• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Everest Yayınları sonbahar seçkisi!

2019 Booker Ödülü adayı Her Şeyi Gören Adam, hayatlarını yeniden kurmaya çalışan kadının zarif ve tutkulu mücadelesi; Yıkılmış Kadın, İspanya’nın yakın tarihindeki kritik bir anı ele alan kurmaca dışı bir roman; Bir Anın Anatomisi, Âşıklar Bayramı’nın ikinci perdesi Babamın Bağlaması, yazı yolculuğunun yirminci yılını geride bırakan Yiğit Bener'den Sakar Kalem, kırsaldaki İrlandalıların yaşantısını hicvedildiği Fakirlik Edebiyatı, geçmişle bugün, gelenekselle modern, mitlerle gerçekler arasında dikkat çekici köprüler kuran Yavuz Ekinci’den Bana İsmail Deyin okurlarıyla buluştu.


Her Şeyi Gören Adam

1988 yılında Abbey Yolu’nda Saul Adler’e bir otomobil çarpar. Adler düştüğü yerden kalkar, kız arkadaşı Jennifer Moreau’nun çektiği fotoğraf için poz verir. Adler zamana atılmış bir çentik olan bu fotoğrafı Doğu Almanya Cumhuriyeti’ne götürür. Ama geçmişin hayaletleri peşinde, henüz var olmayan bir geleceğin hem içinde hem dışında olduğu Doğu Almanya’da başı zamanla derttedir.


2019 Booker Ödülü adayı Her Şeyi Gören Adam, gördüklerimiz ve/veya göremediklerimiz, dikkatsizlik ve başkalarına verdiğimiz zararlar, tarihin ağırlığı ve onu görmezden gelmek için yaptığımız yıkıcı girişimler hakkında iddialı, eğlenceli ve heyecan verici bir roman.


Yıkılmış Kadın

Simone de Beauvoir, Yıkılmış Kadın’da çiftlerin başına gelen ve ilk kurbanın her zaman kadın olduğu içinden çıkılmaz durumların portresini çiziyor. İlk olarak 1967’de yayımlanan bu kitap, üç uzun öyküden oluşuyor: İlki yaşlanma sürecine, ikincisi yalnızlığa, üçüncüsü ise sevilen birinin artan kayıtsızlığına odaklanıyor. Varoluşsal bir kriz yaşayan 40 ila 60 yaşlarında üç kadın, hayal kırıklıkları, öfkeleri, yalnızlıkları ya da eşlerinin sadakatsizliği karşısında yaşadıkları acıları anlatıyorlar. Birinin hikâyesinde, diğerinin günlüğünde, ötekinin monoloğunda, hep aynı şeyi vurguluyor Simone de Beauvoir: Hayatlarını yeniden kurmaya çalışan kadının zarif ve tutkulu mücadelesi.


Bir Anın Anatomisi

“Bir Anın Anatomisi, İspanya’nın yakın tarihindeki kritik bir anı ele alan kurmaca dışı bir roman. Bu an, 23 Şubat 1981’de, Franco’nun ölümünden 6 sene sonra, 40 yıllık bir diktatörlüğün ardından İspanyol demokrasisinin ikinci başkanı seçilirken vuku buluyor. Bu an, askerlerin, darbecilerin, Frankocuların darbe yapmak amacıyla Temsilciler Meclisi’ne girdikleri ve ateş ederek tüm milletvekillerine yere yatmalarını emrettikleri an. Tüm milletvekilleri bu emri yerine getirdi, üç kişi hariç. Bu üç kişiden biri hükümetin lideri ve demokrasiye geçisin mimarı, ikincisi Komünist Parti’nin genel sekreteri, üçüncüsü ordu komutanıydı. Bu kitap işte bu anı, bu 3 isyankâr insanın ‘Hayır’ diyerek koltuklarından ayrılmamasını konu alıyor.”


Babamın Bağlaması

Beni bir ömür sekiz köşeli şapkasının gözünde taşıyan babamı başımın üstünde taşımak için yeniden uzun ve karlı yollara düştüm. Âşıklar Bayramı’nın ikinci perdesi Babamın Bağlaması’yla açılıyor.


