Devlet Ana: Osmanlı’nın doğuşunda kadın, adalet ve kurucu irade
- Litera

- 3 saat önce
- 7 dakikada okunur
“Kemal Tahir’e göre edebiyat açlığı gideremez belki ama, insanlara neden aç olduklarını, bu açlığı hangi yoldan, hangi güçle yenebileceklerini gösterir.”
Nilüfer Kuzu, Kemal Tahir’in ölümsüz eseri Devlet Ana üzerine yazdı.

Konusu Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş yılları olan Devlet Ana romanında Kemal Tahir’in diğer romanlarında da olduğu gibi, kadın ön plandadır. Kadın savaşçıdır, mücadeleci ve kararlıdır. Romanda Anadolu kadınına özel bir yer atfedilir diyebilirim. Devlet Ana olarak karşımıza çıkan Bacıbey cesurdur, savaşçıdır, güçlü ve dirayetlidir. Ertuğrul Bey’den başkasını dinlemez. Rum bacılarına başkan seçilmiştir:
“Rum Bacılarına başkan seçileli ‘Bacıbey’ diye çağırılan Devlet Hatun, uzun boylu, geniş gövdesiyle, sanki Söğüt'ü depreme vererek geliyordu. (...) Ot atmakta, mızrak savurmakta, kılıç tutmakta, binicilikte değme savaşçılardan geri kalmaz, hele korkmazlıkta çoğunu yaya bırakırdı. Kocası Rüstem Pelvan’ın İnegöl toprağına yapılan akında ölmesinden bu yana sertleşmiş, Ertuğrul Bey'den başkasını dinlemez olmuştu.” (s:108-109)
Aynı zamanda koruyan, kollayandır. Notüs Gladyüs’ün ihanetine uğrayan Mavro'ya sahip çıkar, onu korur, öldürülen oğlu Demircan’ın yerine koyar, bağrına basar. Mavro’nun ablası Liya, Bacıbey’in oğlu Demircan'ın nişanlısıdır. Bacıbey, töreleri dini yayma üstüne olduğundan oğlunun Liya ile evlenmesine razı gelmez. Liya’nın Müslüman olmasını şart koşmaktadır. Oğlunun ölüsü başında kadınların ağıt yaktıklarını ve dövünerek ağladıklarını görünce, ağıtçılara şu sözleriyle çıkışır:
“Kesin! Kes dedim, kesss! Çıplak vurulmuşa ağıt yoktur bizde... Sırtından vurulana ağıt yoktur. Ağıtsız gidecek bu... Salt kanı aranacak! Kendi kanı değil! Babasının kanı...”
Demircan’ı öldüren Notüs Galadyüs, “Kancık Vuruş” adlı ilk bölümde Mavro ve Yunus Emre’den Osmanlı Beyliği’ne dair bazı bilgiler alır. Kemal Tahir Şövalyenin karakter özelliklerine dair şunları söyler: “Bir Bizans şövalyesi işleyeceğim romanda... Yaşamış biri olursa daha canlı olur romandaki kişiliği... Larouse’tan arayışımın nedeni, bir kez adının uydurma olmaması içindir. Sonra benim romanın sürdüğü tarih sürecinde yaşamış olmasını sağlamaktır. İmparator piçi, Şövalye olunca soyluluktan ve gizlilikten getirdiği bütün namussuzluğu hayatında sergiler. Benim romanıma da böyle bir Şövalye gerek... Namussuz, kıyıcı, kalleş bir imparator piçi!...”
