın baba için bir duble rakı, anne için tentürdiyot ve gazlı bez, çocuk için ise bir muska getirdi. Geleceğinizi biliyordum dedi. Para istemedi, fakat yanlarında getirdikleri erzakları kabul etti. Çocuğu kucağına alıp sarıldı, bilinmeyen bir dilde dualar okudu ve onları geri gönderdi. Gerçekten de kısa bir süre sonra hemen her şey değişti. Baba alkolü bıraktı, minibüsün dikiz aynasına baktığında gözünün etrafında kurumuş dal gibi çıkan kırışıklıkları fark etti. Annesi aklını başına toplamak için hastaneye yattı. Şener büyüyüp ilkokula başladı. Evde o dönem olması gereken hemen her şey vardı, eksik olan tek şey aynaydı. Şener kendini camdan dışarı bakarken görünen yansımasından takip etti. Ne saçlarını taradı ne de akan gözyaşlarını yağmur yağdığında camdan süzülen yağmur tanelerinden ayırabildi. Yağmur yağdığında hüzünlenen sadece kendisinin olduğunu düşündü yıllarca. Şener’in ünü okula başlamadan müdürün kulağına gitmiş, kısa boyuna rağmen en arka sıralarda tek başına oturtulmasına sebep olmuştu. Bir tek arkadaşı bile yoktu. Şener teneffüslerden nefret etti, resimli sınıf listesindeki resminin üzerini çizdi, derse kalkmadı, yalnızca dinledi. Okumayı öğrendikten sonra durmadan kitap okudu. Okuldan çıktıktan sonra en çok gördüğü manzara, boyası hiç bozulmamış iskarpin ayakkabılarından yansıyan siluetiydi. Şener tam bir yalnızlıktı. Şener insanlara karşı büyük bir öfke duymaya başladı. İnsanların güzelliklerden, ahlaktan bahsetmesini, bahsederken kendilerinden geçmesini izliyor ve sıra Şener’e geldiğinde herkes kendi içinde tatile çıkıyordu. Ortaokul da ilkokul gibi çift kişilik sırada tek başına geçti. Lisede yürüme engelli bir çocukla, Faruk ile arkadaş oldu. Faruk da konuşkan değildi ama en azından teneffüslerde onu bahçeye itiyor ve beraber susuyorlardı.

O yıllarda, Şener’in babası bir cemaate girmiş, kafasında takke ile gezer olmuştu. Annesi ise aldığı ilaçların etkisiyle kocası ve oğluyla aynı evde yaşadığının çok farkında olmasa da suladığı bitkiler gibi yaşıyordu. Bir Başka Gece ve Harika Pazar programlarına bayılıyordu. Ölçüsüz kahkahaları ve şekilli kurabiyeleriyle beraber günden güne koşuyor, günlerden çıkarılıyor, şehrin her yerine giden minibüsler ona bedava olduğu için elinde kurabiyeleriyle minibüsleri kokutup evine geri dönüyordu. Şener anne babasıyla aynı evde, yalnızlıkla büyüyordu. Şener’in üniversiteyi kazanacağını herkes biliyordu. Hayata kaybederek başlayan Şener’in diğer insanlardan fazla zekâyla ödüllendirildiğini söylemişti öğretmeni. Nihayet Şener üniversite sınavını kazandı ve memleketinden ayrıldı. Hukuk Fakültesi. Tüm mahalleli sonbaharı ilkbahar gibi karşılamış, tüm uğursuzlukları kovduklarına inanmışlardı. Annesi, Şener otobüse biner binmez elinde arkasından su döktüğü maşrapayla çarşıya inip bir ayna almış ve kapının girişine bin bir özenle koymuştu. O aynada kendini on sekiz yıl sonra evinde görmüş ve hala orada olduğuna şaşırmıştı. Şener üniversitede beklediği kadar çok yadırganmadı, insanlar ilk sene zaten, geldikleri şehre alışmaya çalışıyor, etraflarında dönüp duran herkesi ve her şeyi yadırgıyorlardı. İkinci sene garip buldukları her şeye alışıyor ve normalleştiriyorlardı. Şener okula gittiği ilk günden itibaren her gün gözaltlarından başlayarak tıraş oldu. Sarkık burnunu ameliyat ettirdiler. İkinci sene yüzüne lazer yaptırdılar, çok da işe yaradığı söylenemezdi fakat hiç yoktan iyiydi. Babası sattığı minibüsüyle dünyaya getirmeyi hayal ettiği oğluna yaklaşamasa da yüzü az çok insana benzeyen bir çocuk yarattı. Şener üniversiteyi teklemeden bitirdi, mezun olduktan sonra aylarca iş aradı, bir türlü bulamadı. Mecburen memleketine döndü. Façası az çok düzelmişti fakat yine de sokakta yürürken tüm kafalar ona çevriliyordu. Her sabah özenlice sakal traşı oluyor, akşamüstü kesilenlerin yerine yenileri çıkıyordu, ayrıca sarkık yüz derisi halen dikkat çekiyordu, dikkat çeken bir başka şey daha vardı, siyahlıklar içinde parlayan, annesinin armağanı masmavi gözleri. Şener iki gün