Charlotte Brontë'nin cesur elvedası: Villette
- Nilay Kaya

- 2 saat önce
- 5 dakikada okunur
“Villette, Woolf’un gözünde Brontë’nin en büyük sanatsal riskidir. Sessizlikleri ve boşlukları anlam üretiminin parçası yapan, okuru edilgen değil, yorumcu kılan bu duruş bugün bile özel bir okuyucuyu aramaz mı?”
Nilay Kaya, Charlotte Brontë'nin modern romana açılan kapıyı aralayan son romanı Villette üzerine yazdı.

Jane Eyre adlı romanı ile edebiyat tarihine adını yazdıran Charlotte Brontë'nin (1816-1855) ölmeden önce yazdığı son romanı Villette (1853), görece az bilinen bir romandır. Brontë uzmanları ya da Viktorya dönemi edebiyatı üzerine çalışan akademisyenler dışında, Villette'in genel okuyucunun ıskaladığı bir roman olduğunu söylemek mümkündür. Halbuki Viktorya dönemi yazarlarından George Eliot, Villette'in Jane Eyre'den daha harika bir kitap olduğuna inanıyordu. Edebi modernizmin kurucu isimlerinden Virginia Woolf ise Villette'in Charlotte Brontë'nin en iyi romanı olduğunu iddia etmiştir.

