Ara

Bu yazı beni şişman gösteriyor

Haziran Düzkan, Margaret Atwood ve Sylvia Plath'in protofeminist otobiyografik eserlerini odağa alarak yeme bozukluklarını, hem tüketim toplumunu inşa eden kapitalizmin hem de patriyarkanın bir birey olarak kadınların bedenleriyle ilişkisini nasıl kopardığını inceliyor. Bedenin gittikçe daha ufak parçalara ayrılıp, daha imkânsız kurallarla değerlendirildiği bir dünyada, bedenimizi şefkatle kucaklamaya edebiyat yardımcı olabilir mi?

Bu yazıda 60’lı yılların başında yayımlanan iki protofeminist romanın yeme bozukluklarını bir benlik bulma mücadelesi motifi olarak nasıl işlediklerine değineceğim. İnceleyeceğim iki roman, 1962 tarihli Evlenilecek Kadın (Margaret Atwood) ve 1963 tarihli Sırça Fanus (Sylvia Plath), yazarlarının hayatının belli bir dönemine dair otobiyografik öğeler taşıyor ancak birer anı kitabı değiller. Aksine, her iki yazar da bir yandan kendilerini birer roman karakterine dönüştürüyor, bir yandan da yazar olarak kurmaca ve üstkurmacanın sınırlarını belirsizleştirerek, karakterin hissettiği yabancılaşmayı okuyucuya geçiriyor. Aynı zamanda yeme bozukluğunu, hem tüketim toplumunu inşa eden kapitalizmin hem de patriyarkanın bir birey olarak kadınların bedenleriyle ilişkisini nasıl kopardığını anlatmak için kullanıyor.

Bu iki romana protofeminist dememin sebebi, henüz ikinci dalga feminist hareketin yükselmediği bir dönemde yazılmalarına rağmen, bu hareketin konu ettiği meseleleri öngörmeleri ve mahremden kamusala açılan bir pencereyle, kadınların bir politik sınıf olarak benlik arayışını tarif etmeleri. Her iki romanın karakterleri de, belli bir özgürlüğe sahiptir. Üniversite eğitimlerini tamamlamış ve teoride, istedikleri hayatı yaşayabilecekleri bir ekonomik bağımsızlığa sahip olmuşlardır. Evlenilecek Kadın’ın ana karakteri Marian cinsel tecrübe sahibidir ve bunun onu tanıdığı diğer pek çok kadından farklı, belki üstün bir yere koyduğunu düşünmektedir. Yirmili yaşlarının başındaki bu iki kadın, ihtimaller ve imkânsızlıklarla dolu bir geleceğe bakarken, bir boşlukta salınır gibidirler. Bu özgürlükle ne yapılacaktır? Bu iki kadın gerçekte ne istiyordur, neyi istemeyi kendilerine hak görüyor ve hangi isteklerinin gerçekleşebileceğine inanıyorlardır? Her iki karakter de kendilerini tarif ederken sık sık çelişkiye düşer, dünya üzerindeki yer ve kimliklerini bulmakta zorlanırlar. Bir öznelik vardır fakat benlik yoktur.


Plath, kendisiyle kolaylıkla özdeşleştirilen ana karakteri Esther’in ömrü boyunca maruz kaldığı depresyonu betimlediği kelimeleri meşhur ve biricik romanının ismi olarak seçer: Sırça Fanus. Sırça fanus, bir hapsolma hissini tarif ettiği kadar, olaylara ve insanlara yabancılaşmayı da ifade etmektedir. Esther hep oradadır, başka insanlarla birliktedir fakat aynı zamanda, kendisinden başka kimsenin göremediği cam duvarlarla yapayalnız kalmış, her şeyi dışarıdan izler haldedir. Belki tam da bu yüzden Esther’in dili, bağ kurmakta zorluk çeken, dışlanmış pek çok karakter gibi daimi bir sarkazm taşır.