kendini eve kapattı, üçüncü günün akşamı kapıyı çarparak çıktı. Mahalledeki kahveye gitti. Herkes şaşırdı, gudubet geldi diye söylenenler mi ararsınız, film başlıyor diye çay isteyenler mi... Okey şıkırtıları durdu, televizyonun sesi kısıldı, sesler alçaldı ve Şener sandalyeye oturduğunda çıkan ses mahallede yankılandı. “Selamın Aleyküm,” dedi. Nefesini tutan o kadar çok insan vardı ki ciğerlerinde beklettikleri sigara dumanını hep bir ağızdan bıraktılar, kahve bir anda duman altı oldu. Şener oturduğu sandalyenin üzerine çıktı. Burun delikleri genişleyen, gözleri fal taşı gibi açılan ve yüreğinde hissettiklerini yüzene yansıtmamak için elinden geleni yapan insanlar sus pus kaldılar. Şener şöyle başladı sözlerine, “Biliyorum ben bir belayım. Sizin için bir şeytan ama şeytan kendini bu kadar belli eder mi? Asıl şeytan elinizi sıkıp size kazık atanlardır, asıl şeytan on kazanıp masaya bir koyandır. Asıl şeytan dost gibi gözüken arkadan konuşandır. Ben bunları mı yaptım?

Ben çirkin doğdum. Beni de sizi yaratan yarattı. Siz ne yaptınız, bana şeytan yaratmış gibi baktınız. Ne siz ne ailem beni anlamadı, ben beni kötü yapmak isteyenler yüzünden kötü göründüm. Benim aynam yok, benim aynam sizlersiniz. Siz kendi kötülüğünüzden kaçmak için beni uydurdunuz. Siz kendi dinini bilmeyen günahkâr cahillersiniz. Siz bana bir iyilik borçlusunuz, çünkü sizin yüzünüzden mahalleme dört senede iki kere gelebildim. Sizlerin yüzünden yürürken karşıya bakamadım. Bana destek vereceksiniz. Ben şimdi gidiyorum, siz sigaralarınızı için ben duman gibi uçar giderken üzerinize sinerim dedi,” ve kahveden çıkıp gitti. Sabah olduğunda annesi odaya elinde tarağıyla girdi ve tarağın üzerindeki saçları teker teker toplarken “Beraber deliriyoruz oğlum,” dedi. Babası, “Allah ıslah etsin,” dedikten sonra cami hoparlöründen gelen sese kulak vererek namaza yollandı. İki hafta sonra Şener yine evinden çıkıp gitti, yan mahalledeki kahvede bir konuşma daha yaptı, oradan çıktı bir sonraki kahvede nemli havada alnına toplanan su zerrecikleriyle bir konuşma daha yaptı. Artık şehrin bir bölümü hem bu korkunç yaratığı hem de söylediği keskin sözleri düşünür olmuştu. Yaz sonuna doğru konuştuğu kahveler çoğalmış ve ciğerler sigara dumanına doymuştu. Oturduğu semtte tedirgin gözler bu mavi gözleri bekler olmuştu. Konuşacağı son kahve tıklım tıklım dolmuş ve Şener şu sözleri ardı arkasına takılmadan ve gözünden fışkıran mavilikte söylemişti. “Ben bundan sonra tüm ezilen ve hor görülenlerin sesiyim. Bundan sonra anneler, engelli çocuklarıyla sokaklarda bir armağanmış gibi dolaşacak. Tok insanlar açları düşünmeden uyuyamayacak. Bundan sonra herkes her şeyden ders çıkaracak, ben sizlere sizlerden iyi geleceğim.” Kahvedekilerden kabadayı biri çıkıp “Sus ulan sus insanların aklını karıştırma, seni burada kurşun manyağı yaparım pis komünist,” diye bağırdı. Şener ona bakıp gülümsedi. “Tabancan olmasa senin ağzın bu kadar delikanlı konuşmazdı,” dedi. Adam kalkıp yanına gitti, elini kaldırdı tam Şener’e vuracaktı ki sırtına inen bir sandalye adamı yere serdi. Kahvedekiler adamı haşat ettiler. Şener o kışın sonuna kadar dilinde tüy bitene kadar konuştu. Kışın sonunda arkasına hatırı sayılır bir halk desteği almıştı. Yine bir mahalle konuşmasında, “Bu şehri yöneteceğiz,” dedi. “Seçimler yakın, ben de adayım. Siyaset çirkin görünüşlü insanların güzellik salonudur.” Şener’in arkasından esen rüzgâra güvenen ve rüzgârdan istifade etmek isteyen varlıklı insanlar da oldu. Şener bir kuruş dahi kabul etmedi onlardan. “Beni zenginler değil fakirler sevsin ben sevgiyi zenginlik parayı fukaralık sayarım,” dedi. “Zenginlere gebe olup onların bebeğini taşıyanlardan olmayacağım,” diye de ekledi. “Biz hakkımız olan zenginliğin peşindeyiz.” Yerel gazeteler peşine düştü Şener’in, bir anda şehrin en popüler siması olmuştu. Şener düşündüklerini basılı sayfalarda gördükçe mutlu oldu, seveni arttı, sevmeyeni de. Ulusal basından röportaj için gelen gazeteciler ona şunları sordular, Komünist misin?

