• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Bu yazı beni şişman gösteriyor

Haziran Düzkan, Margaret Atwood ve Sylvia Plath'in protofeminist otobiyografik eserlerini odağa alarak yeme bozukluklarını, hem tüketim toplumunu inşa eden kapitalizmin hem de patriyarkanın bir birey olarak kadınların bedenleriyle ilişkisini nasıl kopardığını inceliyor. Bedenin gittikçe daha ufak parçalara ayrılıp, daha imkânsız kurallarla değerlendirildiği bir dünyada, bedenimizi şefkatle kucaklamaya edebiyat yardımcı olabilir mi?

Bu yazıda 60’lı yılların başında yayımlanan iki protofeminist romanın yeme bozukluklarını bir benlik bulma mücadelesi motifi olarak nasıl işlediklerine değineceğim. İnceleyeceğim iki roman, 1962 tarihli Evlenilecek Kadın (Margaret Atwood) ve 1963 tarihli Sırça Fanus (Sylvia Plath), yazarlarının hayatının belli bir dönemine dair otobiyografik öğeler taşıyor ancak birer anı kitabı değiller. Aksine, her iki yazar da bir yandan kendilerini birer roman karakterine dönüştürüyor, bir yandan da yazar olarak kurmaca ve üstkurmacanın sınırlarını belirsizleştirerek, karakterin hissettiği yabancılaşmayı okuyucuya geçiriyor. Aynı zamanda yeme bozukluğunu, hem tüketim toplumunu inşa eden kapitalizmin hem de patriyarkanın bir birey olarak kadınların bedenleriyle ilişkisini nasıl kopardığını anlatmak için kullanıyor.

Bu iki romana protofeminist dememin sebebi, henüz ikinci dalga feminist hareketin yükselmediği bir dönemde yazılmalarına rağmen, bu hareketin konu ettiği meseleleri öngörmeleri ve mahremden kamusala açılan bir pencereyle, kadınların bir politik sınıf olarak benlik arayışını tarif etmeleri. Her iki romanın karakterleri de, belli bir özgürlüğe sahiptir. Üniversite eğitimlerini tamamlamış ve teoride, istedikleri hayatı yaşayabilecekleri bir ekonomik bağımsızlığa sahip olmuşlardır. Evlenilecek Kadın’ın ana karakteri Marian cinsel tecrübe sahibidir ve bunun onu tanıdığı diğer pek çok kadından farklı, belki üstün bir yere koyduğunu düşünmektedir. Yirmili yaşlarının başındaki bu iki kadın, ihtimaller ve imkânsızlıklarla dolu bir geleceğe bakarken, bir boşlukta salınır gibidirler. Bu özgürlükle ne yapılacaktır? Bu iki kadın gerçekte ne istiyordur, neyi istemeyi kendilerine hak görüyor ve hangi isteklerinin gerçekleşebileceğine inanıyorlardır? Her iki karakter de kendilerini tarif ederken sık sık çelişkiye düşer, dünya üzerindeki yer ve kimliklerini bulmakta zorlanırlar. Bir öznelik vardır fakat benlik yoktur.


Plath, kendisiyle kolaylıkla özdeşleştirilen ana karakteri Esther’in ömrü boyunca maruz kaldığı depresyonu betimlediği kelimeleri meşhur ve biricik romanının ismi olarak seçer: Sırça Fanus. Sırça fanus, bir hapsolma hissini tarif ettiği kadar, olaylara ve insanlara yabancılaşmayı da ifade etmektedir. Esther hep oradadır, başka insanlarla birliktedir fakat aynı zamanda, kendisinden başka kimsenin göremediği cam duvarlarla yapayalnız kalmış, her şeyi dışarıdan izler haldedir. Belki tam da bu yüzden Esther’in dili, bağ kurmakta zorluk çeken, dışlanmış pek çok karakter gibi daimi bir sarkazm taşır.



Yemek Sırça Fanus’ta önemli bir yere sahiptir; hem sembolik anlamlarla yüklüdür, hem de karakterin sözleriyle yemek bu dünyada en sevdiği şeydir. Eğitim için gittiği New York’ta karşılaştığı yemekler onun için hem yeni, hem eskidir ve şehir hayatının imkânlarını da simgeler. Bunaldığı bir toplantıda gördüğü havyar kâsesini ilk anda gözüne kestirmiş, tek hamlede mideye indirmiştir. İlginç bir biçimde Esther bu yeme eyleminden, yemeyi hayal ettiği andaki tatmini almamaktadır. Benzer bir durum avokadolarla ilgili de yaşanır. Çocukluğuna dair sevgi dolu bir anıdan ona kalan avokado sevgisinin kitapta sık sık bahsi geçer. Bunlardan birinde Esther bir seyahate, doğum gününde kendisine armağan edilen iki düzine avokadoyu bavuluna koyarak çıkar. Sırça Fanus boyunca Esther bir çok kez daha benzer "Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu" belirtileri gösterir. Karakter sıklıkla yoğun açlık çeker ancak bu açlığın giderildiği anlarda doyma ifadesi yoktur.


Esther’in yemekle ilişkisini gösteren anlardan biri de, hayatla ilgili seçimlerini bir incir ağacındaki incirlere benzettiği andır. Esther, her bir incirin bir başka seçeneği simgelediğini düşünür, biri evliliktir örneğin, bir diğeri ilk romanını bitirme. İncirlerin hepsi sulu ve leziz görünmektedir lakin birini seçtiğinizde diğerleri ağaçtan düşecek, nihayetinde de çürüyecektir. Esther, hepsini istemektedir; hayatın her şeyini. Fakat dönem koşulları genç bir kadına bu imkânı sunmaz. Tıkınma hali Esther’in yaşama duyduğu bu iştahı da sembolize eder.


Plath’in kendisi de yemekle benzer bir düşkünlük ilişkisi içerisindedir; yemeyi de yemek pişirmeyi de çok sever, öyle ki günlüklerinde her gün ne yediğini yazmıştır. Plath yemeklerini sadece listelemez, onları betimler; dokularını, kokularını, tatlarını ve çağrıştırdıklarını detaylı bir şekilde tarif eder. Öte yandan Esther’in aksine Plath bedeniyle rahat değildir. Uzun bir kadındır, kendini sık sık büyük ve sakar hisseder. Burnunu çok büyük, ayaklarını kocaman, göğüslerini ufak bulur. Plath, kendi özimgesine göre, fanusa sığamayacak kadar şişmandır. Bir dönem hastanede tedavi görürken kullandığı ilaçlar yüzünden kilo alır ve kendini öyle kötü hisseder ki, ziyaretçi kabul etmez. Taburcu olduğunda bir an önce kilo verir ve saçlarını platin sarısına boyar. Kabul etmek gerekiyor ki sırça fanus uzaktan çok güvenli görünebiliyor. Plath intiharıyla sonuçlanan yoğun depresyon atağının sürdüğü dönemdeki birkaç hafta içinde de dokuz kilo kaybeder. Dış görünüşüne her zamankinden daha fazla dikkat etmektedir, her zamankinden daha şık ve bakımlı görünür ve kimse onun rahatsızlığından haberdar değildir. Sonunda, herkesin bildiği gibi kafasını bir fırına sokarak intihar eder.