Yemek Sırça Fanus’ta önemli bir yere sahiptir; hem sembolik anlamlarla yüklüdür, hem de karakterin sözleriyle yemek bu dünyada en sevdiği şeydir. Eğitim için gittiği New York’ta karşılaştığı yemekler onun için hem yeni, hem eskidir ve şehir hayatının imkânlarını da simgeler. Bunaldığı bir toplantıda gördüğü havyar kâsesini ilk anda gözüne kestirmiş, tek hamlede mideye indirmiştir. İlginç bir biçimde Esther bu yeme eyleminden, yemeyi hayal ettiği andaki tatmini almamaktadır. Benzer bir durum avokadolarla ilgili de yaşanır. Çocukluğuna dair sevgi dolu bir anıdan ona kalan avokado sevgisinin kitapta sık sık bahsi geçer. Bunlardan birinde Esther bir seyahate, doğum gününde kendisine armağan edilen iki düzine avokadoyu bavuluna koyarak çıkar. Sırça Fanus boyunca Esther bir çok kez daha benzer "Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu" belirtileri gösterir. Karakter sıklıkla yoğun açlık çeker ancak bu açlığın giderildiği anlarda doyma ifadesi yoktur.


Esther’in yemekle ilişkisini gösteren anlardan biri de, hayatla ilgili seçimlerini bir incir ağacındaki incirlere benzettiği andır. Esther, her bir incirin bir başka seçeneği simgelediğini düşünür, biri evliliktir örneğin, bir diğeri ilk romanını bitirme. İncirlerin hepsi sulu ve leziz görünmektedir lakin birini seçtiğinizde diğerleri ağaçtan düşecek, nihayetinde de çürüyecektir. Esther, hepsini istemektedir; hayatın her şeyini. Fakat dönem koşulları genç bir kadına bu imkânı sunmaz. Tıkınma hali Esther’in yaşama duyduğu bu iştahı da sembolize eder.


Plath’in kendisi de yemekle benzer bir düşkünlük ilişkisi içerisindedir; yemeyi de yemek pişirmeyi de çok sever, öyle ki günlüklerinde her gün ne yediğini yazmıştır. Plath yemeklerini sadece listelemez, onları betimler; dokularını, kokularını, tatlarını ve çağrıştırdıklarını detaylı bir şekilde tarif eder. Öte yandan Esther’in aksine Plath bedeniyle rahat değildir. Uzun bir kadındır, kendini sık sık büyük ve sakar hisseder. Burnunu çok büyük, ayaklarını kocaman, göğüslerini ufak bulur. Plath, kendi özimgesine göre, fanusa sığamayacak kadar şişmandır. Bir dönem hastanede tedavi görürken kullandığı ilaçlar yüzünden kilo alır ve kendini öyle kötü hisseder ki, ziyaretçi kabul etmez. Taburcu olduğunda bir an önce kilo verir ve saçlarını platin sarısına boyar. Kabul etmek gerekiyor ki sırça fanus uzaktan çok güvenli görünebiliyor. Plath intiharıyla sonuçlanan yoğun depresyon atağının sürdüğü dönemdeki birkaç hafta içinde de dokuz kilo kaybeder. Dış görünüşüne her zamankinden daha fazla dikkat etmektedir, her zamankinden daha şık ve bakımlı görünür ve kimse onun rahatsızlığından haberdar değildir. Sonunda, herkesin bildiği gibi kafasını bir fırına sokarak intihar eder.


Neden fırın? Plath’in bu dramatik deklarasyonu böylesi domestik bir nesneyle sergilemiş olması bize bir şey söylüyor mu? İşin içinde bir fırın ve bir kadın olduğunda sonuç sadece bir kek değil bir trajedi de olabiliyor mu yani? Ya da belki de yemeğin kendisi biziz? Margaret Atwood’un The Edible Woman [Yenilebilir Kadın] isimli romanı, başarılı bir tercihle Türkçeye Evlenilecek Kadın olarak çevrildi. Atwood, kendisinin bir kurmaca yazarı olarak tanınmasına neden olan bu romanda, “anoreksiya” kelimesini bir kez bile telaffuz etmeden ve hatta şişmanlıktan yahut zayıflıktan da bahsetmeden Anoreksiya Nevroza’yı işliyor.


