Ara

Altı kıtadan insan manzaraları

Okan Okumuş


Altı kıtadan altı insan, sonu gelmeyen hayal kırıklıklarının ardından inatla yaşamaya ve umut etmeye devam! Bir ömrü dünyanın kıyısını köşesini gezmeye adamış, gezip gördüklerini kitaplar dolusu anlatmış ama en çok da insan ve dostluk biriktirmiş bir yazar Okan Okumuş. Litera Edebiyat'ın "Umut"u için ise adeta son sözü söyler gibi yazıyor: Yaşam, umut, insan!


Kuzey Amerika – Cheri

Paramparça da olsa sevdalar yine de kalmış olabilir küçücük bir mavilik gökyüzüne bir sevda kırıntısı avuç içi kadar bir umut Belki Yine Gelirim, Ahmet Telli


Sevmiyordu yaşadığı ülkeyi, çok sıkılmıştı. Bir gün tak etti canına, Oregon’dan çıktı yola ve Makedonya’da buldu kendini. Bulurdu bir iş, en olmadı İngilizce öğretmenliği yapardı. Tam Üsküp’e ısınıyordu ki arkadaşlarından İstanbul’un methini duydu ve altı ay sonra yedi tepeli kente taşınmaya karar verdi. Ben de o sıralarda tanıdım Amerikalı Cheri’yi.


Tarlabaşı ucuzdu, “Yaşarım burada,” dedi bana. Beyoğlu’nun eğlencesini seviyordu ne de olsa. Türkçeyi öğreniyordu bir yandan, ben de ona insanları şaşırtacak muzip laflar öğretiyordum. “Racona ters” diyordu mesela, “N’ aber bacanak,” diye ünlüyordu bir dükkana girdiğinde.


Fotoğraf: Okan Okumuş ©

Hayvanları çok seviyordu. Mantar enfeksiyonundan muzdarip yavru bir köpeği Tarlabaşı sokaklarından alıp hayata döndürmeyi başarmıştı. Bacanak sözcüğünün fonetiğini çok sevmişti, köpeğine de bu adı verecekti. Sertifikasını alıp özel dershanelerde İngilizce öğretmenliği yapmaya başladı.


Türk erkeklerine âşık oldu ve birkaç kez ağzı yandı. Bu arada ülkede değişen iklimi de fark ediyordu, sokakta insanların bakışları sertleşmeye başlamıştı, “Dövmelerim eskiden bu kadar tepki görmezdi,” diyordu bana. Dönmeye karar vermişti ABD’ye, Bacanak’ı geride bırakmayacaktı elbette.


Nevada Eyaleti’nde kuş uçmaz kervan geçmez bir bölgede doğayla baş başa yaşayabileceği bir çiftlik buldu kendine. İş buldukça San Francisco’ya gidebilecekti böylece. Sırt ağrıları yüzünden birkaç keçi besliyordu, Putnik’le Hoca’ya eşyalarını yükleyip Bacanak’la sıkça doğa yürüyüşlerine çıkıyordu.


Moğolistan’a gitti gideli at sevdası da iyice depreşmişti. Zaman içinde çiftliğine atlar, katırlar, kediler ve eşekler eklendi. Yerini Gobi, Zorro ve Trash ile doldurmaya çalıştıysa da Bacanak’ın ölümünü bir türlü kabullenemedi Cheri. Günlerce ağladı. “Yakışıklım” diyordu, onun yeri bir başkaydı.


Özgür ruhu incinmişti, ara sıra kendini boşlukta hissetse de toplamayı başardı kendini. Güçlü bir kadındı o. Şimdilerde atı Tonopah ve köpekleriyle Nevada çöllerinde geziyor, Carson Nehri boyunca kanyonların izini sürüyor Cheri.


Afrika – Abdullah

Umut ettikleri hiçbir şey yoktu.

Umut edememenin boşluğundaydılar. İnce Memed 2, Yaşar Kemal


Afrika’da sıradandır, şehri yalnız dolaşmaya fırsatınız olmaz. Bir satıcı ya da İngilizce konuşmak isteyen bir öğrenci gelir, bir diğeri “Ülkeye ilk gelişiniz mi, kaç gün oldu geleli?” diye sorar ve muhabbet başlar. Zaman sorunları yoktur, sizinle gideceğiniz yere kadar yürürler. Addis Ababa’nın Ermeni mahallesinde gezerken hatırımı soran ve beni gezdirmeyi teklif eden Abdullah da 24 yaşında, hayatını müzik CD’leri satarak kazanan bir gençti.