1842 yılında Charlotte Brontë 26 yaşındayken, sonradan Uğultulu Tepeler'in ölümsüz yazarı olacak kız kardeşi Emily ile birlikte Brüksel, Belçika'ya gider. Orada Constantin Heger ve eşi tarafından işletilen bir yatılı okula kaydolurlar. Konaklama ve eğitim karşılığında Charlotte İngilizce, Emily ise müzik dersleri verir. Hepsi de mürebbiyelik yapan ve bir noktada kendi okullarını açmak isteyen Brontë kardeşleri (Charlotte, Branwell, Emily ve Anne) Fransızcalarını geliştirmeleri için teyzeleri Elizabeth Branwell maddi açıdan desteklemiştir. Kız kardeşlerin Heger pansiyonundaki zamanı, teyzelerinin 1842'nin Ekim ayındaki ölümü nedeniyle yarıda kalır. Emily geri dönmek istemez ama Charlotte, Ocak 1843'te öğretmenlik yapmak üzere Brüksel'e, Hegerler’in yanına döner. Charlotte'un Brüksel'deki bu ikinci dönemi pek mutlu geçmez. Mektuplarından öğrendiğimize göre yalnızlık ve ev hasreti çekmektedir ama daha fenası, evli bir adam olan Mösyö Heger'e âşık olmuştur. Bu aşk tamamen karşılıksızdır ve Charlotte Ocak 1844'te İngiltere'ye Kuzey Yorkshire, Haworth'taki aile evine döndükten sonra da epey bir müddet devam eder.
Charlotte Brontë, yayıncılar tarafından reddedilen ve ancak ölümünden sonra yayımlanabilen ilk romanı Profesör için bu kaynak malzemeden yararlanmıştır. Bir genç kadının kendinden yaşça büyük ve evli bir öğretmene duyduğu aşk temasını Villette'te derinlemesine işler. Çoğu edebiyat tarihçisi, romandaki Mösyö Paul Emanuel karakterinin büyük ölçüde Mösyö Heger'e dayandığını düşünür. Bununla birlikte karşılıksız aşk, romanın merkezinde değildir, temalarından biridir. Villette, modernist Virginia Woolf'u neden kendine hayran bıraktığını anlayabileceğimiz bir şekilde bir bilinç -ve bilinçdışı romanıdır. Sekiz ay içinde arka arkaya üç kardeşinin ölümüne tanıklık eden Charlotte, romanı yazdığı sıralarda karşılıksız aşk acısını ne kadar mümkünse geride bırakmış, başlı başına bir yas içindedir. Çocukluğundan beri verem başta olmak üzere hastalık nedeniyle yaşadığı kayıplar (anne ve iki büyük kızkardeşin ardından teyze ve diğer üç kardeşin ölümü) etkisiyle olacak, onu bir hipokondriyak haline gelmiştir. Ölümcül bir hastalığa yakalandığına inanmıştır ve bunu ailenin hayatta kalan tek üyesi olan rahip babası Patrick Brontë'den saklamaktadır. Jane Eyre ve Shirley'nin yakaladığı başarının ardından yayıncısı George Smith ondan heyecanla yeni romanını beklemektedir. O ise içinde bulunduğu psikolojik durumun yanı sıra yazarlık konusunda yeni zorluklarla baş başadır: Son derece içsel, dillendirilmesi zor bir çatışma roman dilinde nasıl anlatılır?
Villette'in konusuna gelelim. Belirtilmeyen bir aile felaketinin ardından ailesiz ve beş parasız kalan baş karakter Lucy Snowe, yatılı bir kız okulunda öğretmenlik yapmak üzere, memleketi İngiltere'den kıta Avrupası'ndaki kurgusal Villette şehrine (gerçek hayatta Brüksel'e karşılık gelir) seyahat eder. Lucy’nin Villette’teki hayatı, dış dünyadan çok iç dünyasının anlatımı ve diğer karakterlere dair gözlemler üzerinden ilerler. Okulun yöneticisi Madam Beck’in gözetleyici ve kontrolcü yapısı, Katolik–Protestan gerilimi, Lucy’nin sürekli bastırdığı duyguları ve yalnızlığını derinleştirir. Lucy'nin ben-anlatısı olarak ilerleyen roman boyunca Lucy, hem toplumsal olarak (yabancı, kadın, parasız) hem de duygusal olarak marjinal bir konumdadır. Lucy'nin kurduğu bütün ilişkiler geri çekilme, suskunluk, yanlış anlaşılma ve gecikme üzerinden gelişir. Charlotte Brontë öyle bir anlatı stratejisi geliştirir ki dış olaylardan çok psikolojik süreçlere başarıyla odaklanır, bunu yaparken gotik edebiyattan yenilikçi bir şekilde faydalanmayı ihmal etmez. Kadın deneyimini romantik idealleştirmeden çekip alır, yalnızlık ve içsel direnç üzerine güçlü bir sorgulama imkânı sunar. Anlatıcının ketumluğu ve güvenilmezliğiyle dikkat çeken romanın neyi söylemediği, nasıl sakladığı, finali de dahil olmak üzere nerelerde bilinçli olarak boşluklar açtığı özellikle incelenmeye değer bir konudur çünkü çok açık ki Charlotte Brontë ne daha önce kendi romanlarında ne de döneminin başka romanlarında karşımıza çıkan bir şekilde, bugün adına suskunluk estetiği “aesthetic of reticence” dediğimiz bir estetik tercihte bulunmuştur ve bu tercih epey erken bir modernist duruşa işaret eder.
Villette, bir gelişim hikâyesi anlatırken aynı anda gelişimin imkânsızlığını gösterir.
Villette'i döneminin ilerisinde kılan başka bir özelliği ise 19. yüzyılın popüler bir roman türü olan Bildungsroman (Büyüme / olgunlaşma romanı) kalıplarını alaşağı etmesidir. Lucy Snowe’un anlatısı, yüzeyde bir Bildungsroman gibi görünmesine karşın, bu türün temel beklentilerini sistematik biçimde ihlal eder. Lucy’nin hikâyesi, yoksulluk, yalnızlık ve yabancılaşma sınavlarından geçerek evlilik ve mesleki doyuma ulaşan klasik bir büyüme / olgunlaşma anlatısı olarak okunabilir; ancak roman boyunca yer alan boşluklar, ertelemeler, belirsizlikler ve anlatısal ketlenmeler, bu gelişim modelini sürekli sekteye uğratır. Charles Dickens'in Büyük Umutlar'ı, bizatihi Charlotte Brontë'nin Jane Eyre'i başta olmak üzere aşina olduğumuz klasik Bildungsroman örneklerinde özne kendini tanır, pasiflikten eyleme geçer, evlilik, meslek ve aile (hepsi ya da bunlardan çoğu) ile kurulan toplumsal bir yere yerleşir. Lucy Snowe’un anlatısı bu şemayı taklit eder ancak teleolojik değildir: Başlangıç, ilerleme ve kapanış çizgisi kırılır; sürekli ertelemeler ve boşluklar içerir, “nereden başladığı” ve “nerede bittiği” belirsizdir. Bu nedenle Jay Komins, Lucy’nin gelişimini “engellenmiş gelişim" (thwarted development) olarak tanımlar. Lucy ne koruyucu ailesi sayılan Bretton ailesine ne de toplumsal düzene tam anlamıyla ait olur. Roman, Bildungsroman’ın ideolojik vaadini, yani bireyin topluma uyumu yolundaki sonucu askıya alır. Sonuç olarak Villette, bir gelişim hikâyesi anlatırken aynı anda gelişimin imkânsızlığını gösterir.