Ödüllü yazar Kemal Varol, sinemaya da uyarlanan Âşıklar Bayramı’nın devamı olan Babamın Bağlaması ile yeniden okurlarıyla buluşuyor. Yirmi beş yıl sonra bir gece yarısı kapısını çalıp ona üç günlük bir yolculuk ve ömürlük sorular bırakan Heves Ali’yi âşıkların bayramına yetiştiren Yusuf, arabasının bagajında babasının eski bavulu, ön koltuğunda üç telli bağlaması ve port bagajında tabutuyla bu kez toprağına, evine, kendine doğru yol alıyor... Babamın Bağlaması’yla Âşıklar Bayramı’nın ikinci perdesi açılıyor, Yusuf o derin kuyudan çıkıyor: Upuzun bir yolda, geçmişin sırlarıyla, geleceğin belirsizliğiyle ve hevesinden arta kalanlarla yüzleşen Yusuf, aşka, ayrılığa, ölüme ve yalnızlığa yakılmış yepyeni bir türküye kulak veriyor.


Cevdet Kudret Roman Ödülü, Attilâ İlhan Roman Ödülü, Fransa-Türkiye Edebiyat Ödülü ve Sait Faik Hikâye Armağanı sahibi Kemal Varol, sinemaya da uyarlanan romanı Âşıklar Bayramı’nın devamı olan Babamın Bağlaması’nda, merhaba ile hoşça kal arasındaki derin vadide yankılananlarla yine akıllardan çıkmayacak bir yolculuğa çağırıyor. Çünkü ayrılık, sadece bir insandan değil, artık içinde olmadığımız bir hikâyeden de mahrum kalmak demekti.


Sakar Kalem

Fethi Naci’den Ahmet Cemal’e, Enis Batur’dan Orhan Suda’ya, Albert Camus’den Georges Simenon’a; edebiyat eleştirisinden çevirmenin masasına... 2001 yılında yayımlanan ilk romanı Eksik Taşlar’la başlayan yazı yolculuğunun yirminci yılını geride bırakan Yiğit Bener, Sakar Kalem’de okuma, yazma ve çeviri serüveninden yansıyan düşünceleri paylaşıyor okurlarla: Gerçekten edebiyatı dert edinerek, derdi gerçekten edebiyat olanlar için... Ayşe Sarısayın’ın sözleriyle: “Nedenlerini nasıllarını, öncesini ve sonrasını her yönüyle ele alarak, baş döndüren sorular silsilesiyle irdeleyerek, kesin bir yargıya varmadan, herkesin kendi yargısını oluşturabilmesi için tüm verileri ortaya koyarak...”


Fakirlik Edebiyatı

Flann O’Brien’ın Myles na gCopaleen mahlasıyla 1941 yılında İrlandaca kaleme aldığı, kırsaldaki İrlandalıların yaşantısını hicvettiği ve yıllarca daha bilindik eserlerinin gölgesinde kalsa da yazarın mizah duygusunun hiç eksik olmadığı bir roman.


Kitap, İrlanda’nın batısında, insanların yalnızca patatesle beslendiği ve evlerini domuzlarla paylaştığı Corkadoragha adında hayali bir köyde, hiç durmayan sağanak altındaki açlık ve sefaleti anlatır. Kitabın kahramanı Bonaparte O’Coonassa, dedesinin kendisine yol göstermesiyle hayata atılır. Daha küçük bir çocukken, “Gerçek İrlandalıların kaderi (kitapların söylediğine göre) her daim böyle olmuştur; yol boyunca doğuya ilerlerken vadinin kıyısında, küçük, kireç beyazı bir evde yaşamak da bu dünyada benim için güzel şeylerin olamayacağının doğduğumda bana sunulan kanıtıydı,” diyen O’Coonassa, İrlandalıların kaderinden kaçabilecek midir yoksa ona boyun mu eğecektir?


Bana İsmail Deyin

Kurbanın katilini, suçun hükmünü, sonucun sebebini, yaratılanın yaratıcısını aradığı öykülerle kurulmuş bu evrende, hikâyenin doğduğu o ilk ana, her şeyin öncesine bakıyor Yavuz Ekinci: Her söz sessizlikten doğuyor, sessizlikte kayboluyor. Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne değer bulunan ve iç içe geçmiş öykülerden oluşan Bana İsmail Deyin, geçmişle bugün, gelenekselle modern, mitlerle gerçekler arasında dikkat çekici köprüler kuran Yavuz Ekinci’nin sonraki metinlerine de ışık tutan ipuçlarıyla dolu. Çok, çok uzun zaman önceydi. Karanlık, Sessizlik Kulesi’nde saklanıyordu. Toprak, su ve gökyüzü tertemizdi.


Rüzgâr doğadaki bin bir kokuyu taşıyordu. İnsanlar içinde yaşadıkları dünyanın değerini biliyorlardı. En kutsal şeyleri su ve topraktı. Yazar, o günlerden kalma bir günün kısacık bir anını zihninde canlandırdı. Bunun için günlerce uykusuz kaldı.