İnsan gerçekten eşref-i mahlûkat mı, yoksa sadece öyle olduğuna inanmak mı istiyor?
- Litera

- 2 dakika önce
- 3 dakikada okunur
Nezihat Keret, Songül Öden’in ilk öykü kitabı #eşrefimahlukat üzerine yazdı: "Tanıdık endişeler, saklanmış acılar ve bastırılmış duygular; yazarın kendine has diliyle güçlü bir anlatı dünyasına dönüşüyor."

“Söylemek istediğim şeyler var; hiç susmuyor ki!”
Songül Öden’in yazma ritüelini belki de en iyi anlatan cümle bu. Kendimi bildim bileli yazıyorum diyen yazar, ortaokul yıllarında çekmecelerde biriktirdiği günlükleri ve şiirleri gün ışığına çıkarmak için uzun yıllar beklemiş. Edebiyatın rüzgârına kolay kapılmamış; çekingenliğini aşması zaman almış; ilk öykü kitabı Eşrefimahlukat ile yalnızca bir oyuncu değil, aynı zamanda güçlü ve gözlemci bir anlatıcı olduğunu da ortaya koyuyor.
Kitaba adını veren “eşref-i mahlûkat” kavramı, yani insanın yaratılmışların en şereflisi olduğu düşüncesi, öyküler ilerledikçe bir övgü olmaktan çok bir soruya dönüşüyor.
İnsan gerçekten eşref-i mahlûkat mı, yoksa sadece öyle olduğuna inanmak mı istiyor?
Okuyucuyu bu soruya yönelten şey, karakterlerin yüceltilmiş varlıklar olarak değil; çelişkileri, zaafları, korkuları ve suskunluklarıyla ele alınması. Bu nedenle kitap boyunca hissedilen, bu büyük tanımın yarattığı derin ve dokunaklı paradoks oluyor.
Kitabın ilk öyküsü olan Baykuş, yazarın bilinçli bir tercihi gibi duruyor. Çocukluk, doğduğu coğrafya ve kişisel hafızanın izlerini taşıyan bu öykü, daha ilk sayfalarda şu duyguyu uyandırıyor: “Bu kitap, yazarın iç dünyasından kopup gelen parçalarla kurulmuş.”
“Unutmak” adlı öykü, toplumsal baskının görünmeyen etkisini derinden hissettiriyor. Hristiyan bir erkeğin, dedikodu ve mahalle baskısının yarattığı çemberde sıkışan dünyası; kırılmaları, suskunluğu ve kırılgan bir aşkın gölgesinde derinleşen atmosferiyle yansıtılıyor. İnsanların evrensel düzlemde benzer deneyimler yaşamasıyla her birinin değerli bir taş gibi biricik oluşu arasındaki uçurum; içsel çatışmalar, toplumsal baskılar ve aşkın kırılganlığı gibi temalar üzerinden ele alınıyor.
Öyküde kullanılan obsidyen broş yalnızca bir nesne değil, güçlü bir metafor. Sert ve dayanıklı görünmesine rağmen kırılgan yapısı, ışığı geçirip içini göstermemesi ve tarih boyunca ayna olarak kullanılması; karakterlerin iç dünyasını, saklı korkularını, keskin yasaklarını simgeliyor. Dışarıdan düzenli görünen ama içi karmaşık, kırılgan ve çelişkilerle örülü bir dünya bu. Farklılıkların kabul edilmediği böyle bir dünyada aşkın darbe aldığında parçalanması kaçınılmaz.
“Unutmak” ile “Aşk” öyküsü arasında kurulan metinler arası bağ da dikkat çekici. Aynı hikâyenin, kadın ve erkek bakış açısından iki farklı öykü olarak anlatılması, kurgusal derinliği ve okurun empati deneyimini güçlendiriyor. Zaman burada düz bir çizgi gibi akmıyor, acıyla koyulaşıyor.
Şiire duyduğu aşkı saklamayan yazar, kitapta yer alan şu dizelerle şiirsel damarının ne kadar canlı olduğunu gösteriyor:
Ve yaşasın özgürlük diye bağırıyorErken ölen bütün kelebekler…Çünkü onlar da biliyorBir başkasının kanat çırpışındaTekrar doğacaklarını.
“Grev” öyküsündeki bu şiir, kelebek etkisini hatırlatıyor. Küçük bir hareketin bile başka hayatlarda yankı bulabileceğini gösteriyor. Öden’in kalemi, insanın görünmeyen bağlarla birbirine bağlı olduğu gerçeğini güçlü bir imgeyle okura hissettiriyor.
Öykülerde karakterlerin adı yok: Kendini yeşil gözlü sanan ama aslında kahverengi gözlü adam, zayıf yüzlü çocuk… Bu tercih, anlatılanların tek bir kişiye değil, insanlığın ortak hikâyesine ait olduğu hissini güçlendiriyor. Tanıdık endişeler, saklanmış acılar ve bastırılmış duygular; yazarın kendine has diliyle güçlü bir anlatı dünyasına dönüşüyor. Öden’in kurduğu evren hem büyülü hem gerçekçi. Okur, bir yandan masalsı bir atmosferin içinden geçerken, diğer yandan kendi hayatına ait izlerle karşılaşıyor.
Kitaptaki karakterler çok sesli. Dinleri, dilleri, kimlikleri farklı. Bir baba İnşirah Suresi’ne sarılırken, bir kadın İncil’den bir ayetle hayatı sorguluyor. Öden, bu farklılıkları bir çatışma unsuru olarak değil, insan olmanın kaçınılmaz gerçeği olarak sunuyor. Ancak bu farklılıkların bir arada yaşayamaması, öykülerde derin bir hüzün olarak karşımıza çıkıyor. Bu çeşitlilik, kitabın temel sorusunu daha da derinleştiriyor: “İnsan gerçekten yaratılmışların en şereflisi mi, yoksa bu unvanı kaybettiğini fark etmekten mi kaçıyor?” Belki de bu soru her öyküde kendi cevabını arıyor.
Kitapta aşk, şiddet, grev, yalnızlık ve toplumsal baskı gibi birçok tema yer alıyor. Bunun yanında çağın yüzeysel neşesine de ironik göndermeler var. “Şaka yaptım” cümlesiyle maskelenen kırgınlıklar, güldürmeyen komediler ve sahte gülümsemeler… Bu ironi, hayatın duygusal ağırlığını daha da belirgin hâle getiriyor.
Gamze Kuş imzalı çizimler, öykülerin duygusunu tamamlayan güçlü bir görsel dünya kuruyor. Gözler ve ellerin ön plana çıkması, insanın dünyayı bakarak algıladığını, dokunarak biçimlendirdiğini hissettiriyor. Çizimler, sadece süs değil; öykülerin ruhuna açılan bir kapı niteliğinde.
Songül Öden’i yıllardır sahnede izliyoruz ama bu kitapta karşımıza çıkan kişi, rol yapan bir oyuncudan çok, insan ruhunun kırılganlığını anlamaya çalışan bir anlatıcı. Öykülerin içtenliği, yazarın kalbine değenleri yazdığını açıkça gösteriyor.
Kitabın sonunda insan, obsidyen taşına şunları kazımak istiyor: “Evin senin dergâhın; kimin kalıp kimin gideceğine sen karar ver. Destursuz ve sevgisiz kimse girmesin.”
EŞREFİ MAHLUKAT
Songül Öden
İletişim Yayınları, 2025
Tür: Öykü
111 s.






































Yorumlar