• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Ters yüz edilen bir Vahşi Batı

İlke Kamar, Tea Obrecht'in dokuz yıl aradan sonra gelen romanı Bozkır üzerine yazdı: "Bozkır bir western romanı özellikleri taşısa da gücünü görkemli ve fedakâr kovboylardan almıyor, çok da bilinmeyen gerçekler üzerine Vahşi Batı’nın tarihini yeniden ele alıyor."


Amerikan toplumu için ‘batı’ imgesi uygarlığın coğrafi sınırlarını işaret ettiği gibi, refahın, özgürlüğün ve umudun ta kendisi oldu hep. Bu dünya insanların "en mutlu olacağı" coğrafyadır adeta. Bu yüzden tarih boyunca yaşananlar bir tarafa bırakılıp -kıtada yaşanan katliamlar bile- "Vahşi Batı’nın uygarlaştırılması" şeklinde ele alınıp idealize edildi. 19. Yüzyıl ortalarından sonra görmeye başladığımız western romanlarının Amerika’da bu denli popüler olması Vahşi Batı’da yaşananların efsaneleştirilmesinden kaynaklandı. 1970’li yıllarda, Amerikan modern mitlerini western filmleri üzerinden değerlendirilmesi akademinin önemli çalışma alanlarından biri oldu. Onlardan biri de Will Wright’tı. Western filmlerini yapısalcı bir yaklaşımla ele alarak filmlerdeki temel mitin bir ulus inşası ve Vahşi Batı’nın fethi olduğunu savladı. Tüm kodlar vahşi doğada "uygar bir ulus" yaratma çabasına hizmet etti. Bunu yaparken de haydutlarla, Kızılderililerle mücadele eden kahraman kovboylara fazlasıyla ihtiyaç duydu. İşte Téa Obreht dokuz yıl aradan sonra gelen romanı Bozkır’da, Amerika’nın sürekli anlattığı ‘masala’ farklı, yeni bir bakış getiriyor. Bozkır bir western romanı özellikleri taşısa da gücünü görkemli ve fedakâr kovboylardan almıyor. Aksine sıradan insanların, sıradan hikâyelerine odaklanıyor. Ve belki de en önemlisi çok da bilinmeyen gerçekler üzerine Vahşi Batı’nın tarihini yeniden ele alıyor. Klişe mitlerini yıkıyor ve tüm geçmişi zihninde yeniden yaratıyor.



Bağımsız ilerleyen iki hikâye

Téa Obreht, Bozkır’da ABD sınırları içinde farklı zaman ve mekânlarda ilerleyen iki hikâye anlatıyor bize. Birbirinden bağımsız ilerleyen bu iki hikâye 1993 yılında kesişiyor etkileyici bir finale taşıyor okuyucuyu. Her iki hikâyede de yaşamak için sürdürülen çok zor bir mücadele söz konusu. Aynı zamanda bir yere ait olmak için verilen olağanüstü çaba ve yaşanan hayal kırıklıklarını görüyoruz.

İlk hikâyenin ana karakteri ve anlatıcısı Lurie Mattie Balkanlardan gelen bir göçmen. Geçmişinde mezar soygunculuğu yapan Mattie, iki arkadaşıyla birlikte bir çete kuruyor ve birçok kanunsuz işe bulaşıyor. Ama karıştıkları bir soygunda hem arkadaşlarını kaybediyor hem de tüm hayatını değiştiren bir cinayetin aranan ismi oluyor. Bu olayı araştıran Şerif Berger’in cinayeti çözme kararlılığı Mattie’nin kaçmaya karar vermesi ile sonuçlansa da hayatın tesadüfleri Mattie’yi ABD’de yeni kurulan "Deve Taburu’na" katılmasına ve yavru deve Burke ile tanışmasına yol açıyor. Bozkır’da geçen Deve Taburu tarihi gerçekliğe dayanan bir hikâye.


ABD-Meksika savaşından sonra uzun süre susuzluğa dayanmalarından dolayı ABD ordusu develerden oluşan bir tabur kurmak istemiş ve Osmanlı’nın kapısını çalmış. Sultan Abdülmecit’in hediye ettiği iki devenin yanı sıra kırk deve İzmir’den ABD’ye yola çıkmış. Hacı Ali ise o develerin çobanıymış. Dilini, kültürünü hiç bilmediği topraklardan bir daha geri dönmemiş. Hacı Ali ya da Amerikalıların söyleyişiyle Hi Jolly, Téa Obreht’in kahramanlarından biri oluyor. Bozkır’da birçok fantastik hikâye yer alsa da Deve Taburu onlardan biri değil. Yazarın, gerçek ama çok az bilinen tarihi olayı Bozkır’ın içine ustalıkla yerleştirdiğini gözlemliyoruz. Mattie ve Hi Jolly’nin uzun bir süre devam eden yolculukları uzun süre devam ediyor. Böylece Lurie Mattie, çocukluğundan beri ona musallat olan hayaletler dışında yeni arkadaşlar da ediniyor. Obreht bize bir taraftan fantastik hikâyeler anlatıyor ama diğer taraftan tarihsel gerçeklere dayanan, sıradan insanı merkeze alan, "köpüğü alınmış" gerçek bir Vahşi Batı tablosu çiziyor.


