• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

"Virginia Woolf olsa ne yapardı?"

Geçtiğimiz yıl yayımlanan Weather romanıyla adından çokça söz ettiren Jenny Offill'den, her okuyuşta bambaşka anlamlara bürünen Mrs. Dalloway üzerine... Amerikalı yazar, Domingo Yayınevi'nin adıyla yayımladığı romanını yazarken Virginia Woolf'un kendisine nasıl kılavuzluk ettiğini anlatıyor. Seda Ateş çevirdi.

Mrs. Dalloway’in Ömürlük Dersleri Virginia Woolf 1916’da yazdığı bir yazıda hakiki sanat eserlerinin tümünde bulunan bir hususiyete değinir. Charlotte Brontë’den bahsettiği bölümde, kimi yazarların kitaplarının her okuyuşta biçim değiştirdiğini söyler. Olay örgüsü şaşırtıcı biçimde tanıdık gelse de, açığa çıkardığı duygular değişir. Önemsiz olduğu düşünülüp üstünkörü geçilmiş kimi sahneler yepyeni bir anlamla kıpırdanmaya başlar, sanki bu sahneleri anlamak için gereken şey aradan geçen zamanın ta kendisidir. Woolf tekrar tekrar okuduğu eserleri anlatmaya devam eder:

İnsan her okumada kimi değişiklikler fark eder, sanki hayatın kaynağı bu sayfalarda akıp gider, sanki gökyüzü ve bitkilerle birlikte mevsimden mevsime şekillerini ve renklerini değiştirmeye muktedirdirler. İnsanın her yıl Hamlet’i okuyup her yıl izlenimlerini kaleme alması, neredeyse kendi hayatının kaydını tutması gibidir. Biz hayatı öğrendikçe, Shakespeare bildiklerimizi yorumlar.

GÖRSEL: Jenny Offill: Christopher Lane

Benim için Mrs. Dalloway böyle bir kitaptır, yıllar boyunca kendi yaşamöykümün bütün ayrıntılarını işaretlediğim kitap odur. Her seferinde, okuduğum her sayfada, hatırladığıma şaşırdığım bir şeyler bulurum, ama daima yenileri de vardır, bunların hatırladıklarımla alakası yoktur. Hatta hikâyenin unuttuğum bir yönü açığa çıkar ve her seferinde gözümün önünde öylece duran bir şeyin zamanla belirsizleşip silindiğini hissederim. Bunun sebebi Mrs. Dalloway’in muazzam derinliğidir, ayrıca tuhaflığı da yadsınamayacak bir kitaptır. Olay örgüsünün özeti romanın barındırdıklarına dair en ufak bir fikir bile veremez. Hatta, şöyle bir baktığınızda sıkıcı bile görünebilir. Roman, bir haziran gününü, kimi karakterlerin bakış açısından ele alır. Yıl 1923’tür. Büyük Savaş sona ermiştir ancak hatıraları, eşi benzeri görülmemiş yıkımları hâlâ İngiltere’de yankılanmaktadır. Londra’nın şık muhitlerinden birinde, orta yaşlı bir kadın parti verecektir. Çiçek almak için dışarı çıkar. Aynı gün, bir zamanlar evlenmenin eşiğinden döndüğü adam ziyarete gelir. Tanıdığı birileri ona burun kıvırır. Bir zamanlar öptüğü olağanüstü güzellikteki kızı anımsar. Sonra parti için misafirler eve doluşur. Bütün bunların üstüne, bir de hiç tanımadığı birinin korkunç ölümünün haberini alır. Bu yalın olay örgüsü kendi halinde ilerlerken, Clarissa Dalloway Londra’da dolanır, uzanıp dinlenir, Big Ben’in çanının tekrar tekrar saatleri vuruşunu kayda geçer. Durun bir dakika, atladığım şeyler var. İyisi mi, en başından anlatayım. Virginia Woolf’u ilk okuyuşum, kesinlikle edebiyatla ilgili değildi. Delirdiğini biliyordum. Tam olarak nasıl delirmişti, onu merak ediyordum. O sonbahar, üzerimde kara bulutlar dolaşıyordu. Tecrübelerimin içsesi bir anda yok oluvermişti. Sanki artık uykuya bile ihtiyacım yoktu. Beynimde ürkütücü uğultular ve vızıltılar vardı. Her şey her şeyle bağlantılı gibiydi ama nasıl olduğunu açıklamaya çalışmayı göze alamıyordum. On yedi yaşındaydım, belki de on sekiz. Pastanenin birinde sabah vardiyasında çalışıyordum, bisikletime atlayıp güneş doğmadan pastaneye giderken karanlığın tatlı ve tuhaf ıslığı etrafımı sarıyordu. Ellerimle yüzümü silerken, Neden yok yere ağlıyorsun?diyordum kendi kendime. Bu uğultuları, vızıltıları, ağlamaları birine anlatmam gerektiğini biliyordum ama hiç cesaret edemedim. Bunun yerine, bir akşam üniversitenin kütüphanesine gittim ve ileride başıma geleceklere dair ipucu barındırabileceğini düşündüğüm kitapları ödünç aldım. Mrs. Dalloway de bu kitaplardan biriydi. Oturup doğru dürüst okumaya başlamadan önce rasgele bir sayfa açtım ve karşıma esrarengiz bir biçimde şu cümle çıktı: “Bütün dünya titredi, ürperdi ve tutuşacak gibi oldu.” Bu kelimeleri okurken yalnızlığımın ufak ufak azaldığını hissedebiliyordum. Savaş sonrası travmasını bir türlü atlatamamış, dünyayla bağlantısı git gide zayıflamış ve Woolf’un deliliğe dair deneyimlerini boca ettiği Septimus Smith’in ilk belirdiği sayfaya döndüm. İlk sahnede Smith, Mrs. Dalloway’le aynı caddedeydi. Birbirlerini tanımıyorlardı (asla tanışmayacaklardı) ama o tek bir anda, kısacık bir süreliğine bir bağlantıları vardı, ikisi de bir arabanın egzozundan gelen patlama sesiyle irkilmişlerdi. Smith’le ilk karşılaşmamız şöyleydi:

