• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Bir kadındı/bir ülkeydi/kapanmazdı artık yarası: Yalnız

Mert Bakıcı, Zeynep Kaçar’ın yeni romanı Yalnız üzerine yazdı. “Yalnız, bireyin kaderinin ülkenin kaderine ne kadar bağlı olduğunu gözler önüne seren, kadınları sosyal/günlük hayatta görünmez kılmaya iten nedenleri irdeleyen bir roman.”


Mert Bakıcı


Yalnız, Zeynep Kaçar’ın ikinci romanıdır. Yazarın ilk romanı Kabuk, Ocak 2017’de Sel Yayıncılık’tan çıkmıştı. Kabuk, üç kuşağa yayılan kadınların hikâyesini dinamik bir dilin imkânlarıyla yansıtırken ayrıntılı gündelik hayat tasvirleri ve karakterlerin gerçekçilik bakımından güçlü psikolojik manzaralarıyla örülmüş bir yapıyı meydana getirir. Bunların yanı sıra yelpaze gibi açılıp genişleyen kurgusu ve sürprizlerle dolu bir metin olması romanı çekici kılan başka bir unsura işaret eder. Kabuk özelinde dile getirilecek olumsuz özellik, romanda bir ailenin üç kuşağını teşkil eden Sabiha, Sezin ve Füsun adlı kadınların genellikle aynı sesi aksetmeleridir; gerek üç kadının üslubu gerekse monologları, yinelemeleri kuşak farklılıklarını ortadan kaldıracak kadar benzerlik arz etmesindedir. Ancak eserdeki söz konusu benzeşim hâli; kadın karakterlerin tek sesliliği, onların aynı ‘kabuk’tan çıkmış olmalarına yönelik bir atıf biçiminde de okunabilir. Nitekim ilk iki kuşağın kadınları birbirlerine uygunluk gösteren bir deliliğin hudutları içerisindedir; onların kabuğu benliklerinin derin köklerinde aranabilecek ‘delilik’ vurgusunda gizlidir. Füsun ise annesi ve anneannesinin kaderini paylaşmamak için teyzesine âdeta bir limana sığınır gibi yaklaşmaktadır; çünkü ailesinde deli addedilmeyecek, deliliğin ailesinin bir emaresi/alameti olmadığını kanıtlayan tek isim Efsun teyzesidir.

Zeynep Kaçar, Yalnız’da yine kadın hikâyeleri anlatıyor. Şair Lale Müldür’ün Bir Kadının ve Bir Ülkenin Anıları şiiri, hem başlığı hem de son dizesi olan “bir kadındı/bir ülkeydi/kapanmazdı artık yarası” imgelemiyle romanın geniş çerçevede temel meselesine ışık tutmaya yetecek bir kimliktedir. Nitekim Yalnız’ın başat karakteri Feray’ın yaşadıkları, Türkiye’nin geçirdiği mikro evrimle tartışmasız bir bağdaşma içermektedir. Türkiye’de Siyasal İslam’ın yükselişi, artan kadın cinayetleri, katillerin kayda değer cezalar almamaları (hatta bazen ceza bile almamaları), tarikatların ülkedeki yoğun faaliyetleri ve derin yapılanmaları; kısacası Türkiye’nin son yıllarda kendisini ayrı tutamadığı kötü gündemi, romanın ana ekseninde ve oldukça ciddi bir ölçekte konumlanmaktadır. Bu bağlamda Yalnız, “Kadın cinayetleri neden politiktir?” sorusuna bir cevap niteliği taşımaktadır.


Asimetrik kurgu

Yalnız, asimetrik kurgusuyla da dikkatleri üzerinde toplamaktadır. Buna göre iki farklı seyirde ilerleyen olay örgüsü metnin sonunda birbirlerine kavuşmaktadır; sözgelimi romanın 2018 Aralık’ta işlenen bir cinayet sahnesiyle açılan kurgusu, flashback tekniğiyle 1989 yılına uzanmaktadır, sonrasında tekrar 2018 Aralık’ına dönüş yapılır ve ardı sıra yeniden 1989’a gidilir. Böylece çok katmanlı bir anlatımın teknik noktasında iki ayrı zamansal düzlemi açığa çıkmış olur. Romanın 2018 Aralık’ından 2019 Nisan’ına değin uzanan birinci zamansal düzlemi beş aylık bir süreye denk gelirken ikinci zamansal düzlem 1989 senesinden 2018’e ulaşan uzun yılları kapsayarak metnin başındaki zamanla kesişir. Bu iki zamansal düzlem, romanda nöbetleşe devam ederek okuyucuya aktarılır.


Feray’ın kişisel/karakteristik özelliklerini ele alacak olduğumuzda, gençliğinde rock star olma yolunda kendisi gibi kadın arkadaşlarıyla bir müzik grubu kurmuş; şarkılar söyleyen, eğlenmeyi seven ve toplumun genelgeçer yargılarını pek umursamayan bir görünüm taşıdığını dile getirebiliriz ancak hayat onu bahsi geçen yönlerinden çok daha uzağa; bambaşka bir yere götürerek âdeta kendisine yeni bir kimlik verecektir. Bursa’da, Tayyare Sineması’nda konser verecekleri gece, sahnede bayılan Feray’ın imdadına Veli Kaplan adlı genç bir doktor adayı yetişir. Böylelikle romanın ikinci seyir çizgisi de bu olayla ilerlemeye başlar.


