• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Asimov hayranlarına müjde: Robot serisi yeniden tamamlanıyor

Aynur Kulak, İthaki Yayınları Yayın Yönetmeni Alican Saygı Ortanca ile İthaki Yayınları'nın 2000. kitabı vesilesi ile konuştu. “Robot Serisi evine döndüğü için büyük bir karşılama yapmaya karar verdik ve 2000. kitap olarak serinin ilk kitabı Çelik Mağaralar’ı seçtik.”



Dünya Edebiyatı’nın önemli yazarlarından Isaac Asimov’u ve kitabı Çelik Mağaralar’ı önemli detayları ile konuştuk elbet fakat İthaki Yayınları’nın yayın evrenimizde kapsadığı alanı düşünürsek sadece bununla kalamazdık. 2000. Kitabın heyecan verici vesilesi ile; 1997 yılında kurularak 24 yıldır kitap yayımlamak suretiyle dünya edebiyatının bilimkurgu, fantezi kurgu, polisiye, korku, karanlık kitaplar türünde serilerini çok değerli kitaplarını kazandırarak köklü bir okuyucu kitlesine sahip olan İthaki Yayınları’nı, hayal edilenleri, gerçekleşenleri ve sıradaki projelerini de konuşma fırsatı bulduk. Bizlere kitaplar vasıtası ile bambaşka evrenler sunarak hayallerimizi ve gerçekliklerimizi besleyen ekibin tamamına okuyucular olarak ne kadar teşekkür etsek az.


İthaki Yayınları’nın yayın kademelerinde editörlükten yayın yönetmenliğine birçok alanda görev almış Alican Saygı Ortanca ile işte bu heyecanla gerçekleştirdiğim söyleşi için buyurun lütfen.


İthaki Yayınları 2000. Kitap olarak Isaac Asimov’un Robot Serisi’nin ilk kitabı Çelik Mağaralar ile okuyucuyu selamladı. Tabii ki Isaac Asimov dünya edebiyatı içerisinde, öncelikle bilimkurgu edebiyatı adına, çok önemli bir yazar fakat, ilk soru olarak bilimkurgu evreni içerisinden yazan onca yazar ve eser arasında neden Asimov’un Çelik Mağaralar kitabı tercih edildi diye sorarak başlamak istiyorum.

Bunun birden fazla sebebi var aslında. Asimov artık İthaki ile özdeşleşmiş bir yazar. Yaklaşık on beş yıldır Asimov’un en önemli serisi Vakıf’ı okurlar İthaki’den okuyor. Son birkaç sene içerisinde bu kitapları yeni edisyonları ile birlikte yayımladık. Vakıf’ın yanı sıra İmparatorluk üçlemesi de yine bu süreçte okurlarla buluştu. Asimov’un evreninin sacayağını oluşturan ve yazarın kariyerinin alameti farikalarından olan Robot Serisi kalmıştı sadece geriye. Robot’un Türkiye’de uzun zamandır talihsiz bir geçmişi var. 80’li yıllara kadar farklı yayıncılar tarafından pek çok kez baskı gören bu kitaplar o tarihten beri yeni baskılardan mahrum kaldı. Bunun pek çok nedeni var tabii ki. Bir dönemde okurların ilgi göstermemesi, sonrasında telifi elinde tutan yayıncının kitapları yayımlamaması, daha sonrasında ise Asimov’un yurtdışındaki telif haklarında tüm dünya dillerindeki baskıları engelleyecek kadar önemli bir mahkeme süreci yaşanması. Ancak bu aksaklıklar nihayet pandemi sürecinde çözüldü. Hem bu kadar sevilen hem de bu kadar beklenen bir seriyi biz de hakkıyla yayımlamak, tabiri caizse Robot Serisi evine döndüğü için büyük bir karşılama yapmaya karar verdik ve 2000. kitap olarak serinin ilk kitabı Çelik Mağaralar’ı seçtik.