Kemal Tahir, romanının konusunu Osmanlı kuruluş yıllarını seçme nedenini şu sözlerle ifade eder: “Görüyorsun, toplumda büyük bir gevşeklik var… Kolayca dönmesi gereken devlet tekerleği, sakızlı çamurdan geçiyormuş gibi bir tutukluk içinde… İnsanlarda güvensizlik, bir tasa, bir umutsuzluk debelenmesi!... Bütün bunlar benim gözümde, bir doğum öncesi kargaşalığıdır. Yeni romanımla umutsuzluğu silmeye, topluma güven vermeye, ruhlara taze bir nefes üflemeye çalışacağım. Onun için konu olarak Osmanlı’nın kuruluş yıllarını seçtim…” Ona göre “tarihi romancı okuyucusuna tarih öğretir; romancı okuyucusunu tarih üzerinde düşündürür… Tarihi romancının mesajı yoktur, paralel kaygısı yoktur, günün sorunlarına ışık getirmek hevesi yoktur… Buna karşılık romancı, konusunu tarihten de seçse, günümüz insanına bir mesajı vardır, günümüz olaylarına bir paralel koymuştur, sorunlarımıza spot ışığı düşürür.” Romanının hazırlık safhasını İsmet Bozdağ şöyle anlatır: “Masasının üstünde 3000 sayfaya yakın not vardı. Kayı aşiretinin Asya göçünü, 13’üncü yüzyıl Bizansı’nı, Selçuklular’ını, Moğol'unu iyiden iyiye incelemiş, notlar almış, yapılan gravür ve resimleri görmüş… Anadolu Ahilik teşkilâtını araştırmış; o çağ Asya ve Avrupa milletlerinin sosyal ve kültürel yapılarını gözden geçirmiş, saz şairlerinin hayatlarını okumuş ve cönkler karıştırmış ve böylece masasının üstünü kaplayan 3000 sayfaya yakın notlar çıkarmış. Bütün bunlar, yazacağı yeni roman için…
Osmanlı’nın cenkçi takımını anlatırken Dede Korkut üslubundan yararlanır. Saray takımını anlatırken Evliya Çelebi’nin iyi düşeceğini düşüncesindeydi. Bunun için yüzlerce sayfa eski metin okumuş… Evliya Çelebi’yi her okuduğunda biraz daha sevmiştir. Kemal Tahir romanı yazma nedenini de şöyle açıklar: “Roman okunduktan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun hangi çekirdekten fışkırmış olduğu ve temel kuralları iyice anlaşılmış olacak. Asyetik Üretim Tarzı sorunu, bir başka açıdan araştırılmış oluyor.”
Roman, Kemal Tahir’in “kerim devlet” tezine ulaşmasından dolayı Türk solu tarafından tepkiyle karşılanır. Bir diğer eleştiri ise, Asya Tipi Üretim Tarzı’nın Doğu toplumlarına özgü bir yöntemle uygulanması gerektiği düşüncesinedir. Kemal Tahir'e göre, Doğuda ve Batıda farklı devletlerin ortaya çıkması, toplumların farklı olmasında ileri geliyor. Batı toplumu sınıflıdır. Doğu toplumunda sınıf yoktur. Batı toplumu sınıflı olduğu için orada devlet, sınıflar arasında bir tarafsızlık dengesi kurabildiği veya eşit ölçüde güven verebildiği zaman ayakta kalır. Müesseselere dayalı devletin kaynağı budur. Doğu toplumunda devlet sınıflar olmadığı için, adalete dayanır. “Adalet mülkün temelidir” denmesinin nedeni budur.
Kemal Tahir toprak meselesi konusunda da şöyle diyordu: “Benim öfkemi kabartan, bizim Marksistlerimizin, Batı’da neyin niçin yapıldığını bilmeden memleketimizde de aynı şeylerin istemeye kalkmalarıdır. ‘Toprak dağıtılsın’ deniyor. Dağıtılacak toprak, kimin toprağıdır bir kere… Bizimkilere sorarsan ‘ağaların toprağı’ derler hiç duraksamadan. Oysa bizde toprakların büyük bölümü devlettedir. İnandıkları ideolojiye göre, olması gereken bir şeyi ‘dağıtalım’ demek, ya ideolojiden habersiz olmak, ya da niçin yapıldığını bilmemektir.”
“Batı’da toprak, soyluların elindeydi. Soyluları zayıf düşürmek hem burjuvanın, hem de işçi kesiminin işine geliyordu. İkisi de ağız birliği ettiler ve soyluların elindeki toprakları köylüye dağıtmanın yolunu buldular. Batı toplumunun dengesi böyle kurulmuştur.
Bize gelince, madem en büyük toprak parçası devletin elindedir, devletin, topraklarını önce dağıtıp, sonra da ellerinden alarak kollektifleştireceğine, beklersin, kendi devletini kurduğun zaman kollektifleştirirsin olur biter. Toprağın küçük parçalar halinde bölünmesi, verimi düşürdüğü bilinen bir şeydir. Ayrıca topraksız köylüye toprak vermek de yetmez, ona döner sermaye, donatım gideri vereceksin… Bunun için de büyük bir fon ayırmak gerekli… Bütün bunlar en küçük ayrıntılara kadar hesaplanıp planlamadan, toprak dağılımının ne faydası olabilir?...”
Kemal Tahir ATÜT’ün Doğu toplumlarına özgü olması gerektiğini dönemin Rusya’sında Galiyev’in savunduğunu söyler: “Çok önemli bir konu bu! Hele bunun 1917 ve sonraki yıllarda yüzdürülmüş, fakat kenara çekilmiş bir fikir olması, her bakımdan ayrıca önemli… Bu konu üstünde –altını çizerek– duruşumun sebebi, bugün yeniden ciddi bir önem kazanan Asyetik Üretim Biçiminin daha 1917’lerde ortaya atıldığı halde, itibar görmemesidir.