Özellikle 90'lı yıllarda moda endüstrisinin aşırı zayıflığı makbul kabul eden anlayışı sebebiyle bu endüstride model olarak çalışan kadınlarda (uyuşturucu bağımlılığıyla birlikte) sık sık görülmesi, Anoreksiya Nevroza’nın popüler kültürde modellerle ve daha genel olarak görünüşe dair yetersizlik hisleriyle ilişkilendirilmesine neden oldu. Yaygın anlatıya göre anoreksiya, genç kadınların ne kadar kilo verirlerse versinler, özimgelerinin şişman olarak kalması sonucu, bitimsiz ve hatta ölümcül bir diyeti sürdürmeleri anlamına geliyor. Oysa anoreksiya ağırlıklı olarak farklı beden tiplerine sahip en sis kadınları, trans kadın ve erkekleri etkiliyor ve çoğunlukla ergenlikte, bedenin öngörülemez değişiklikleriyle ve bu değişikliklerin yarattığı toplumsal kabullerin/beklentilerin baskısıyla baş edememe sonucu ortaya çıkıyor. Yani bir çocuk büyüyor ve bedeni “cinsiyetleniyor”, bu cinsiyetlenme hali gizlenecek, utanılacak özellikler ortaya çıkarıyor. Kişi, bedeni aç bırakarak bu cinsiyetlenme haline dair bir kontrol sağlamaya çalışıyor. Anoreksiyada mesele bedene dair çarpık bir imaja sahip olmak değil, kendi bedenine mutlak bir yabancılaşmayla sürekli dışarıdan bakmak ve bedene dair içgörüyü kaybetmek.


Atwood Evlenilecek Kadın’da bu temayı, kadınların tüketim toplumu ve patriyarka baskısıyla yaşadığı yabancılaşmayı tarif etmek için kullanır. Kitabın ana karakteri Marian, üniversiteden yeni mezun olmuş genç bir kadındır, muhtelif şirketler için tüketici tepkilerini araştıran bir anket şirketinde çalışmaktadır. Marian, topuklu ayakkabı giymek zorunda olduğu bir şirkette, herhangi bir yükselme ihtimali yahut arzusu olmaksızın ruhundan gram gram yiyerek çalışmaktadır ancak bu ona (pek sevmese de) dilediğince viski içebileceği, (ev sahibine yakalanmadığı sürece) istediği kişiyle sevişebileceği, (konserveyle beslense de) yemek pişirmek zorunda olmayacağı ve bazen ev arkadaşının temizliğini yapmak zorunda kalsa da, dilediğinde evi bok götürmesine izin verebileceği bir yaşam sağlar. 1962’de bunlar az şeyler değildir. Marian aynı zamanda, Peter adında, parlak bir geleceğe ve durgun bir akıla sahip, hobi olarak fotoğrafçılıkla ilgilenen (ve amatör fotoğrafçı olduğunu düşünen) bir avukatla sevgilidir. Margaret Atwood’un kendisi de romanın geçtiği yıllarda benzer bir araştırma şirketinde çalışmıştır ve amatör bir fotoğrafçıyla nişanlanmıştır.


Marian, romanın kurulum aşamalarında hep ama hep açtır ve hiçbir zaman düzgün bir öğün yemez. Gün boyu ağzına tıkıştırdığı çer çöp detaylı bir şekilde anlatılır. Sabah evden çıkmadan önce bir haşlanmış yumurta, sonra işyerinde deneme için gelen sütlaçlar, mutfakta bulduğu bir kızarmış ekmek, öğlen hem kendi şirketinde hem de civardaki şirketlerde çalışan tüm kadınların gittiği ve kızca şeyler konuştuğu lokantada bir şeyler daha, akşama doğru bir çikolata, eğer bir davet gelirse düzgün bir akşam yemeği yahut ucuz hazır yemekler… Atwood, tekrar eden atıştırma-tıkıştırma bölümleriyle birlikte, yine tekrar eden ayna-yansıma bölümleri kullanır. Marian kendini bazen bir kaşıkta yüzüstü izler, bazen banyodaki musluğa yansıyan imgesinin göz yanılmasıyla oynar. Peter ona evlenme teklif ettiğinde, gözbebeklerinde kendi oval yansımasını görür. Rasgele tanıştığı, kendinden başka hiçbir şeye ilgi gösteremeyen obsesif kompülsif bozukluktan muzdarip edebiyat yüksek lisans öğrencisi Duncan ile kaçamak yapmak için onun evine gittiğinde, kendini kontrol etmek için başvurduğu tuvalet aynasının kırık olduğunu görür. Kitap boyunca Marian sık sık kendi yansımasını görme ihtiyacı duyar ancak düz bir ayna bulamaz. Hem tekrar eden bölümler, hem de yansımanın bu psikanalitik kullanımı romana sinemasal bir boyut verir.