Asimov yazmaya başladığı ilk yıllarda aslında edebiyatta tür kıstasının içine girmeksizin yazmak isteyen genç bir yazar olarak yola çıkıyor. Fakat edebiyatta bilimkurgu türü adına önemli külliyatlar yaratmış bir yazar olarak edebiyat dünyasına damgasını vuruyor. Bilimkurgu edebiyatını, bu türün edebiyata katkısını ve çağdaş edebiyata katkılarını Asimov külliyatları –vakıf serisi ve robot serisi- üzerinden konuşmak isterim sizinle çünkü etkileri geniş çerçeve içerisinde çok önemli.

Yola böyle çıkıp daha 20’li yaşlarının başında Vakıf’a imza atması manidar değil mi? Altın Çağ bilimkurgusu yazarlarının genelinde böyle bir refleks var açıkçası. Asimov ve diğer önde gelen yazarlar iyi eserler ortaya koyabileceklerini biliyorlar. Bilimsel gelişmelerin hızlandığı ve enformasyon teknolojilerinin temellerini atıldığı bu dönemde aslen bilim insanı olan bu kişilerin ister istemez bilimkurguya yönelmesi de kaçınılmaz sanki. Ama bunların nasıl gerçekleştiğini anlamak için öncelikle dönemi ve konjonktürü tanımak lazım. Bilimkurgu, fantastik ve korku edebiyatının özellikle Amerika’da, o dönemde çok büyük kitlelere ulaşmasının yegâne sebebi dergicilik. Asimov da, dönemin önde gelen diğer yazarları Heinlein ve Clarke da doğrudan kitap yazarak değil, dergilere öyküler veya tefrika edilecek romanlar yazarak kendilerine yer buluyor. Ama bu Asimov’un jenerasyonuyla başlayan bir şey değil, Asimov da bu dergileri veya o dönemki muadili olan pulp dergileri, okuyarak büyüyor. Okurun böyle bir alışkanlığı, bu alışkanlığa dayalı olarak da yıllardır hayatını sürdürmeye devam eden de bir sektör var kısacası. Asimov, Astounding Science Fiction dergisinde çağının en önemli editörlerinden John W. Campbell ile çalışmaya başladıktan sonra yazdığı öyküler ve öykülerin işlevselliği üzerine düşünüp üretmeye devam ediyor. 1938-1957 tarihleri arasında da onlarca öykü, sonradan kitaplaştırılacak pek çok tefrika yazıyor. Robot Serisi’nin ikinci kitabı Çıplak Güneş’ten sonra bilimkurgu yazarlığını bir kenara koyup daha ziyade bilim yazarı olarak kariyerine devam ediyor. Bu çok enteresan bir karar aslında, zira o tarih itibariyle üç Vakıf, üç İmparatorluk ve iki de Robot romanı yayımlayıp çok büyük şöhrete ve itibara kavuşmuş durumda. Bununla birlikte Asimov ve diğer yazarlar sayesinde türe olan ilgi de hiç olmadığı kadar artmış. Yine de farklı bir kariyer yolu çiziyor kendisine. Arada bu evrene ait olmayan ve en önemlisi ’72 tarihli İşte Tanrılar olan birkaç kitap yazıyor ama yeni Vakıf ve Robot romanlarına dair okur beklentisi peşini hiç ama hiç bırakmıyor. Tabii sadece okurdan değil, sözleşmeli olduğu yayıncıdan da gelen tatlı sert bir baskı mevcut. Asimov da artık olgunluk döneminde, ömrünün son on senesinde, 1982 yılı itibariyle bu evrenine geri dönüp iki Robot romanı, biri ölümünden sonra yayımlanacak dört de Vakıf romanı yazarak artık değişen ve bambaşka noktaya gelen bir çağda hâlâ söyleyecek sözü olduğunu kanıtlarcasına çok ama çok önemli bir miras bırakıyor arkasında.


Bilimkurgu dünyası adına her gün birkaç tane robot içerikli haber dinlediğimizi ve pandemi dönemiyle birlikte bir distopik romandan daha gerçek distopyalar yaşadığımızı düşünerek Çelik Mağaralar romanının konusuna değinmek istiyorum biraz. Üç milenyum yıl sonrasında gelecekte, artık yapay zekanın yaşamı kuşattığı bir dünyada dedektiflik yapan Elijah Baley robotları da onlarla dostluk kuran uzaycıları da sevmiyor. Elijah Baley karakterinin yansıttığı üzere asla yıldızımızın barışmayacağı robotlarla bir gün gerçekten yaşamaya başlarsak ne olur? Korkmamız gereken, mesafeli durmamız gereken, önlemler almamız gerekenler robotlar mı yoksa onları yaratacak olan zihinler mi?