Galiyev’in Lenin’e önerisi, Türk ve Müslüman olan bu uluslar üzerinde Marksizm uygulamalarının başka metotlarla yapılmasıdır. Bu başka metotlar, Sultan Galiyev tarafından geliştirilecek ve uygulanacağından, elbette Sovyetler Birliği’nin en büyük parçası ve nüfusun en büyük bölümü üzerinde söz sahibi olacak demekti. Değil Lenin, Marks’ın kendisi bile olsa, böyle bir nüfusun doğmasını istemez, Sovyetler Birliği’nin bu yoldan parçalanmasına razı olamazdı. Ayrıca elde edilecek güçte partinin ve devletin ele geçirilmesi de uzak bir ihtimal değildi. Yani Sultan Galiyev, Sovyetler Birliği’nin tehlikeli adamlarının en başında geliyordu.”
Kemal Tahir’e göre, batıdan bir şey alınacak şayet, “batı toplumunun hangi koşullarından ortaya çıktığını bildiğimizden başka, kendi toplumumuzun sosyo-ekonomik ve sosyo-psişik yapılarına aldığımız şeyin ne kadar uyacağını, ne kadar aksayacağını da bileceğiz; onun revizyondan geçireceğiz, kendi toplum yapımıza adeta restore edeceğiz… Bunu yaptığımız zaman, bugün kültür emperyalizmi biçiminde görünen bilgi alışverişi, kültür değişimi, etkileşimi biçimine girer; bugün maymun taklidi gibi görünen bazı devrimlerimiz, bünyenin gelişimini belirlemeye başlar.”
Türkiye’de ATÜT tartışmaları 1960’larda başlamıştır. Sencer Divitçioğlu ATÜT konusunda kendilerini harekete geçirenin Kemal Tahir olduğunu söylemişti. Ona göre ilk olarak Selahattin Hilav Mısırlı bir profesörün yazısında bu konuyu okumuş, bunu Kemal Tahir’e söylemiş, Kemal Tahir de konuyu sahiplenmiştir.
Kemal Tahir’e göre, “Edebiyatçı, bilimin vardığı yerden sonrasını zorlamak zorundadır. Bunun için de onun kanunlarını, onun geleceğini, nereye doğru gelişeceğini aşağı yukarı kestirmek zorundadır. Yoksa bilimsel olarak belirlenmiş bir şeyi uzun sayfalarla ispatlamak durumuna düşer ki, bu da edebiyatçının ne vazifesidir, ne amacı.”
Kılıç ve Kalem Çatışması
Devlet Ana’da temel çatışma kılıç ve kalem arasındadır, kılıç ve kalem yaşanılan çıkmazın çözümü için iki araç olarak karşımıza çıkar. Muhammed Fazıl Baş kılıç kalem çatışması çerçevesinde karşımıza çıkan manzarayı şöyle tarif eder: “Bir yanda kılıç ve kalem ortaklığının barış siyaseti (tez), karşısında ise barış siyasetinin yürümediğine işaret ederek akıncı hareketleri önce çıkarmak isteyen Dündar Bey (antitez) bulunmaktadır. Osman Bey ise ne babasından ve müstakbel kayınbabasından aldığı barış siyasetini devam ettirmek ne de pervasızca kendisi aleyhinde kurulan oyuna yenik düşerek kılıcı eline almak niyetindedir. Osman Bey artık bu ikisinin üzerinde kurucu (devlet kurucu) bir vasfa sahip olarak karışımıza çıkar. (sentez)”
Kitabın sunduğu kılıç-kalem çatışmasının asıl kahramanı Kerim Çelebi Bacıbey’in küçük oğludur. Küçüklüğünden beri mollalık hayali kurmaktadır. Romanın entelektüel karakteridir. Ağabeyi öldürüldükten sonra, anası kitaplarını ve sazını yakarak ondan mollalığı bırakmasını ister:
“ ‘Bırakacaksın mollalığı bu geceden tezi yok!’ Çenesiyle sedire koyduğu savaşçı giyimlerini gösterdi. ‘Şunları giyeceksin! Ağanın kılıcını takacaksın omzuna… Babanın kanını İnegöllülerden aramaya vakit bulamadı ağan… Gidip arayacaksın!
