Bastırılmış duygular ve travma eşliğinde yarım kalan inisiyasyon
- Litera

- 9 dakika önce
- 7 dakikada okunur
Selma Hangül, Başar Yılmaz'ın romanı, Yaşadığımız Evler üzerine yazdı: "Yazar, genel olarak sağlıklı bireylerin sağlığını kaybetmesi üzerinden izlediğimiz anlatı akışını tersine çeviriyor ve engelli bir kardeşle aynı evde yaşayan "normal" bir çocuğun hayat istasyonlarının peşine düşmemizi sağlıyor."

Emil Cioran, doğmuş olmanın sakıncası fikrinden yola çıkarak, bu dünyada olmak başlı başına bir arızadır, der. Ona göre insanın acısı toplumsal değil, ontolojiktir. Dünya yanlış kurulmuştur ve insan, bu yanlışlığın farkında olmasına rağmen çarkın içinde çaresizce yer alır. Bu sessiz ezilme, metafizik bir hükme dönüştüğünden zorunlu bir uyum yaratır ve yaşamın sıradanlaşmasına yol açar bir bakıma. Hannah Arendt de bu hissi siyasal ve psikososyal zemine taşır. Ona göre toplumda boy veren modern kötülük, bir yanlışlığın üzerine inşa edilir ve bağırarak değil, "normalleştirerek" tamamlar gelişimini. Bu konuya yönelik edebiyatta farklı duruşlar olsa da en bilineni sessiz ezilme Franz Kafka’nın Gregor Samsa’sıdır. Onun dünyası bağırmaz, vurmaz belki ama kapıları kapatır, hayatı yavaş yavaş anlamsızlaştırır. Rainer Maria Rilke ise bu yanlışlığa farklı bir boyut ekler ve melekleri ele alır. Ona göre melekler, insanın taşıyamayacağı kadar yoğun bir varoluşu temsil ettikleri, insanın kırılganlığıyla mutlak olan arasındaki uçurumu hatırlattığı için dayanılmazdır. İnsan, Rilke’in şiirlerinde hep bu dünyada bir fazlalıkmış hissi yaşar. Dünyanın hızını yakalayamayan ve ona denk de düşemeyen bir fazlalık...
İnsan varoluşunu neyle açıklamalıdır ve karakterini tamamen şekillendiren unsur hangisidir?
Genetik bir devrim mi, teolojik bir kudret mi yoksa tamamen kişisel bir irade mi gibi sorulara edebî, sosyolojik, felsefik ya da teolojik cevaplar sıralamak mümkün elbette. Ancak genel olarak ağır basan bakış; kişinin doğduğunda yoğrulmayı, şekil almayı bekleyen bir hamur olduğu ve yaşadığı evin, bulunduğu ortamın kişinin karakterini büyük ölçüde şekillendirdiğidir. Edebiyatta, özellikle protagonistin ve ayrıksı birçok karakterin elini de güçlendiren bir alandır yanlış evde doğmak ya da büyümek. Gregor Samsa, ailesinin ekonomik yükünü sırtlanmak zorunda kalmasaydı ya da Selim Işık duyarlılığın bir kusur sayılmadığı bir çevrede büyüseydi bu karakterler yine de yabancılaşmayı bir varoluş biçimi olarak seçeceklerdi miydi? Bu soruları uzun zamandır düşünmemize rağmen tatmin edici bir cevap bulamayan biz okurlara Başar Yılmaz, Ocak ayında raflarda yerini alan Yaşadığımız Evler* romanıyla farklı bir pencere açıyor. Yazar, genel olarak sağlıklı bireylerin sağlığını kaybetmesi üzerinden izlediğimiz anlatı akışını tersine çeviriyor ve engelli bir kardeşle aynı evde yaşayan "normal" bir çocuğun hayat istasyonlarının peşine düşmemizi sağlıyor.
Cihan’ın anlatımıyla vücut bulan roman, çocukluk travmasını bireysel bir psikolojik mesele olmaktan çıkarıyor; aile, kasaba ve siyasal yapı tarafından örülen çok katmanlı bir zorunluluk rejimi olarak ele alıyor. Bu noktada Cihan’la Cioran paralel sokaklarda yürüyor ve bu dünyada var olmanın bir arıza olarak görülmesinin önündeki sebepleri tek tek sıralıyor. Romanın merkezindeki Cihan’ın, ne tam anlamıyla çocuk kalabilmiş ne de yetişkinliğe geçebilmiş bir özne olarak verilmesi; bastırılmış öfkenin suçlulukla birleştiği, bedenin bu çatışmayı taşımak zorunda kaldığı bir iç dünya hâline getiriliyor.