Fotoğraf: Okan Okumuş ©

Oturduk bir çay içtik Abdullah’la. Üniversitede tarım okumuş ancak ona kimse iş vermemişti, “Devlette arkan yoksa burada iş bulamazsın,” diyordu. Annesi ve babasını kaybetmişti, kardeşi şehir dışında üniversite okuyordu. Önümüzden geçen lüks arabalara söyleniyor, hükümetin yolsuzlukların içinde yüzdüğünü, o arabaların parasıyla bir okul yapılabileceğini söylüyordu. “Bak şu üzerimdekilere,” diyor, “taşrada yaşayan bir Çinliden farkım var mı?” diye soruyordu bana. Ayakkabıları, çorapları, tüm giysileri Çin malıydı Abdullah’ın. Çabucak eskidikleri için kalitelerinden hiç memnun değildi lakin parası sadece Çin malı giysilere yetiyordu. Çinlilerle ve getirdikleri yüksek teknolojiyle rekabet edemeyen yerel üreticilerin birer birer battığını anlatıyordu. Çinlilere olduğu kadar kendi hükümetlerine de öfkeliydi Abdullah.


Böyle giderse, Sudan ve Libya üzerinden İtalya’ya gitmeyi deneyecekti. “Kaybedeceğim ne var ki, bu yaşadığım şeyin adı yaşam değil,” diye yakınıyordu. Konuşurken gözlerinden ateş çıkıyordu Abdullah’ın, kafasına koyduğunu yapacak gibiydi.


Avustralya (Papua Yeni Gine) – Johannes


Zamanların en iyisiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı,

hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu. İki Şehrin Hikayesi, Charles Dickens

53 yaşındaki bu şen şakrak adam şehirleri pek sevmiyordu, hayatında hiç ayakkabı giymek zorunda kalmamıştı. Buluştuğumuz Wewak şehrinin merkezinde de yalınayak dolaşacaktı. Sepik Nehri’ne minibüsle giderken yoldaki bir açık hava pazarında durup “buai” aldı. Betel biberiydi bu, şoför dahil tüm yolcular ağızlarında yaprakları sönmüş kireç tozuyla karıştırıp çiğniyordu. Kıpkırmızı karışımı camdan tükürebilmek için arada yavaşlıyordu şoför. “Can sıkıntısından çiğniyoruz,” diyordu Johannes, tarlada çalışırken enerji veriyor, karanlık çöktüğünde muhabbetleri artırıyordu bu uyarıcı bitki.


Fotoğraf: Okan Okumuş ©

Uzun yıllar Ambunti Pansiyonu’nda aşçılık yapmıştı Johannes. Sonra bir gün ayağında bir şişlik hissetti. Ayağı davul gibi olmuştu. İki yıl boyunca yatağından çıkamadı, işini kaybetti ama bu sürede direngenliği bilenmiş, aklına harika fikirler gelmişti. Bundan sonra rehberlik yapacaktı! İyileşir iyileşmez başkente gitti -tabii yine ayakkabısız- ve rehber sertifikasını edindi. Peki ismini nasıl duyuracaktı şimdi?


Neyse ki vaktiyle babası Papua’da çalışmış bir Alman delikanlı ona yardım edecekti. Beraber Hunstein Yağmur Ormanları’nda, Wagu Lagünü’nde, Sepik köylerinde gezdiler ve öykülerini seyahat forumlarında paylaştılar. Ben de o sayfalardan görüp ulaştım Johannes’e.


Kuzeni Dominik kanoyu kullanıyor, 32 yaşındaki zımba Nelson da yardımcılığını yapıyordu. Orta Sepik’i avucunun içi gibi biliyordu Johannes, Yukarı Sepik köylerini de benim gibi müşterileriyle bir bir keşfediyordu. Bana hayatımın en maceralı, en güzel yolculuğun da eşlik etmişti. Benim mutluluğumu gördükçe onun da yüzünde güller açıyordu. “Artık önüm açık,” diyordu Johannes, “bizi kimse tutamaz”.


Asya – Wind ve Leaf

Umut mu?

Umut her zaman var.

