• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

En çok tanrıya küsmüş gibi...

Dil, bizden bağımsız bizi sarmalayan doğa gibi işliyor Oegstgeest’e Dönüş'te ve bir edebiyat şölenine dönüşüyor. Tam anlamıyla otobiyografik, din-doğa, baba-oğul çatışmasına odaklanan bu roman, Hollanda edebiyatının dört büyüklerinden birini tanımak için şahane bir fırsat olabilirmiş, ama olmamış!

Gözden Kaçanlar'da bu hafta Jan Wolkers var.


Hastalandığında, kökü oynadığında, yerini artık sevmediğinde, beklediği rüzgarlar gelmez, istediği yağmurlar artık yağmazken, bir şeyler onu çok ama çok incitmişken ya da kim bilir başka hangi nedenlerden, içine kapanırmış ağaçlar. Dünyaya dokunmak için uzanan dallarından, yapraklarından vazgeçer, gövdelerinin içine içine doğru yeni dallar, yeni yapraklar çıkarırlarmış kararsız, sanki içlerinden başka ağaçlar, başka hayatlar çıkarmak istiyorlarmış gibi…Bundan da çok emin değillermiş gibi…Yaşamla ölüm arasında, insana göre incecik o tereddüt anında yaşarlarmış…

Fotoğraf: Oylum Yılmaz, Richmond Park-Londra

Yaprakları içe içe kapanan, yaşamla ölüm arasındaki sonsuz tereddüt anında yaşayan o ağaçlar gibi yazan bir yazar… Hollanda edebiyatının en büyük isimlerinden. Biz onu tüm dünyada epey sansasyon yaratan, son derece kışkırtıcı Türk Lokumu adlı romanıyla tanıyoruz. Şimdi karşımıza Oegstgeest’e Dönüş'le çıkıyor. Dallarını neden öyle içe doğru uzattır gibi yazdığını, neden bir ağaç gibi içe kapandığını açık eden otobiyografik romanıyla…

Avrupa'nın bilinçaltı


Jan Wolkers otobiyografik öğeleri kullanmayı seven bir yazar. Ancak Oegstgeest’e Dönüş bunun biraz daha ötesinde bir roman. Yazarın doğup büyüdüğü yere, ailesinin yanına geri dönüşünü anlatıyor. Kahraman adıyla sanıyla Jan, mesleği yazarlık, onun babası da tıpkı yazarın babası gibi bir bakkal ve koyu dindar. Jan, çocukluk ve ergenlik yıllarının algısı eşliğinde bugünden geçmişe doğru bakıyor. Uyumsuz, asi, eskilerin deyimiyle ateş gibi bir oğlan çocuğu yatıyor geçmişinde. Ve onu ısrarla yanlış budamaya çalışan, bilinçli olmasa da sakatlamaya çalışan ataerkil, koyu Kalvinist, çok çocuklu bir aile, bir sosyal düzen… Üzerine ekonomik buhran ve İkinci Dünya Savaşı da eklenince, Jan’ın geri dönüşü Avrupa’nın bilinçaltı tarihiyle sarsıcı bir yüzleşmeye dönüşüyor.


Cinsellik, ölüm, inanç ve otoriteyle çatışma üzerine sakınmasız yazmayı seven bir edebiyatçı Jan Wolkers. Kahramanımız Jan da, ilk cinsel deneyimini bir erkek arkadaşıyla yaşıyor, en çok böceklere işkence yapmayı seviyor, ona benimsetilmeye çalışılan dini duygulara karşın haince işler çevirmekten zevk alıyor. Yüzü tamamen doğaya dönük Jan’ın, Dili ve yüreği de öyle ancak ataerkil sistem içinde ve dinin baskısıyla, doğanın kötücül, vahşi ve tekinsiz bölgeleri kalıyor ona. İçindeki doğal denge, dinle ve kültürle karşılaştıkça, baskılandıkça şeytani bir hal alıyor. “Ama babamın dediği gibi, başıma hep de felaket gelmiyordu. Sinirlerimin derimin altında bir hayvanınki gibi titrediği öyle sakin ve ahenkli günler de vardı. Ben de başka türlü olmasını öyle çok istiyordum ki. Ama tıpkı babamın sık sık İncil’den okuduğu gibi, ben iyi olanı yapmak isterken, karşımda hep kötülük vardı. Esasında, bir uç durumdan öteki uç duruma düşüyordum. Evdeki iyi ortamı kinci bir içine kapanıklıkla bozan bir şeytandım. Ya da bir melektim. Okuldan dönünce anneme bütün işlerinde yardım ederdim. Kapı eşiğini siler, bahçeyi tırmıkla düzeltirdim. Kötü bir söz söylenmeden bir bayram veyahut bir doğum günü geçirilirse, yatağa gitmeden önce annemle babama iyi geceler öpücüğü verip sarılarak, ‘Bugüne şükürler olsun’ demekten sonsuz mutluluk duyardım. Ama kapının arkasında durup benim hakkımda bir şeyler konuşup konuşmadıklarını dinlemeden de duramazdım.”

Jan, kendi elleriyle yarattığı dini kurallar, sosyal düzen ve kültür karşısına tüm doğallığıyla çıkan insan bilincinin ve bilinçaltının acıklı bir temsili. Romanın daha ilk cümlesinden anlıyoruz bunu. Yazar çocukluk algısı üzerinden giderek derinleşen bir dille içini döküyor sanki. Herkese, her şeye, en çok da insanla doğanın arasını açan tanrıya, küsmüş gibi… Jan Wolkers’ın en büyük başarısı belki de bir oğlan çocuğunun dilini ve algısını an be an doğanın içinde inşa edebilmesi. Dil, tıpkı içimizde ve dışımızda bizden bağımsız bizi sarmalayan doğa gibi işliyor Oegstgeest’e Dönüş'te ve bir edebiyat şölenine dönüşüyor. Tam anlamıyla otobiyografik, din-doğa, baba-oğul çatışmasına odaklanan bu roman, Hollanda edebiyatının dört büyüklerinden birini tanımak için şahane bir fırsat.