top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

“Saklanmak bir zevktir. Bulunmamak ise felaket”

Sözcükler, Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Parşömen gibi dergilerde yayımlanan öyküleriyle edebiyat okurlarının dikkatini çeken Duran Emre Kanacı ile ilk kitabı Yapı ve Yasa üzerine Aynur Kulak söyleşti. “Psikolojik durum temelli hallerin hayatımızın en küçük anlarını bile nasıl etkileyebileceği üzerine düşünüp yazmak istedim.”

Aynur Kulak


Duran Emre Kanacı ile ilk öykü kitabı Yapı ve Yasa odağında yapmış olduğum söyleşi kavramlardan ziyade, insanın hiçbir zaman tam olarak emin olamayacağımız, şüpheler içeren gölgeli psikolojisi, bir biçim vereyim derken biçimsizleşen ruhu, benliği, bilinci çerçevesinde gerçekleşti. İnsana dair Yapı’lar bir şekilde kurabiliyor elbet, peki ya Yasa’lar? Yasa’lar Yapı’lar gibi mi kuruluyor yoksa şüphelerimizin bitmez tükenmez değişkenliğiyle mi biçimini alıyor? Bu iki soruya zihnimizin vereceği cevaplar yapıları ve yasaları oluşturuyor hiç şüphesiz ve polisiye türünün artık bambaşka yapılarla ve yasalarla, bilimsel alanda, sinirbilimi de gözetir şekilde okuyucunun karşısına sağlam şekilde çıktığını da gösteriyor. Bütün bunlar düşünüldüğünde söyleşinin kapsamını düşünebiliyor musunuz?


İlk öykü kitabı Yapı ve Yasa odağında Duran Emre Kanacı ile çok kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdim. Hiç şüpheniz olmasın efendim.

Buyurun lütfen.


Hem bilimde hem edebiyatta okuyor, yazıyor.” Bilimin edebiyatla bağını, bu bağın senin için ne ifade ettiğini, bu bağı nasıl bir yapı ile bir araya getirmek istediğini ilkin konuşmak isterim seninle. Mesela bizler aramızda Proust’u çok iyi bir edebiyatçı olarak konuşuruz fakat Kayıp Zamanın İzinde eserinin sadece çok iyi bir edebiyatçı tarafından değil, aynı zamanda çok iyi bir sinirbilimci tarafından yazıldığını hiç konuşmayız. Edebiyat ve bilim, -sinirbilim- bağlantısı üzerinden Jonah Lehrer’’in Proust Bir Sinirbilimciydi kitabı örneğini de verebilir miyiz; bağlayıcı unsur olarak.


Çok güzel bir soru bu. Bilimin edebiyatla bağı benim için öncelikle bilimsel yazının ve edebi yazının temel ögelerinin birbirine çok benziyor oluşundan doğuyor. Ben edebiyatta yazmayı öğrenmeden önce bilimde yazmayı öğrendim. Yani eğer bir formasyon varsa bu ilkin oradan geliyor diyeyim. Bu işin daha teknik olan kısmı. Araştırmacı yazını edebiyatta kullanmak, bana -birçok takıntıyla beraber tabii-, çok şey kattı. Yapıyı öncelikle bir mantık çerçevesinde kuruyorsunuz, bunun içini doldurmak için araştırmalar yapıyorsunuz. Bir önermeniz var, bunu karakterlere test ettiriyorsunuz mesela. Hepsinin bu önermenin doğruluğuna ya da yanlışlığına dair beklentileri var. Zihinde bu şekilde kurulmuş taslakların üzerinden gittikçe güzel bir uğraş alanına dönüşüyor yazı benim için.


Bence örnek çok yerinde. Jonah Lehrer yeni bir kültür alanı mümkün, diyordu. Bu alan edebiyatın, psikolojinin, sosyal bilimlerin yöntem ve çıktılarıyla pozitif bilimlerin çıktılarını aynı potada eritebilir. Pozitif bilimlerin sosyal bilimlerle iletişim kuramadığı toplumlarda her türlü teknolojinin, bilimsel ilerlemenin sindirilmesinin de imkânsız olduğunu düşünüyorum ben. Daha dar bir pencereden bakıldığında yine evet, ben de böyle bir bağ kurulmasında aracı olmak isterim yazdığım sürece. Araştırma alanlarımda bunu gözettim hep, çevremde gerçek anlamda fikir alışverişinde bulunduğum, bu iki cepheden de insanlar hep oldu. Özgeçmişteki sinirbilim genel çatısı altında, akademide ilerledikçe daha da spesifik kollara ayrıldı benim için işin boyutu. Farklı canlıların sinir sistemleri, çevrelerini algılama biçimleri, bunlardaki biyolojik determinantlar, şimdi davranış sinirbilimi üzerine çalışıyorum mesela, beynin biyolojimiz/psikolojimiz üzerinde mutlak bir yasa koyucu olmadığını göstermiş bir alan bu. Şimdi durum böyleyken bütün bunların edebiyata sinmemesi mümkün değil. Zaten geçmişte de bu böyle olmuş, psikolojik haller üzerine düşünmekten bizzat eğitimini almaya kadar, örneğin hemen aklıma gelen örnekler, Tanpınar’dan, Peyami Safa’dan, Murat Gülsoy’a uzanan çizgi. Bir yandan bilincin, bilinçdışının inanılmaz büyük dünyası, bir yandan gelişim aşamalarında çevrenin yükledikleri, çevremizi algılayışımız, ilişkilerimiz, davranışlarımız... Sonsuz bağlar.