Umutsuzluk diye bir şey yok. Gülünün Solduğu Akşam, Erdal Öz

Couchsurfing misafir ağırlama organizasyonu aracılığıyla ulaşmıştım onlara, beni Georgetown’daki evlerinde misafir edeceklerdi. Wind ve Leaf şehrin güneyinde, adayı Malezya anakarasına bağlayan devasa Penang Köprüsü yakınlarında oturuyordu. Asırlar önce Güney Çin’den gelerek adaya yerleşen, denizaşırı göçmenlerin torunlarıydı onlar. Adlarına Peranakan ya da Baba-Nyonya denen bu halklar kayıklarla göçmüş, Malay, Tay ve Endonezyalılarla evlenip melez bir etnik grup oluşturmuşlardı.


Fotoğraf: Okan Okumuş ©

Yerel halkın büyük çoğunluğu gibi onlar da Malayca, İngilizce ve atalarının ana dili Hokkien’in ilginç bir karışımı olan karma bir dil konuşuyordu. Şakayla karışık “Manglish” diye anılan bu dile yerel Penang dillerinden sözcükler de karışmıştı. Wind’in asıl ismi Tan Chun Feng, Leaf’inki Yeap Lee Hua’ydı, çevrelerindeki insanlar Çince adlarını söylemekte zorlandığı için kendilerine İngilizce isimler seçmişlerdi. Neden bu isimleri benimsediklerini anlamakta zorlanırsanız muson rüzgarlarının Güney Çin’den Malezya’nın bir adasına taşıdığı yaprakları düşünün.


Ailelerinden yardım almayı reddettiler. Elbette kendi ayaklarının üzerinde durabilirlerdi. Evde reçel yapıp pazarlarda satıyor Leaf. Wind de bir iş buldu sonunda, evden çalışıyor, nadiren adayı terk ediyor. Yeterince para biriktirdiklerinde evlenecekler, belki kendi evlerini bile alabilecekler.

Güney Amerika – Eliakim

Sanki her şeye rağmen avunacağı bir şeyler vardı,

sanki ağıtının çevresini ıslah olmaz bir umut sarıp sarmalamıştı. Deniz Feneri, Virginia Woolf


Eliakim’e yıllar önce yine bir misafir ağırlama organizasyonu aracılığıyla ulaşmıştım. Annesi ve kendisinden 7 yaş küçük erkek kardeşiyle beraber yaşıyordu o zamanlar, babası ne yazık ki bir yıl önce vefat etmişti. Rio eyaletinin en büyük ikinci şehri Niteroi’de çok katlı bir apartmanın iki oda bir salon dairelerinden birinde mütevazı bir hayat sürüyorlardı.


Eliakim Brezilya’da düzenlenen dünya kupasında benimle birlikte arkadaşlarımı da evinde ağırladı. Londra’da buluştuk, gezdik, ardından bir kez daha Rio Karnavalı’nda bir araya geldik. Derken ben Londra’dayken, Eliakim İstanbul’da kızkardeşim ve eşinin misafiri oldu. Eliakim’le öyle güzel bir bağ öyle sıcak bir yakınlık kurduk ki artık kardeşim diyoruz birbirimize.


Fotoğraf: Okan Okumuş ©

Avukatlığını Portekiz’de sürdürmek istiyordu Eliakim, tam oturum almak üzereyken annesinin hastanede olduğu haberi geldi. Apar topar Rio’ya döndü. 2019’un Ekim’inde annesinin vefatını yakınlarına şöyle duyurdu; “ Hayatı, ailesi ve arkadaşlarına tutkuyla bağlıydı annem. Bir güneşti, etrafına ışık ve sıcaklık yayar, gittiği her yere o yüksek enerjisini taşırdı.” Tanık olmuştum, Rio’da hastalandığımda annem gibi bakmıştı bana, yüzü hep gülerdi. Ne neşeli, ne sevecen kadındı.


Eliakim depresyona girdi ve bir süre toparlanamadı. Lizbon’a dönmediği için Portekiz oturum hakkını ve işini de kaybetti. Birkaç ay önce askeriyede bir yolsuzluk davasını kazanıp yaşam mücadelesine geri döndü. Şimdilerde Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’ni destekliyor ve sabırla çevresindeki Bolsonaro fanatikleriyle konuşmaya, onları şu meşhur komplo teorilerinden vazgeçirmeye uğraşıyor. Bolsonaro’nun desteklediği adayların yerel seçimlerde hezimete uğraması onu ümitlendirmiş, “F aşizm daha fazla yayılamayacak, gelecek bizim,” diyor.


Avrupa – Eva

“Hâla umut var.”

