• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Hayat ile mucizenin buluşma umudu: Usta ile Margarita

Şükran Yiğit


"Usta ile Margarita"yı ancak böyle gözlerinde tuhaf bir ışıkla ölen yalnız bir ruh yazabilirdi ve bu ruhu ancak bir mucize kurtarabilirdi. Belki de “Usta ile Margarita” bu mucizenin ta kendisidir!" Bu büyük romanın hayat bulma serüveni, bir yazarın ölümden beter yaşamını da gözler önüne seriyor. Şükran Yiğit, Bulgakov'un ölümüne kadar eşlik eden "Usta ile Margarita"nın yazılma serüvenini yazarın hayal kırıklıkları ve acılarla dolu hayatını adım adım izleyerek kaleme alıyor. Metnin gelişiminden eleştirilere, yazarın hayatından dönemin politik iklimine, iyilik ve kötülükten yorum ve aşırı yoruma uzanan derinlikli bir Bulgakov okumasına buyurun.



I. Metnin Gelişimi


1929 kışının belki de en soğuk günlerinden birinde kırk yaşlarında bir adam Moskova’daki evinden çıkmıs, yağan kara aldırmadan, ağır adımlarla Sadovaya caddesinde ilerliyordu. Yalnızdı, o "çizgi dışı" olana yüzyıllardır dayatılan bütün yalnızlıklar, mümkün olan bütün halleriyle aldığı her nefese, attığı her adıma, yazdığı her sözcüğe sinmis, amaçsızca yürüdüğü sokaklardaki kar sessizliği sanki bütün hayatına çökmüştü. Elbirliği ile adeta imha edilmeye çalışılan bu hayatı yok olmaktan ancak bir mucize kurtarabilirdi: Şeytan kılığında ya da aşk kılığında bir mucize. Aşk belki de hemen o gün, aynı günün akşamında, 28 Şubat 1929 günü çıkacaktı karşısına, Mihail Bulgakov Elena’yı aşık olacak ve ondan unutulmaz bir "Margarita" yaratacaktı. Şeytan ise şimdilik titizlikle koruduğu romanının elyazmalarında bile olsa, Moskova’ya, Patriarşiye Gölleri’nin kıyılarında bir bahar gününün, yaşanan ve yaşanacak bütün kışları unutturan pırıltıları altında sohbetlerini sürdüren “resmi edebiyatın” iki temsilcisinin yanına ulaşmıştı bile.


Woland’dır Şeytan’ın adı. Tam o sırada, Hazreti İsa’nın yaşayıp yaşamadığı üzerine hararetli bir tartışmaya girişmiş olan Yazarlar Birliği’nin genel sekreteri Berlioz ve Biezdomni adı altında yazdığı şiirlerle tanınan şair İvan Ponirev’in konuşmalarına orta yerinden dalarak, sadece İsa’nın yaşadığını, çünkü onu gördüğünü söylemekle kalmayarak, bizzat Kant’la kahvaltı ettiğini ve Berlioz’un o günün akşamına kadar kafasının koparak öleceğini iddia etmektedir. Berlioz gerçekten de o akşam kafası bir tramvay tarafından koparılarak öldüğünde, genç şair İvan, Kant’la kahvaltı eden yabancının düşündükleri gibi "delinin teki" olmadığını anlamıştır. Ancak kimseler şaire inanmaz ve şairin bizzat kendisi, bir "deli" olarak ünlü doktor Stravinski’nin akıl hastanesine yatırılır. Orada şairi beklenmedik bir dost beklemektedir. İvan hastanede, İsa’yı ölüme mahkum eden Roma valisi Pontius Pilatus üzerine yazdığı romanının elyazmalarını kendi elleriyle yakan ve bu hastaneye sığınan Usta ile karşılaşacak, Usta ona büyük aşkı Margarita’dan sözedecek ve bütün bunlar olurken Woland ve ekibi başta sanat dünyası ve onun kurumları olmak üzere tüm Moskova’yı akıl almaz bir sirke dönüştürecektir.


Kuşkusuz - yukarıdakı gibi - "Usta ile Margarita’yı" her özetleme girişimi bu romana yapılan "istenmeyen" bir haksızlık olacaktır. Ama haksızlıkların daha büyüğü bu romanı sadece okuyup geçmek ve bir kitap olarak yaşadığı kendi öyküsünü, kendi serüvenini ve nihayet kendi hayatını görmezden gelmek olacaktır.


Toplumcu gerçekçiliğin gölgesinde


Bulgakov’un 1926 yılında evine yapılan baskında günlükleri ve “Köpek Kalbi” adlı novellasının örnekleri alınmış, 1927 sonbaharında ise “politik engeller” nedeniyle binbir zorlukla sahnelenen oyunları artık yasaklanmaya başlamıştı. Koşullar ne olursa olsun hayatını yazmak üzerine kurmaya çalışan ve "büyük Rus romanı" geleneğini yaşatmayı hedefleyen Bulgakov, elimizdeki başyapıtını yazmaya, işte bu koşullarda; yani "Toplumsal Gerçekçiliğin" gölgesinin Sovyetler Birliği’nde giderek koyulaştığı ve nihayet otuzlu yılllarda dayatılan tek norm olarak tüm edebiyat dünyasının üzerine inen kopkoyu bir sis haline dönüşeceği bu talihsiz koşullarda başlar. Aslında bu "perşembenin gelişi" yirmili yıllarda belli olmuştu: O yıllarda kütüphanelerde yapılan, gazetelerde yayımlanan anketler okuyucunun öncelikle Rus Gerçekçiliğinin klasiklerini okumak istediğini gösteriyor ve Tolstoy bu anket sonuçlarında tartışmasız tek isim olarak öne çıkıyordu. Buna karşın Dostoyevski ve Gorki daha az, çağdaş yazarlar ise hemen hemen hiç rağbet görmüyorlardı. Sonuçlarda dikkat çekici bir nokta daha vardı: Yabancı yazarlar arasında "anlaşılır" bir biçimde ayrıcalığını ilan eden Jack London’ın yanında, günümüzde artık kimselerin adını anmadığı bir ad, "Hamp" adı dikkati çekiyordu. Bir Fransız yazarı olan Hamp 1910 yılında "Üretim Romanları" adı altında yayımlanan bir dizi romanın yazarıydı ve okuyuculara "makinaların trajedisinin, yatak odalarının trajedilerinden daha heyecanlı" olduğunu haykırıyordu. Gerçi Rus Avangardları yatak odalarını terketmesine çoktan terketmişlerdi ama bunun yerine "özbeöz proleter meslektaşlarının" kendilerine gösterdiği fabrika kapılarından geçmeye de pek niyetli görünmüyorlardı. Sonuç olarak; "edebiyattan fabrikaya gidenler mi yoksa fabrikadan edebiyata gelenler mi iktidarı en çok hak ederler tartışması" ortalığı kasıp kavururken entelektüel bir aileden gelen Bulgakov, monokel gözlüğü ve her zamanki şık ve "elegant" kılık kıyafetiyle bu dünyaya arka kapıdan girmeye çalışıyordu.


1921 yılında ilk karısı Tatyana ile birlikte Moskova’ya yerleşen ve doktorluğu bırakarak kendisini sadece edebiyat dünyasına