Yapı ve Yasa. İçinde yirmi öykü bulunan ilk öykü kitabının oluşum başlangıcına gitmek istiyorum. Nasıl oluşturmaya başladın öykülerini, nasıl bir araya getirdin? Son öykü okunup bittiğinde bütüne ulaşan bir yapısı var öykülerin. Hatta bir yapı-bozum da var tüm öykülerin paralelinde oluşup, ilerleyen. Üzerine düşünülmüş, kafa yorulmuş bir yapı, üzerine düşünülüp kafa yorulmuş bir yapı-bozum diyebilir miyiz bunun için?

Öykülerimden bir dosya oluşturma fikri aslında Yapı ve Yasa’dan daha eskiye gidiyor. Daha önceki öykülerimle de bir dosya oluşturmuştum ama bu dosyadaki öyküler kendi aralarında bir bütün oluşturamıyorlardı. Birkaç yayınevi denemesinden sonra o dosyaya veda edip öyküleri tek tek dergilerde değerlendirdim. Böylece aslında edebiyata daha ciddi yaklaştığım dönem de başlamış oldu. Kitaptaki öykülerin bazısı yine atölyelerde yazdığım öykülerden, bazısı da yayımlama amacı gütmeden yazdığım öyküler. Bir araya geldiklerinde bir bütün olarak hem kendilerini, hem de benim yazıya bakışımı ve uğraştığım konuların, tekniklerin detaylarını desteklediler. Eski öykülerimi farklı mecralarda değerlendirdiğim için ya da aslında bazısını beğenmeyip hiçbir yerde kullanmadığım için kitaptaki bu öykülere –birkaç tanesi hariç- yeni diyebiliriz ve çoğunluğu pandemi döneminde yazıldı. Bir dip akıntısı olarak, denmişti, öyküler benzer temalar ve yapılar etrafında dönüyorlar. Son öyküden sonra bütüne ulaşan bir düzenden bahsettin, onun da öykülerin sıralaması ile alakası var diye düşünüyorum. Dosyaya koyacağım öykülerde karar kıldıktan sonra sıralamayı ben yaptım ve yayınevi de karşı çıkmadı, böylece hem öykülerde hem de daha şekilci bir bakışla içindekiler listesinde beni tatmin eden bir düzene, ahenge ulaştım. Bu okura da size geçtiği gibi geçer mi bilemiyorum ama içindekiler listesine şöyle bir bakan ne demek istediğimi anlayacaktır diye düşünüyorum. Farklı yollardan geçip bir öykünün alternatifine, onun aynasına ulaştığınızda zihninizde neler canlanacaktı? Yirmi öykü olmayabilirdi içinde, daha da kısa tutabilirdim belki ama ilk çıkışımı olabildiğince fazla malzemeyle yapmak istedim nedense.

Yapının üzerine geçmişte çok düşündüğüm doğru. Ben bu kitaptaki öykülerin çoğunu dört aydan kısa bir süre içerisinde yazıp bir araya getirdim ancak benim naçizane o aşamaya gelmem yıllarımı aldı. Yapının ögelerinden olan dil konusunun genel hatlarıyla devamlı bir değişiklik halinde olmasını istedim öykülerde. Sonuçta o bir araç ve kurguya, anlatıcıya, karşıda uyandırmak istediğiniz duygu durumlarına göre şekil değiştirebiliyor. Ama dil konusuna, onu bir amaç olarak da görüp yine daha gelenekçi yaklaştığımı düşünüyorum. Yine yapı konusunda sorulduğunda söylediğim şeylerden biri öykünün getirdiği özgürlük alanı. Yani yapıyı şekillendirmemi sağladı bu özgürlük. Tamamen sizin kontrolünüzde, ister klasikten ister modern anlatıdan beslenen bir alan. Okuduklarımı eritip yeniden şekillendirmeye çalışmak gibi. Bunun yöntemleri üzerine de düşünüyorum, mesela polisiye dediğin öykülerde olayın neresinden tutacağımı, bir masalı tam olarak nereden başlayıp nasıl yeni! hallerde anlatabileceğimi düşündüm. Sonra gerisi geldi. Yukarıda bahsettiğim araştırmacı yöntemlerinden ve akademik anlatıdan çokça faydalanıyorum bunları kurarken. En çok ilgimi çeken de zaten bundan doğan işçilik ve uğraş. Yani evet, bence var sanki.