Marian, toplumsal bir aynada kendine bakarak, bir noktada kendini çiğnenen, yutulan, tükürülen, tüketilen bir şey, bir yemek gibi görmeye başlar. Bir anlamda, kendini yemeğe yansıtır. Yiyebileceği her şeyi bir canlı gibi algılamaktadır ve bedeni yemekleri kabul etmez. Roman, süreci üç bölümle işler. İlk bölüm Marian’ın ağzından yazılmıştır; genç kadının gündelik hayata dair gözlemleri, fikirleri ve geleceğe dair planları, daha doğrusu plansızlığı hakkında kinayeli yorumlarla doludur. Marian, çevresindeki kadınları, evlenmeden çocuk yapmaya karar veren, başına buyruk ev arkadaşı Ainsley ve ilk sevgilisiyle sevişmeden evlenip genç yaşında üç çocuk annesi olan Clara’yı izleyerek kendine bir kimlik bulmaya çalışmaktadır. İkinci bölümde romana anlatıcı eklenir ve üstkurmaca öğeleri kullanmaya başlar. Atwood bir ihtimal burada, Evlenilecek Kadın’ın yazıldığı tarihlerde ortaya çıkan, Doris Lessing imzalı Altın Defter’den esinlenmiştir. Tıpkı Atwood gibi Lessing de, bilim kurgu/spekülatif kurgu türlerinde üretimler yapmadan ve toplumsal eleştiri için alegoriyi kullanmadan önce, Altın Defter ile kendi kuşağıyla ve sosyalist bir kadın olarak dönemin komünist hareketleriyle cinsiyet merkezli bir yüzleşmeye girişmiştir. Her iki yazar da, kendilerinden yola çıkarak yarattıkları karakterleri hem birinci tekil şahısla, hem de anlatıcı olarak yazar. Bu edebi oyun okuyucuya yabancılaşma hissini geçirir.


Evlenilecek Kadın’ın ikinci bölümünde Marian’ın bedeniyle benliği birbirinden bütünüyle kopar. Daha sonra, kitaptaki anlatıcı sesin de Marian’ın kendisi olduğunu öğreniriz. Kitabın ilerleyen kısımlarında Fish isimli bir başka edebiyat yüksek lisansı öğrencisiyle tanışırız. Bu karakter, kitabın sonunda Ainsley’in kocası olacak ve bir anlamda Marian’ın kadının hayatındaki yerini dolduracaktır. Atwood bu kısımda Fish’in ağzından kendisine ait bir tespiti yazar ki bu Alice Harikalar Diyarında’nın aslında genç bir kızın ergenlik sırasındaki kimlik arayışını anlattığına dair bilindik bir okumadır. Ancak bu okumada bu meşhur romanın yemekle ilgili kısımları (ki azımsanacak gibi değillerdir) es geçilir. Tespiti seslendirenin erkek olmasıyla ilişkilendirilebilecek bir durumdur. Esasında Alice’in yaşadığı kimlik bunalımının çok temelinde değişen beden algısı yer alır. Alice’in bedeni, sadece ufacık lokmalarla akıl almaz değişiklikler geçirirken o, bir yerler için çok büyük ya da çok küçük olmaktan muzdariptir.


Hepimiz öyleyiz. Marian anoreksiyasını basit, komik ve umutlu bir anla sonlandırırken bizler, bedenin gittikçe daha ufak parçalara ayrılıp, daha imkânsız kurallarla değerlendirildiği bir dünyada, bedenimizi şefkatle kucaklamaya zorluyoruz kendimizi. İşin gerçeği, şişmanlık sıklıkla bir beden biçimi değil bir histir. Hayatının bir döneminde kendini şişman hissetmeyen tek bir kadın bile tanımıyorum. Bazen bir elbisenin bizi şişman gösterdiğini düşünürüz. Bazense iştahla yemek yemenin bizi şişman gösterdiğini düşünürüz. Bazen şişmanlık hakkında yazmanın. Bazen yalnızlığımızın, bazen mutsuzluğumuzun. Sürekli birileri için, bir yerler yahut bir işler için fazla büyük olduğumuzu düşünürüz ve acı olan şu ki, öyleyiz. Bize verilen hayata sığamayacak kadar büyüğüz, bize verilenlerle doyamayacak kadar açız. Bizi görmezden gelen bir tarihin; onyılların, yüzyılların açlığını yaşıyoruz. Tüm bunları dindirmek için edebiyat dışında çok az şey var ama güzel bir pastanın yardımı da es geçilemez.