Demircan’ın kahpe kanlısını da bulup tepeleyeceksin! (…) Mollalık geçti Kerim Çelebi değil bundan böyle senin adın, Kerimcan’sın bundan böyle…”
Devlet Ana kararlıdır. Hayattaki oğlu kalemi bırakacak kılıç kuşanacak bundan böyle savaşçılığa dönecekti. Mollalığı bırakmaya razı olmasa da, cübbesini çıkardı ve savaşçı urbalarını giydi, silahlarını kuşanarak gözyaşları içinde sarığını söküp savaşçı sarığı gibi bağlar. İntikamını aldıktan sonra da görevini tamamlamış olduğundan savaşçı elbisesini çıkararak kılıcını duvara asar ve mollalığa geri döner. Benito Keşiş mağarasında karşısına çıkan kitaplıkla yeniden kitaplığa kavuşmanın sevincini yaşar. Bu kitaplıkta SİYASETNAME’yi görünce mutlu olur.
Romanda Şeyh Edebali ve Osman Bey arasında geçen konuşmada Anadolu halkının ne Moğol, ne Frenk düzeni, ne Yunan ne de Roma’nın düzeniyle uyuşmadığı söylenir. Zira Anadolu’nun yapısı ve verimli toprağa sahip olması Anadolu insanını devlet kuruculuğuna zorlar: “Tükenmez insan kaynağıdır, insanın zanaatı da göründüğü gibi köylülük değildir, devlet kuruculuğudur.” (s:175) Yine Osman Bey ve Şeyh Edebali konuşmasında inşasını düşündükleri devlet şöyle anlatılır: “Batıya yöneleceğiz! Talan etmeyeceğiz! Din yaymaya çabalayacağız. Tersine herkesin inancına saygı göstereceğiz! İnsanlar arasında din, soy varlık bakımından hiçbir üstünlük tanımayacağız!” (s. 178)
Bir İstihbarat Ağı ORTAK
Romanda istihbarat çalışmasına rastlanır. Kamagan Derviş üzerinden kurgulanan ORTAK adlı kumpanya dünyanın her tarafından Moğollara istediği türden istihbarat ağını ulaştırmak için kurulan bir sistemdir: “Batakları, köprüleri, yıkılmış azgın ırmakları atlayıp her boğazda, her dere çukurunda pusu kurmuş eşkıyaları aşarak dilediğini en kısa zamanda öğrenmesi ORTAK’ın korkunç gücünden geliyordu. Pekin Hakanı Kubilay’la Tebriz İlhanı Hülâgû’nun kurduğu, birçok hükümdarın, ünlü prensin, soyluların, Arap Şeyhleri ile Acem hanlarının, Müslüman Türk beylerinin de para koyarak katıldığı, her yerde kısaca ORTAK diye anılan ticaret kumpanyası, bütün Endonezya’nın, Cermanya’ya, Seylan’dan Afrika’nın göbeğine, Kanarya adalarından Moskova pransliğine, Basra’dan geceleri altı ay uzunluğunda Buzlu Dünya’ya kadar yeryüzünü örümcek ağı gibi sarmıştı. (…) ORTAK, devletler üstü yasalarla yürütülüyor, bu yasalara göre anlaşmalar bağlanıp savaşlar açılıyordu.” (s.149) İstihbarat üzerine çalışan Polat Safi’ye göre, Kemal Tahir bu ağı kurgularken Hikmet Kıvılcımlı’dan yararlanmış olması kuvvetle muhtemeldir.
Kemal Tahir’e göre edebiyatçı gerçekçi olmalıdır. Edebiyat “açlığı gideremez belki ama, insanlara neden aç olduklarını, bu açlığı hangi yoldan, hangi güçle yenebileceklerini gösterir, onlara davranma, atılma korkusuzluğu verir. Bugünkü dünyada deneyler göstermiştir ki, insanları açlıktan kurtarmak, son hesaplaşmada, üretim araçları üstünden yapılacak mülkiyet operasyonuyla ulaşması pek zor bir amaç değildir.”
Kaynakça:
İsmet Bozdağ – Kemal Tahir'in Sohbetleri, Bilgi Yayınevi
Kemal Tahir – Devlet Ana, İthaki Yayınları
Kemal Tahir – Notlar Sanat-Edebiyat 1, İthaki Yayınları
Muhammed Fazıl Baş – Bataklık ve Bozkır: Kemal Tahir’in Devlet Ana ve Bozkırdaki Çekirdek Romanındaki Birey İnşası (Makale)









































Yorumlar