Tüm öykülerin yapısı ve yasası boyunca bizlere baştan sona eşlik eden şüphe; “Zapt edilmişken iyi bir iz sürücüdür o, serbest kaldığında ise en doğal bağları bile parçalar.” Oyuk’un Ya Da Onların Masalı öyküsünde bu cümle ile niteleniyor ve kitabın ana cümlesi olarak beliriyor. Fakat daha en başta Gece öyküsü ile karşımıza çıkan Biçimsiz ile ilgili konuşmak, Yapı ve Yasa kitabına neden bir çocuk anlatıcı ile, O’nun kafasındaki Biçimsiz silüetiyle başlamak istediğini sormak istiyorum. Kitabın yekpare bir şekilde şüpheler, gizemler barındıran, ara sıra polisiye unsurların da devreye girdiği, alacakaranlık yapısını düşünürsek şüphe tohumlarını ilk olarak bir çocuğun atıyor oluşunu, onun kafasının içini bize gösterirken yaratılan tüm belirsizlikleri “biçimsizlikleri” neden bir çocuk üzerinden kurgulamak istediğini konuşmak isterim.


Bu söylediğin tabii bir yere kadar üzerine düşünülmüş, yazarken çok da kurgulanmış bir şey değil aslında. İlk ve en basit cevabım, benim de endişeli bir çocuk olarak büyümüş olmam olabilir. Üç kardeşin en büyüğü ve farkındalığı doğal olarak diğerlerinden daha evvel gelişmiş olmak daha kaygılı bir çocuk haline getiriyor sizi sevdiklerinize karşı. Bu iyi bildiğim bir his ve birçok öyküye de yansıyor. Genel olarak bir çocuğun kaygısını ve şüphesini daha doğal buluyorum. Yetişkin hayatın getirdiği kısıtlamalardan uzak ve sosyal düzendeki kurallara uyma gereği duymadan, alabildiğine şüphe etmek ve bunu açıkça ifade edebilmek bir çocuğun yapacağı bir şey. Yukarıdaki sözün sahibi de yine benzer özellikler taşıyor bir yetişkin olarak, sanki daha az diplomatik ve hayatını daha açık, net yaşayabiliyor.


Bir yapının parçası olarak çocuk kendinden gayet emin çıkabiliyor mesela karşıma öykülerimi yazarken ya da biraz daha arkada ancak olay örgüsünde büyük bir paya sahip olarak. Bunun kurgulanmış, teknik sebebi aslında bir dönem çocuk dilinden öyküler anlatmayı denemek istememdi. Mesela bir kız çocuğunun dilinden. Öykülerde çocuklar benim farklı pencerelerim ama onlar benim için de çok yeni pencerelerdi. Saf, temiz çerçeveli bir pencere değil bu illa, iyi mantık yürütebilen hatta çoğu zaman yetişkinlerin farkındalığını da aşan pencereler. Kitaba girişi böyle bir pencereden Gece ile açmak istedim, sonra Gündüz ile kapattım. Ancak o çocuk gerçekten de büyüyüp çocukluktan çıktı mı onu en son satırda dahi bilemiyorum. Şimdi düşününce dikkat çektiğin yer çok doğru, beni çok etkiledi söylediğin. Öykülerdeki çocukların hep bir bağı var, bu öykülerde verdiğim bir bağ değildi. Biçimsizlikler hep çocuklukta kuruluyor ve orada daha anlamlı, hayat adına daha belirleyici sanki. Ve çocuğun bunlara tepkisi de gayet net. Çocukken bizler de belirsizliklere şüpheyle yaklaştık, aynı zamanda onlara rahatça bir kalıp uydurup karşı atağa geçtik sanki. Ataklarımız yetişkinlerin zihninde hep anlamının dışında karşılık buldu, bilemiyorum. Tekinsizlik ve benzeri duygular benim yazarken hoşlandığım duygular evet, gözümde sisler arasında koşuşturan çocuklar canlanıyor düşündükçe. Ama bu arada bu sis bulutunu da yer yer dağıtmak istiyorum. Bence bu tarz öyküler yazarken dilin muğlaklığıyla