Zeynep Kaçar, romanının baş karakterini yaşadığı ülkeyle özdeşleştirircesine sembolize etmiştir onun başına gelenleri. Feray’ın, eşinin zorlamalarıyla, fiziksel ve psikolojik şiddetleri vasıtasıyla geçirdiği değişim/dönüşüm Türkiye’nin yakın geçmişinden anekdotlarla okunabilecek düzeydedir; bu açıdan bakıldığında Feray’ın eşi Veli Kaplan, din kisvesi altında zorba bir anlayışa dayalı iktidarı ve ataerkil düzeni temsil etmektedir. Yatılı okulda lise öğrencisiyken arkadaşı Özden’le Beyoğlu’na gidip eğlendikleri bir geceden yıllar sonra, 2018’de İstanbul’a yeniden gelen Feray, şehrin fazlasıyla olumsuz yöndeki değişimine şahit olmanın hüznünü derinden yaşar. Anılarındaki İstiklal Caddesi’nden eser kalmamıştır; kurduğu gençlik hayallerinin yerinde yeller esiyordur. İstiklal Caddesi’nde yürürken fark ettiği gariplik, gerçeği yüzüne bir tokat gibi çarpar Feray’ın. Caddedeki insanların çoğu yabancıdır ve neredeyse herkes Arapça konuşmaktadır; müzisyenler Arapça çalıp söylemektedir. Kadınların çoğu çarşaflıdır, ağaçlar kesilmiştir. Sanki Feray’ın kişisel değişiminin oranı kadar uzaklaşmıştır cadde, şehir ve hatta ülke de geçmişlerinden.


Mazisini kaybetmiş bir hayalet gibi

“Mazisini kaybetmiş bir hayalet gibi yürüyorum caddede boydan boya. Korkunç bir yürek sıkıntısı. Gençlik hayalim İstiklal’e ne olmuş? Vitrinlerde burma kadayıflar. Tarihi hacı bilmem ne tatlıcısı yazıyor. Yalana bak. Alışveriş merkezleri her yanda. Herkesin elinde poşet. Tahta iskeleler, bitmemiş bir sürü inşaat. Üstüme üstüme geliyor kalabalık. Ne bir tiyatro afişi ne bir sinema ne bir kitapçı ne neşeleriyle neşelenebileceğim genç insanlar, hiçbiri kalmamış. Yüreğim dağlanıyor sıkıntıdan. Geçmişe ait tüm izler silinmiş. Başka bir evrende, bildiğim, sevdiğim hayalini aklıma kazıdığım caddenin zulme uğramış kötü bir kopyası burası. (...) Kırk altı yaşımda, yıllar öncesinin İstiklal’ine döneceğime dair bomboş bir inancı nasıl da büyütmüşüm içimde? Ben böyle değiştiysem, İstiklal neden tam da benim değiştiğim gibi değişmesin?” (s. 62- 63)


Sözü edilen devinimden en kötü payeyi de kadınlar almış; dini kendi çirkin emellerine alet eden tarikatların kadını sosyal yaşamda geriye atan hatta yok sayan tutumları, bu oluşuma dahil olmuş kimselerin henüz reşit olacak yaşa dahi erişmemiş kadınlarla dinî nikah kıymaları (bu kadınları kimsesiz, öksüz ve yetim kişilerden seçerler), onları ev hapsine, dayağa/işkenceye mahkum etmeleri; tüm bu yapılanlara başkaldıran, evden kaçan ve bir çocuk dünyaya getiremeyen kadınları katletmeleri eserin karanlık atmosferini yaratmıştır. Yalnız’da tarikat şeyhinin emriyle özellikle intihar süsü verilen, pencere camından aşağı itilmek suretiyle öldürülen kadınların vurgusu ve Türkiye’de geçtiğimiz yıllarda işlenmiş dehşet verici korkunç cinayetlerin maktulü/kaybı olan kadın isimlerin zikredilmesi, göz göre göre yapılan katliamlara dur denilememesine yönelik bir gönderme barındırmaktadır.


“Cennet, Defne, Esma, Şule, Münevver, Ayşe, Sümeyye, Özge, Rabia, Hale, Rukiye, Hatice, Güldünya, tanıdığım, tanımadığım, tüm kadınlar için diyorum içimden. Tüm kadınlar için. Yürüdüm bu yolu. Geldim buraya.” (s. 215)


Yalnız, bireyin kaderinin ülkenin kaderine ne kadar bağlı olduğunu gözler önüne seren, kadınları sosyal/günlük hayatta görünmez kılmaya iten nedenleri irdeleyen bir roman. Edip Cansever’in Mendilimde Kan Sesleri şiirinde yer alan “İnsan yaşadığı yere benzer” ve “Ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Ahmet Abi” dizelerinde ifade edildiği üzere romanın ana kahramanı kadın karakter Feray, Türkiye’nin geçtiği bazı süreçleri oldukça acı tecrübelerle hatırlamak mecburiyetinde kalmıştır.


YALNIZ

Zeynep Kaçar

Doğan Kitap, 2021

216 s.