İnsan kendini evrenin merkezinde gören ve bulunduğumuz nokta itibariyle bu konuda pek de haksız olmayan bir canlı türü. Kendisi kadar zeki bir canlı türüyle karşılaştığında bu toplu bilinçte bir yarılma olacağı şüphesiz, ancak o âna kadar böyle düşünmek güven veren, hatta rahatlatan bir durum. Robotlardan korkmak aslında insanlığın çağımızdaki en büyük fantezilerinden biri. Sadece bir hayal gücü ürünü olarak değil, insanın çağlar boyunca tanrıyı oynamayı sevmesi ama bunun getireceği sonuçlardan da kendini alamaması olarak görebiliriz insan-robot ilişkisini. Sorunuza gelecek olursam, robotların bilinç kazanıp insanlığa karşı ayaklanacağına dair bir beklentim yok. Bilimkurgu romanlarında ve filmlerinde görüp artık benimsediğimiz bu durumları bir noktada alegori olarak düşünmek gerekiyor. Bilimkurgunun derdinin geleceği tahmin etmek değil, bugünün gerçeklerini göstermek olduğu varsayımından yola çıkarak bu duruma farklı bir okuma getirebiliriz. Örneğin Bradbury’nin sık sık yaptığı gibi teknolojik gelişmelerin insanı insan yapan özelliklerden uzaklaştırdığına dair bir uyarı olarak düşünebiliriz “makinelerin” isyanını. Ya da R.U.R.’daki gibi ezilen, emeği sömürülen işçilerin bir noktada ayaklanıp onlara eziyet eden anamal sahiplerinden haklarını alacağının alegorisi olarak da görebiliriz. Ya da Asimov’un Robot romanlarında başlarda Baley’nin pek de “kanının ısınmadığı” robot Daneel Olivaw’la jenerasyonları ve gezegenleri aşan bir arkadaşlık ilişkisi kurmasını da kendi karamsarlığımızla yüzleşme ve bununla baş etme çabası olarak görebiliriz. Haliyle ekstra önlem almamız gereken bir mevzu olduğunu düşünmüyorum ama insanlığın kendini şu veya bu şekilde yok oluşa sürükleyeceğine dair karamsar inancım tam.



Distopik evren, ütopik evrene karşı nasıl bu derece baskın hale geldi? Hatta ütopik evren neredeyse yok oldu desem, yorumunuz ne olur? Aslında ütopya sözcüğünün anlamı “yok olmayan; mükemmel olan”. Bir anti-tez olarak yaratılmış distopyaların varlığına temel oluşturur ütopik dünya fakat Dune’u okurken; Vakıf Serisi’ni okurken daha mükemmeli yaratılmış, dahası da yaratılacak diyorum heyecanlanarak. Distopya sadece kendisini egale eden bir sınırsızlık meselesi, bunu her yeni kitapta, filmde görüyoruz artık desem, ne dersiniz? Distopik dünyanın sizi gerçekten heyecanlandıran tarafları neler?

Ben distopyanın, ütopyanın zıddı değil, sadece henüz anlatılmamış devam hikâyesi olduğunu düşünüyorum. Bunu şöyle de yorumlayabiliriz, nihai sonuç ütopya değil distopyadır. Ya da ütopyanın ta kendisi bir distopyadır de diyebiliriz; çünkü ütopyanın tektipleştirici, çatışmasız ideolojisi aslında insanlık için, insanlığın gelişimi için en büyük tehlike olacaktır. İnsanlığı gelişmeye zorlayan şey değişim ve çatışmadır. Bunların yoksunluğu, son yüz elli yılda muazzam gelişmeler kaydeden insanlığın yerinde sayması, üzerine koymaması, dolaylı olarak da geri gitmesi demektir.