Bastırılmış Öfke ve Suçluluk Döngüsü
Cihan’ın roman boyunca gördüğümüz köksüzlüğü, Sigmund Freud’un gözünden okunduğunda, bastırılmış arzunun ve çözümlenmemiş çocukluk çatışmalarının bedende geri dönüşü olarak anlam kazanıyor. Karakter, öfkesini ifade edemez çünkü bu öfke, sevgiyle, bakım sorumluluğuyla ve suçluluk duygusuyla iç içe geçmiştir. Freud’a göre çocuğun bakım verenlere yönelik aynı anda hem sevgi hem düşmanlık hissetmesi bastırıldığında, bu çatışma semptomlar yoluyla dışavurur. Cihan’ın mide bulantıları, bayılmaları ve kopuş anları bu bağlamda, bilinçdışına itilmiş arzunun ve burada olmamalıyım duygusunun bedensel tercümesi olarak okunabilir.
Adler’e göre ise Cihan’ın temel yaralanması bastırılmış arzu değil, erken yaşta üstlenmek zorunda kaldığı kendinden büyük sorumluluklardır. Evren’in bakımını kısmen devralması, onu çocukluktan koparır ve aile içindeki işlevsel boşluğu doldurmaya zorlar. Bu durum, Adler’in tanımladığı anlamda bir eksiklik duygusu üretir, ancak bu eksiklik, saldırganlıkla değil aşırı uyumla telafi edilir. Cihan’ın iyi çocuk rolüne sıkı sıkıya tutunması, bireysel bir erdemden çok, ailesel düzenin devamı için geliştirilmiş bir hayatta kalma stratejisidir bir bakıma.
Bu iki yaklaşım birlikte düşünüldüğünde, Cihan ne sadece içsel çatışmalarının kurbanıdır ne de yalnızca çevresel koşulların ürünü. O, bastırılmış arzu ile dayatılmış sorumluluk arasındaki dar alanda şekillenmiş bir özne olarak belirir. Yaşadığımız Evler’in gücü tam da buradan gelir. Cihan’ı tek bir kuramın içine hapsetmez, aksine bireysellik ile toplumsal zorunlulukların nasıl iç içe geçtiğini görmemizi sağlar. Böylece travma, ne yalnızca zihinsel bir kırılma ne de yalnızca sosyal bir sonuç olarak boy gösterir; o, ilişkilerde ve suskunlukta eşzamanlı var olan bir süreklilik hâline gelir.
Cihan’ın Evren’le ilişkisi klasik anlamda bir ‘abi sorumluluğu’ olmaktan çıkarılıyor. Bu ilişki, gönüllü bir bakım hâlinden çok, zorunlu bir rol devralma durumu olarak işleniyor. Cihan’ın ev içindeki durumu göz önünde bulundurulduğunda çocukluğunun istismar edildiğine yönelik değerlendirme yapmak pek de uzak düşmeyecektir. Buradaki istismar, fiziksel değildir, evin içinde rol değişimlerinden kaynaklanır. Çünkü çocuk olan Cihan ebeveynleşirken anne ve baba tükenmişliğin içine çekilir. Cihan’ın öfkesi açıkça ifade edilmez; bağırmaz, isyan etmez, kırıp dökmez. Bunun yerine içe yönelmiş, sessiz ve sürekli bir gerilim hâlinde yaşar. Gregor Samsa’da olduğu gibi… Bu öfkenin bastırılması, onu suçlulukla iç içe geçirir. Evren’e karşı duyduğu sevgi ile ondan kaçma arzusu arasında sıkışır.
Cihan’da oluşan bu suçluluk yalnızca Evren’le sınırlı değildir. Anne ve babanın tükenmişliğine karşı duyulan öfke de bastırılır. Cihan, ailesinin yükünü taşırken bu yükün neden kendisine verildiğini sorgulayamaz. Sorgulayamamak, onu ‘iyi çocuk’ olmaya zorlar ancak bu iyilik, içten içe büyüyen bir haksızlık hissiyle zehirlenir. Romanda travma, geçmişte kalmış bir olaydan çok, bedende sürekli aktif olan bir alarm sistemi olarak çıkar karşımıza. Özellikle Evren’in bakımına dair sahnelerde bedensel tepkilerin yoğunlaşması dikkat çekicidir. Alt değiştirme, besleme ve temas, Cihan’ın sınırlarının sürekli ihlal edildiği anlara dönüşür. Bu noktada beden, zihnin söyleyemediğini üstlenir. Bulantı yalnızca fiziksel bir rahatsızlık olmaktan çıkar, ‘burada olmamam gerek’ diyen bir alarm hâlini alır.