Tehlike ve sıkıntıyla dolu lanetli çöl…

Bozkır’da Lurie’nin hikâyesi geniş bir coğrafyada ve yıllara yayılan bir süreçte anlatılsa da diğer hikâye ise Arizona’nın küçük bir kasabası Amargo’da bir günde yaşanıyor. Üçüncü tekil şahıstan aktarılan bu hikâyenin kahramanı ise Nora. Susuzluktan kavrulan bir arazide, ailesini ayakta tutmaya çalışan bir karakterle karşı karşıyayız. Roman boyunca devam edecek bir bekleyiş içinde gördüğümüz dikkat çekici bir karakter Nora. Kocası Emmet yerel bir gazetenin sahibi ve editörü. Su bulmak için yola çıkıyor ama dönmüyor. Sonra iki oğlu babalarına ulaşmak için yola düşüyor ama onlardan da haber alamıyor Nora. Onları beklerken ve su bulmaya çalışırken, küçük oğlu Tobby ve Emmet’in yeğeni Josie’nin sürekli gördüğü "canavarlarla" da mücadele ettiğini, ruhların romanın merkezine yerleştiğini anlamaya başlıyoruz. Nora pek inanmasa da canavarların aklını kurcaladığını görüyoruz. Daha önemlisi bin bir emekle inşa ettikleri çiftliklerinin geleceğinin tehlikede olması Nora’nın en büyük dertlerinden biri oluyor. Kasabanın taşınma tehlikesi romandaki gerilimin artmaya başladığını hissettiriyor diyebiliriz. Yani Amargo’nun kasaba olma özelliğini kaybetmesi romanda yeni bir kapı aralıyor. Ancak Nora’nın bu durumu asla kabul etmediğine tanıklık ediyoruz. Yıllarca verilen emeğin boşa gitmesi daha önemlisi Nora’nın yıllar önce kaybettiği kızı Evelyn’in durumu da kararsızlık içinde bırakıyor onu. Çünkü Nora her ne kadar Tobby ve Josie’nin "canavarlarına" inanmasa da roman boyunca ölen kızı Evelyn ile konuşuyor, dertleşiyor adeta birlikte yaşadıklarını hissediyoruz. Amargo’yu, terk ederlerse Evelyn onlarla gelecek mi sorusu da karakterin geçmişle arasındaki bağı derinleştiriyor. Ya gelmezse, öldüğü evde kalmak isterse düşüncesi Nora’yı huzursuz ediyor. İki hikâyenin birleşmesi gelince… Téa Obreht, o an geldiğinde zarif bir biçimde Lurie ve Nora’yı tek bir hikâyede bir araya getiriyor ve Bozkır’ın finaline doğru yol almaya başladığını anlıyoruz. Birbiriyle alakasız gibi görünen iki hikâyenin romanın sonunda sıkı bir kurmacayla bütünleştiği bir yapı kuruyor yazar. Zengin görsel dokümanlarla bir dönemi günümüze taşıyan romanın okuyucuyu sürekli dikkatli okumaya davet ettiğini de söylemek mümkün.


İlk romanı Kaplanın Karısı’nda, savaşın paramparça ettiği Balkanları birçok boyutuyla ele alan Téa Obreht, savaşın insanı nasıl dönüştürdüğüne odaklanıyordu. Obreht, Bozkır’da da Vahşi Batı’nın zor ve ne olacağı belli olmayan doğasının insanın ihtiyaçlarını nasıl şekillendirdiğini anlatıyor. Bu yüzden de fantezi ve gerçeklik roman boyunca bir arada gidiyor. Bozkır’da, yaşayan insanların ölülere ihtiyaç duyması, insanın doğayla mücadele etme biçimini yansıtırken, geçmişiyle olan karşı konulmaz ilişkisi üzerine düşünmemizi sağlıyor. Ayrıca iki ana karakterin hayatlarındaki meseleleri birine anlatma isteği çok dikkat çekici. Nora durmadan Evelyn'le, Lurie de Burke'le sürekli konuşuyor. Oysa ikisinin de hayatlarında onlarca insan var. Ama onları çok da duyan, anlayan yok!

Téa Obreht, Bozkır’da, Batı’nın yeni bir temsilini sunarken fantezi ve gerçekliği birleştirmeyi başarıyor. Vahşi Batı’yı pek çok klişeden arındırarak gerçek bir hikâye anlatıyor bize. Bu gerçeklik romana musallat olan hayaletler için bile geçerli.


BOZKIR

Tea Obrecht

Siren Yayınları, 2022

Çeviren: Roza Hakmen

383 s.