Wells’in Zaman Makinesi’ndeki zaman yolculuklarından birinin ütopya-distopya çatışmasını kusursuz anlattığını düşünüyorum. Zaman yolcusu geleceğe gider, narin, kırılgan, hiç çalışmayan, âdeta kutsi Eloi ırkıyla karşılaşır. Ama bu kadar zevkusefa içinde yaşayıp hiç üretmeden hayatta kalan bir ırk, zaman yolcusunun mantığını zorlar. Tüm bu yiyecekler ve giyecekler nereden gelmektedir? İşte o noktada yerin altında yaşayan, gün yüzü görmeden çalışan ve Eloi ırkından birkaçını yiyerek beslenen Morlock ırkı ortaya çıkar. Eloi’nin tam aksine ilkel birer yaratıktır bunlar. Ama yerin üstündeki tüm güzelliklerin ve gereksinimlerin ortaya çıkmasının sebebi de onlardır.


Başta söylediğim gibi, sadece Eloi’leri görürsek bir ütopya içinde olduğumuzu düşünebilirdik ama Morlock’larla tanışınca bunun bir distopya olduğunun farkına vardık. Günün sonunda ütopya tek başına yetmez, yetemez. Clarke’ın Çocukluğun Sonu’nda dediği gibi “Hiçbir ütopya toplumun bütün bireylerine sonsuza dek tatmin sağlayamaz.” Buna gönülden inanıyorum, en nihayetinde insan merak eden, araştıran, öğrenen ve üreten bir canlı ve istediği her şey önüne sunulduğunda bir noktadan sonra bunlarla yetinmekten de vazgeçecek. O kitapta yine şöyle diyordu Clarke, “Nihayet Ütopyaya kavuşmuşlardı; fakat tüm Ütopyaların baş düşmanı olan can sıkıntısının pençesine düşmemişlerdi henüz.” Evet, ütopyanın belki de en önemli yan etkisi bu olsa gerek: Can sıkıntısı. Distopyanın ütopyaya karşı verdiği ve şüphesiz her cephede kazandığı savaşın en kilit noktası da bu. Eğer ki insanlar mutluluktan da şikâyet etmeye başlarsa, o kusursuz nizam hayal edildiği gibi çalışmıyor demektir. Peki bu nizam o kadar kusursuz ilerlemediğinde buna ütopya demek ne kadar mümkün olur? Distopyanın en ilgi çekici noktası da bence burada zaten, gerçeğe yakın oluşu. Bir hayali değil, neticede kırılacak bir hayali, ama sonrasında bu durumu atlatmaya sebep olacak umudu da içinde barındırması.



İthaki Yayınları bünyesinde kurgu kitaplarda, editörlüğünüzden yayın yönetmenliğinize kadarki geçen sürede kaç kitap oldu Alican Bey? Aslında işin rakamsal boyutu elbette önemli değil; sizin bulunduğunuz dönem içerisinde önemli bir korku arşivi, bilimkurgu arşivi, fantastik edebiyat arşivi, karanlık kitaplar arşivinin oluşmuş olması. Yazarları, romanları, konularını, türlerini seçerken sizi cezbeden, yayınladığınız kitapları seçmenizi sağlayan sebepler neler oluyor?

Bu tohumdan fidana diyebileceğimiz süreçte sanıyorum ki 1200 kadar kitabın hazırlanıp yayımlanmasına şahit oldum. Tabii ki benim elimin değdiği kitap sayısı bununla ölçülemeyecek kadar az. 2000 kitaplık bir yayın hayatının ne kadarı gözlerimin önünde gerçekleşti, ona dair bir çerçeve çizmek adına veriyorum bu sayıyı.

Kitap seçme konusunda ise aslında ilkel bir içgüdüyle hareket ediyorum. Okuduğumda keyif aldığım kitaplara yöneliyorum. Ama tabii ki bunca kitap sadece öznel sevgiyle seçilemez. İthaki’de çalışmış ve çalışan pek çok editörün attığı çentiğin oluşturduğu o kolektif bilince, kısacası yayınevinin kendi yayın çizgisine uydurmaya çalışıyorum tercihlerimi.