Başka bir imkânsızlık ise anlatmanın ve tamamlanmanın imkânsızlığına yöneliktir. Eğer Villette Charlotte Brontë'nin en otobiyografik romanı sayılacaksa, önemli olan nokta şudur: Brontë yaşadığı ağır deneyimi teselliye dönüştürmek istemez. Jane Eyre bir telafi ve denge kurmanın romanıyken, Villette acıyla yaşamayı öğrenmenin romanıdır. Brontë'nin anlatıcı sesi şunu der: Hayat genelde tamamlanmışlık hissini vermez ama yine de yaşanır. Bu, şüphesiz Viktoryen romanın alışık olmadığı bir etik duruştur. Tam da Virginia Wooolf'un dediği gibi "Villette'in olaydan çok bilinçle ilgilenmesi" modern romana açılan kapıyı aralar. Viktoryen roman genellikle "acı-sınav ve ardından gelen ödül" şemasını işlerken, Villette "acı-dayanma ve buna devam etme" yolunda bir yapı sunar. Romanın mutlu son ideolojisini kırması, onu ahlâkî ders veren bir tür olmaktan çıkarır, varoluşsal bir forma yaklaştırır. Woolf, Villette için açıkça Charlotte Brontë'nin "en derin, en tehlikeli, en dürüst" romanı olduğunu söylerken özellikle vurguladığı noktalar romandaki bastırılmış bilinçtir. Woolf’a göre Lucy, “konuşmayan ama her şeyi hisseden” bir bilinçtir. Bu, Woolf’un kendi roman estetiğinin de çekirdeğidir. Yine "sessizlik estetiğine" işaret eder bir biçimde, Woolf da Villette’te söylenmeyenin, bastırılanın, boşlukların anlam taşıdığını görür. Bu yüzden romanı belki de hiç tamamlanmayacak olan içsel bir yolculuk yapısı olarak okur. Kendi romanlarından da bildiğimiz gibi bilinç ve hatta bilinçdışı, olaylardan daha değerlidir. Bu yüzden Villette, Woolf’un gözünde Brontë’nin en büyük sanatsal riskidir. Sessizlikleri ve boşlukları anlam üretiminin parçası yapan, okuru edilgen değil, yorumcu kılan bu duruş bugün bile özel bir okuyucuyu aramaz mı? İşte bu yüzden kolayca ıskalanmıştır Charlotte Brontë'nin "elveda romanı" Villette ve hâlâ değerbilir okuyucusunu beklemektedir.
Jay Komins (2000), “Godaffiliation: Lucy Snowe’s Thwarted Development in Charlotte Brontë’s Villette”, Journal of Literary Studies, 16:2, 38-49.









































Yorumlar