“Değilim.” Dindar mısın? “Hayır, ama dinleri iyi bilirim.” “Ben şimdiye kadar oy verilen hiç bir düşünce değilim, ben fahişelik kadar eski, her gün reklamlarda çıkan ürünler kadar yeniyim. Ben insanı insan gibi görmeyenler için bir gözlüğüm. Ben hor görülenlerin sesi, çirkin yüzlerin ve yağlı göbeklerin, terli alınların resmiyim. Varlık içinde yüzüp halkı hallerine şükür ettirmeye çalışan açgözlülerle işim, komşusu açken tok yatanlarla benim işim. Her doğanın eşit olduğunu unutanlara eşitliği hatırlatacağım, ben insanlara içini göstereceğim. Bir kuruş haram cebimden girerse eğer, beni paramparça edip akbabalara yedirin. Ben seçim kampanyam için kimseden bir lira almam. Ben başkasının otomobiline bile binemem. Ben dolmuşçu bir babanın zamanında içtiği anason gibi kokarım. Ben çirkin geldiğim bu dünyada güzel şeyler konuşmak için uğraşırım. Artık şanslı doğanlar değil, ahlaklı olanlar yönetecek.” Ertesi hafta memlekette haksızlıklar, hukuksuzluklar, cinayetler ve yağmalar kol geziyordu yine, fakat Şener de vardı artık aralarında. Şener artık bir tehdit ve vicdan azabıydı. Vicdan gibi konuşuyordu. Gazetelerden biri şunu yazdı, “Şener Hz. İsa gibi bütün lanetli insanları, kör sağır topal ardına almış sırtında haç ile yürüyor, başında taç ile çirkin kral gibi görünüyor.” Yapılan anketlerde Şener’in belediye başkanı olacağı aşikârdı. Şener’i en üstten gelen baskılarla tehdit etmeye çalıştılar. İki araba adam bellerinde silahlar ve çatık kaşlarla evine gelip görüşmek istediler. Kabul etti. Şener yerde bağdaş kurmuş oturuyordu. Seçimden çekil dediler, yoksa evi de mahalleyi de başına yıkarız. Şener olumsuz cevabını iletti ve isterlerse onu öldürebileceklerini de ekleyip onları kapıya kadar uğurladı. Ertesi gece Şener’in evinin camlarını kurşunladılar, sonra perde arkasından bakan mahalleliler için korkutucu cümleler kurdular. Bu olaydan sonra Şener daha da ünlü oldu. Yabancı basın ayağına kadar gelip röportaj yaptı. O çirkin yüzünü artık tüm dünya görebiliyordu. Birkaç gün sonra evini kurşunlayan mafyaları taşıyan otomobil, bir sabahın köründe ceplerinde zorbalıkla topladıkları paralarla beraber şarampole yuvarlandı. Şener bir minibüsle cenazelerine gitti. Şener’i artık kimse tutamazdı. Şener artık korkunç adamların korkusu, günahsız gelenlerin ümidi ve dünyanın tanıdığı biriydi. Şener hemen her akşam, eziklendiği, horlandığı, yaşıtlarının sıra sıra dünya evine girdiği akşamlarda uyumadan önce bir dua gibi hayal etti bunları. Aslında Şener ortaokuldan sonra saklanmak veya hiç olmamış gibi görünmek için bir kaporta ustasının yanına girdi. Sanayide kir pas ve yağ içinde daha az dikkat çekeceğini düşünüyordu. Bu yazılanlar aslında Şener’in yaşayabilmesi için, ömrünü uzatan, ruhunu okşayan ve kendini filmin kahramanı yapan hayalleriydi onun. Şener bir gün ansızın kayboldu. Kurduğu hayaller onu yirmi dört sene yaşatabildi. Yaşlandığını düşündüğü bir akşamüstü anne babasının ölümünden on iki gün sonra avare avare sahilde dolaşırken sahile çöken sis, kimilerine göre devasa bembeyaz bir bulut aldı onu. Bir daha da gören olmadı. Şener o günden sonra korku hikâyelerinin başkahramanı oldu. Zamanla bir batıl inanca dönüştü ve çoğu insan onun lanetine inanmaya başladı. Şener, insanların gece yarısı tıraş olmalarını engelleyen, akıllara düşen bir kıl topağıydı artık.