Kısaca Yılmaz, travmayı psikolojik bir kavram olmaktan çıkarıp bedensel bir süreklilik hâline getirerek güçlü bir anlatı kurar. Ancak burada özellikle şunun da altını çizmek gerekir Cihan’ın anne ve babası kötücül fikirlerinden kaynaklanan bir tavır sergilemezler, aksine burada engelli bir çocuğa sahip olan neredeyse birçok anne babanın yaşadığı derin bir tükenmişlik yaşarlar. Baba Erdi; görevinden ihraç edilmesini yalnızca meslek kaybı olarak değerlendirmez, bu onun için itibar ve gelecek tahayyülünün çöküşüdür. Bu ihraç, bireysel bir adaletsizlik olmanın ötesinde, devletin birey üzerindeki yıkıcı etkisinin de simgesidir. Birey, fikrinin arkasında durduğunda toplum tarafından kabul göremeyeceği bir sosyal statüye indirgenir. Son yıllarda KHK olarak uzantılanan bu görevden azletme geleneğinin birey üzerinde etkisini Yılmaz, baba Erdi üzerinden düşündürür biz okurlarına. Bu tükenmişlikte Erdi, ‘sağlıklı, sağlam’ çocuğu olan Cihan’a ‘en iyi olma’ sorumluluğu yükler. Kendisinin olmayı başaramadığı en iyi olma sorumluluğu… Anne Ferda ise bu yıkımın sessiz taşıyıcısıdır. Sürekli yorgun, sürekli eksik ve bir şeyleri yetiştirmeye çalışan bir figür... Onun tükenmişliği, evin atmosferine siner ve nefes alacak alan bırakmaz. Anne, tüm hayatını kendi bildiği yoldan zorunlu bir tercih olarak engelli çocuğuna yani Evren’e göre şekillendirince ‘sağlıklı’ çocuğuna dair sorunları yeterince göremez.
Cihan’ın, ailesinin yok olmasını dilemesi, yüzeysel değerlendirildiğinde ürkütücü bir düşünce gibi görünebilir ancak psikanalitik açıdan bakıldığında bu düşünce, ölümden çok, özgürlük arzusunun çarpıtılmış bir biçimi olarak okunmalıdır. Cihan için ‘onların yokluğu’, suçluluk duymadan var olabilmenin tek ihtimali hâline gelir. Arzu, doğrudan ifade edilemediği için ölüm isteği olarak geri döner. Bu noktada Yaşadığımız Evler’in en güçlü tarafı ortaya çıkar. Roman, bu karanlık düşünceleri ahlâkî bir yargıya bağlamaz, onları çocuğun ruhsal gerçekliğinin bir parçası olarak sunar. Bu çıplaklıkta verilmiş olan metin, okuru belki rahatsız eder ama manipüle etmez.
Kasabada Bilinçli Sessizlik ve Körlük
Yaşadığımız Evler’de kasaba yalnızca bir mekân olarak yer almaz. O, ayrıca kolektif bir bilinç biçimidir. Herkes her şeyi bilir ama kimse sözcüklere dökmez. Bu ortak körlük, suçun ya da şiddetin gizlenmesinden çok, normalleştirilmesi yoluyla işler. Affan, Muhtar, avcılar ve suskun komşular bu sessiz mutabakatın birer parçasıdır. İçinde yaşadıkları bu kasaba bireyi korumaz aksine onu suçun içine sürükleyerek sessizlikte kendine, kendi çıkarları doğrultusunda susmaya iter ve bireyi görünmez kılar. Bu da başta da değindiğimiz Hannah Arendt’in bilinçli sessizlik, yönlendirilmiş kötülük anlayışına dayanır. Bir yanlışlığın üzerine inşa edilen ve ‘normalleştirilerek’ kendine yer ve yön bulan kötücül fikirler…
Romanda kırılma noktasına gelindiğinde Cihan’ın travması yalnızca aile içi bir mesele olmaktan çıkar, toplumsal bir bağlama yerleşir. Kasaba, olayların geçtiği bir mekândan çok; sessizliğin, görmezden gelmenin ve sorumluluğu dağıtarak yok etmenin örgütlendiği bir psikolojik-siyasal düzen olarak kendine yer bulur anlatıda. Suskunluk bir eksiklik olarak algılanmaz bilakis bir uyum biçimi olarak görülür. Cenazede göz göze gelmemek, ortak sorumluluk reddinin ifadesidir. Affan gibi figürler bu düzenin merkezinde yer alır; açık baskı uygulamazlar ama anahtar hep onlardadır. Usulü, sınırı, normalin ne olduğunu belirlerler. Ayrıca romanın kasabası, dünyanın küçük bir modeli hâline gelir, kimsenin kendini doğrudan suçlu hissetmediği ama suçun sürekli büyüdüğü bir düzen... Yaşadığımız Evler, anlatı içinde bu düzene karşı çıkar ve sosyopolitik tarafı bağırma eyleminden beslemez, daha çok hatırlamakta ısrar eder. Çünkü hatırlamak, sessizliğin en büyük tehdididir.