İthaki’nin yayımladığı kitaplarla ilgili değişen en kritik şey ise İthaki’nin kendisi değil, değişen trendlerin ta kendisi. Yıllarca belli bir azınlık tarafından okunan, altkültür olan bilimkurgu, fantastik ve korku türleri artık dizi, film ve oyunlarında da etkisiyle popüler kültürün koskocaman bir parçası. Haliyle İthaki popüler kültürle hemhal olan, ilgi duyan herkesin radarına giren bir yayınevine dönüştü. Burada editörler olarak bizim üzerimize düşen trendin değişmesiyle birlikte kaçınılmaz olarak gözden kaybolacak kitaplardan ziyade, popüler olan ne olursa olsun okunmaya devam edecek kitapları bulabilmek. Kaçınılmaz olarak bu popülaritenin ortasında olmanın bazı gereklilikleri mevcut. Gereklilikleri yerine getirmek konusunda yayınevi olarak çok şanslı olduğumuzu düşünüyorum zira hem kendi işini, hem sektörü hem de dünyayı takip eden bir editoryal kadromuz var. Takip işini bu kadar adanmış bir kadroyla da yapınca hem bizi –ve umuyorum ki– hem de okuru tatmin eden seçimler yapabiliyoruz.


Tabii böyle bir ekiple çalışmamızın temel sebebi bunu talep eden, seçtiğimiz kitapları okumaya devam etmek isteyen okur kitlesi, İthaki özelinde konuşacak olursak bir hayran kitlesi olması. Buradaki asıl derdimiz iyi ve okunmaya değer olduğunu düşündüğümüz, yayımlamak istediğimiz eserlerin bu niteliklere sahip olduğunu okurlarımıza nasıl anlatacağımızı bulabilmek, bu kitaplara dair heyecanımızı onlarla paylaşabilmek. Seçimlerde insan faktörünü, bu ekibin oluşturduğu hissiyatı ve fikriyatı yansıtmadıktan sonra yurtdışındaki çoksatanlar listelerine bakarak yayıncılık yapmak fikren kolay. Ama o listelere göre seçilen kitapların kesin bir karşılığı olsa herkes buna göre yayıncılık yapardı. Bu işin de güzelliği orada zaten. Belli bir matematiğinin olmayışı.



Masanızın üstünde neler var; hangi yeni dosyalar üzerinde çalışıyorsunuz şu sıralar? Son soru olarak çok merak ettiğim bir şeyi de sorarak kapatmak isterim: Çok isteyip de yapamadığınız veya hayal edip de henüz gerçekleştiremediğiniz bir çalışmanız oldu mu hiç? Şu yazarın şu kitabını, şu seriyi bir gün mutlaka diyerek hayal ettiğiniz bir proje var mı kafanızda? Ya da belki de gerçekleştirmişsinizdir.

Şu an yeni bir polisiye dizi üzerinde çalışıyoruz, adı İthaki Gölge olacak. Burada noir, hard boiled dedektif romanlarıyla birlikte türün klasikleri de bir araya gelecek. Eli kulağında diyelim. İthaki Modern’in 50. kitabı, Karanlık Kitaplık’ın 50. kitabı ve Bilimkurgu Klasikleri’nin 75. kitabı güzel bir tesadüfle, kısa aralıklarla yayımlanacak şekilde hazırlanıyorlar. Japon Klasikleri dizimiz de yelkenini rüzgârla doldurmuş vaziyette, hızla ilerliyor.

Hayalini kurup gerçekleştiremediğim çok ama çok proje var. Bunların bazıları başka yayınevlerince hayata geçirildi, bazılarına ise sıra gelmedi. Umarım gelecekte gerçekleştirme şansımız olur. Hayalini çok kurup gerçekleştirilmesine vesile olduğum proje sayısı da az sayılmaz. Halihazırda devam eden ve kendi seçkimizle oluşturduğumuz –başta Bilimkurgu Klasikleri olmak üzere– diziler en önemlileri. Tekil projeler olarak düşününce de Dune, Sandman, Watchmen, Swamp Thing, Kültür, Yeni Güneş Kitabı’nın yanı sıra birbirinden bağımsız görünse de aynı düşünce sürecinin ürünü olan Ben, Kirke, İskandinav Mitolojisi, Kızların Suskunluğu, Cadının Yüreği gibi mitolojiden mülhem yeniden anlatımları sayabilirim.