“Umut!”

“Evet. Çok umut var – tüm bu yıkıma karşın!” Dünyalar Savaşı, H. G. Wells

2012 yılında, Couchsurfing olgusunu konu eden “Global Home” isimli bir belgesel çekti Eva. Mali, San Francisco, Tokyo, Filistin ve Kapadokya’da Couchsurfing üyelerine konuk olarak bu organizasyonun küreselleşme üzerindeki etkisini vurgulamaya çalıştı. Filmde, dijital çağda insanların artık giderek eve kapanması ve birbirlerinden giderek uzaklaşması gibi sorunların yanı sıra, Couchsurfing’in bu gidişata dur diyecek, farklı kültürlerden insanları kaynaştıracak etkenlerden biri olmasının üzerinde duruluyordu.


Eva önce Mali’de bir Tuareg ailesinin evine konuk oluyordu, onu bağırlarına basmış, kısa bir süre zarfında ailenin bir ferdi olarak kabul etmişlerdi. Filmin bir sahnesinde, Mali li Couchsurfing üyesi Matamal’in ağzından şu sözler dökülüyordu; “Bizim çöl çadırlarımızın kapısı yoktur. Böylelikle çadırımıza daha fazla insan gelebilir, daha fazla konuk ağırlayabiliriz.”


Alman yönetmen Eva Stotz, basına verdiği bir röportajda, zengin B atılı toplumlarda yetişmiş birisi olarak karşılık beklemeden yapılan iyiliklerin onu başta şaşırttığını söylüyordu. “Bir yabancının evinin kapılarını koşulsuz ardına kadar açması insanda derin bir minnettarlık yaratıyor. Tuhaftır ki, Couchsurfing kavramıyla henüz tanıştığım İstanbul’daki ilk deneyimimde bile, bu ‘tanımadığım birine misafir olma’ durumu bana hayattaki en doğal şey gibi geldi.”

Bu röportajda sözü edilen “evinin kapılarını açan yabancı” bendim. Yani Eva’nın ilk Couchsurfing deneyimini yaşadığı yer, benim evimdi. Ne hoş bir hikâye değil mi? İstanbul’daki evimde bir sinema öğrencisini evimde ağırlıyorum, bu öğrenci daha sonra başarılı bir yönetmen oluyor ve yıllar sonra Couchsurfing üzerine bir film çekiyor. Hayat güzel tesadüflerle dolu!


Eva’yla fırsat buldukça halen haberleşir, görüşürüz. Bugünlerde tatlı bir telaşı var kendisinin. Bir kızı oldu, ismi de pek hoş, Lava. Kızının geleceği üzerine kaygılanmaya başlayınca partneri Olav’la yeni bir karar almışlar. Pek heyecanlılar bu aralar, yakında Berlin’i terk edip arkadaşlarıyla bir permakültür komünü kuracaklar. İsteyen evde ya da karavanda kalacak, isteyen çadırda, isteyen ağaç evinde. Çocuklar otoriter eğitim düzeninden sıyrılıp doğanın içinde büyüyecek, yetişkinler ekolojik tarım pratiklerini öğrenerek ekosistemin dirençli ve zenginleştirici bireyleri olacaklar. Bir yandan herkes deneyimlerini birbirine aktaracak, sanat ve yaratıcılık atölyeleri açılacak, insanlar doğayla iç içe, kent koşuşturmacasından uzak bir yaşam sürecek.


Belki bir gün biz de Eva’ya katılırız. Arkadaşlarımın düşleri benim de düşüm oluyor bazen, birbirimizden ilham alıyoruz sıkça.


Dünyadan ümidi kesip karamsar olduğum zamanlarda "Hayır, umut yok benim içimde, gök değilim ben!” diye haykıracak oluyorum*. Derken Kemal Tahir’in Esir Şehrin İnsanları’ndaki cümleleri aklıma geliyor, sakinleşiyor, tazeleniyorum: “İyi ama dünyada bu kadar taze umut varken... Umut bu kadar bolken... Umut doğup yeni umutlar doğurarak durmadan artarken bize umutsuzluk nereden geliyor?".


Ahmed Arif’le bağlayacağım sözümü. “Umut ile, sevda ile, düş ile.”


* Adonis’in Kudüs Konçertosu’ndan.

kulturagif.gif

1/1

1/2

Mail listemize kaydolmak için:

  • White Facebook Icon

reklam, sponsorluk ve işbirliği için bize ulaşın