Septimus Warren Smith, otuz yaşlarında, solgun yüzlü, gagaburunlu bir adamdı, kahverengi pabuçlar vardı ayağında, eski püskü bir trençkot giymişti, koyu gözlerinde, kendini hiç tanımayanları bile korkutan o garip ürkünç bakış. Dünya kamçısını kaldırdı işte; bakalım nereye indirecek? Dünya kamçısını kaldırdı işte; bakalım nereye indirecek? Evet, işte bu. Tamı tamına bu, diye düşündüm. Kitabı en başından okumaya başladığımda Septimus’u çepeçevre sarmaya başlayan karanlığın başka hikâyelerle, o kadar da ilgimi çekmeyen hikâyelerle, iç içe örüldüğünü anladım. Evlerden, partilerden, şapkalardan başka lakırdı bilmeyen bu ihtiyar insanların benimle ne ilgisi olabilirdi ki? Bu hikâyeleri üstünkörü okuyup geçtim, ara sıra durup romanda kullanılan dilin dudak uçuklatan güzelliğine dair notlar aldım, sonra Septimus’la ilgili kısımlara bir an önce kavuşabilmek için son hızla okumaya devam ettim. Onun düpedüz kasvetli düşünceleri, bana güzel geliyordu. Eski bir battaniyeye sarınıp gece boyunca okudum, sonunda ona kötü bir şey olmamasını umarak. Mrs. Dalloway’e tekrar dönüp bakmadım, ta ki otuzlarıma gelene dek. Bu kez bambaşka bir arayışın içindeydim. Birinin karısı, küçük bir çocuğun annesiydim ve yıllar boyu yalnız yaşadıktan sonra kendimi bir anda evin içine hapsolmuş buldum, korkutucuydu. Evde kızımla geçen günlerimde duygu fırtınaları kopuyordu, ne var ki hiç hikâyesi yoktu bu günlerin. Bu hisse dair bir roman yazmak istiyordum, pek çok isteğimden biri de buydu, ancak iyi bir kitap olmayacağından, fazla keyfekeder kaçacağından endişe ediyordum. Kızım doğmadan önce, ilk yılları boyunca günlük tutmaya niyetlenmiştim. Defterikebir gibi çift taraflı olacağını hayal etmiştim. Bir tarafında “Evde” yazacaktı, öbür tarafındaysa “Dünyada”. Şair bir arkadaşım bu kelimeleri ıstampa yaptırmış, kızım doğduktan hemen sonra hediye etti. Ama bir ay geçti geçmedi, bu fikirden vazgeçtim. Güya hayatla ilgili izlenimlerimi yazacağım “Dünyada” kısmındaki bomboş sayfaları görmeye dayanamıyordum. Şubattı, kar fırtınası vardı, çoğu günüm bebekle eve kapanarak geçiyordu. Ama yine de bunu yapmanın, Ev’le Dünya arasındaki örtüyü kaldırıp atmanın yollarını arıyordum. Ev ortamında geçen felsefi bir roman nasıl olabilirdi? Hayal meyal, delilik hakkında bir kitap olarak hatırladığım Mrs. Dalloway hiç aklıma gelmedi, amma budalalık! Ama sonra, bir gün Woolf’un 1919’da yazdığı “Modern Romanlar” denemesini yeniden okudum. Bir nevi manifestoydu ve bana kalırsa doğrudan bana hitaben yazılmıştı. (Altı yıl sonra Mrs. Dalloway’i yazarken Woolf bu fikirlerin çoğunu devreye sokacaktı.) Zihnimize üşüşen atomları geliş sırasına göre kaydedelim, görünürde ne kadar birbirinden kopuk ve tutarsız gözükürse gözüksün, her bakışla ya da her olayla bilincimize kazınan motifi takip edelim. Hayatın bütün yönlerinin basit olanda değil de, mühim olanda tezahür ettiğini körü körüne kabul etmeyelim. Atomları zihnimize düşüş sırasına göre kaydetmek, ne kadar kısa olursa olsun her ânı kayda ge