Orman, Yasaklar, Ritüel ve Sınır İhlâli
Orman sahnesi, romanın mi/s/tik çekirdeğidir. ‘Yasak’ tabelası ya da telleri, Cihan’ın hayatında bilinçli bir sınır ihlalini temsil eder. Bu ihlal, yetişkinliğe geçişin ilkel bir ritüeli gibidir. Ancak bu inisiyasyon tamamlanmaz. Çünkü Cihan ormandan yetişkin olarak dönmez, yarım kalmış bir özne olarak gelir. Cihan’ın rüyasında beliren Bambi, masumiyetin ve korunmasızlığın simgesidir. Annesinin öldürülmesiyle erken büyümek zorunda kalan Bambi, Cihan’ın kendisiyle örtüşür. Her ikisi de çocukluklarını tamamlayamadan hayatta kalmaya zorlanır. Anne figürü de güvenli bir sığınak olmaktan çıkmıştır. Böylece doğa da ev gibi hem çekici hem tehlikeli hem de zorunluluk taşıyan bir mekâna dönüşür. Bu arada Rilke’nin Duino Ağıtları, romanın alt metninde güçlü bir yankı oluşturur. Rilke, hayvanı yaşanacaklara açık olan, insanı ise ölüm bilinciyle yaralanmış olarak değerlendirir. Cihan’ın hayvanlarla kurduğu temas, insan dünyasının yükünden kısa süreli kaçışlar sunar. Hayvanlar ne sorumluluk dayatır ne de ahlâkî borç ister. Bu nedenle Cihan için hayvan, dünyayla yaralanmamış bir varoluş biçimini temsil eder. Rilke’nin ‘hiçbir yerde evde değiliz’ duygusu, romanın başlığıyla yankılanır. Yaşadığımız Evler, aslında yaşanamayan, kişiyi kurallarla bilinmeze sürükleyen alanlar hâlini alır. Bu açıdan ormanda yapılan pikniğe bakmak bu fikri kuvvetlendirecektir. Evren’in piknikte olmaması, bu ailenin merkezindeki en büyük gerçeği yok saymaktır. Aile, toplumun gözünde eksiksiz görünmek için en büyük gerçeğinden sıyrılır ve bir vitrin oluşturur bir bakıma. Bu sahte sahne, kasabanın ortak körlüğünün aile içindeki minyatür bir yansımasıdır.
Sonuç olarak Yaşadığımız Evler, yalnızca bireysel bir çocukluk anlatısı ya da kasaba hikâyesi değildir; bastırılmış öfkenin, suskunluğun ve uyum adı altında normalleştirilen şiddetin nasıl kuşaktan kuşağa aktarıldığını gösteren çok katmanlı bir metindir. Ev, aile ve kasaba ne zaman sığınak olmaktan çıkar, hangi durumlarda sınırlandıran ve yaralayan yapılara dönüşür, bunu görmemizi sağlayan bir romandır. Ancak romanın asıl cesareti, bu tanıklığı bağırarak vermekten çok, ısrarla hatırlayarak kurmasında yatar. Çünkü bu metnin de gösterdiği gibi, sessizliğin karşısındaki en büyük tehdit, hafızadır. Hatırlamak, düzenin en sevmediği eylemdir zira hatırlanan şey, inkâr edilemez ve başkaları tarafından sizden cebren alınamaz.
YAŞADIĞIMIZ EVLER
Başar Yılmaz
Vacilando Kitap, 2026
125 s.










































Yorumlar