Gerçeklerini zemin, hayallerini merdiven yapanlara
- Litera

- 19 dakika önce
- 5 dakikada okunur
Umut Kaygısız, Saou Ichikawa’nın Akutagawa ödüllü romanı, Kambur üzerine yazdı: "Kambur, dudaktan kurutulup havaya karışan yalnız, yapayalnız bir kelime. Okumanızı bekleyen bu roman ise dünyalar kadar kalabalık, tıklım tıklım. Yürürken zorlanan, trafikte oflayan, zamandan dert yanan, dinleme sırasına geçmemek için lafını hep uzatanlara açık bırakılmış bir pencere…"

“İşte orada. Kambur. Gördünüz mü? Nasıl da… Allah korusun, evlerden ırak. Bakmayın çocuklar, bakmayın” gibi kronikleşmiş, dar görüşlü toplumsal bakış açısının ezberden söylettiği cümleleri yerle bir etmek için gümbür gümbür geliyor Kambur. Sarsıcı, ritmik, varlığının farkında olunmayan bazı duyguları tetikleyici ve dalgalanmaya başlamak için rüzgârın çığlık atmasını bekleyen bir deniz kadar aldatıcı. Saou Ichikawa’nın Akutagawa ödüllü romanı, tabiri caizse orantısız güç kullanarak bizleri düşünmeye ve hissetmeye zorluyor.
Engellilerin toplumdaki yeri sadece annelerinin kalbi midir? Bazı baba ve kardeşlerin bile onları doğru konumlandırmakta zorlandığı düşünülürse, bir yabancının gözünde statü kazanmalarının zorluğu su götürmez bir gerçektir.
Shaka’nın gerçekleri zemin, hayallerini merdiven yaptığı hayatı
Gelelim kahramanımız Shaka’ya. Çok iyi ekonomik imkânlara sahip ancak yüksek bedensel engellerle yaşamı sınırlanmış biri. Solunum cihazına bağlı, hareket kabiliyeti minimum seviyede fakat bu olumsuzlukları imha edecek kadar zengin hayal gücü ve duygusal genişliği sayesinden sınırları zorlayan düşünsel yetiler ve becerilerle donanmış. Ağır kas hastalığıyla dünyaya gelse bile bu handikap yüzünden hayata boyun eğmeyecek kadar cesur birinin hikâyesiyle buluşturuyor bizleri Saou Ichikawa.
Sokağa çıkıp çoğunluk gibi sosyalleşemese de bunu kendi yöntemleriyle, yani dijital ekranlar sayesinde gerçekleştiren Shaka, yaşadığı minicik odayı uçsuz bucaksız bir mahalleye, hatta semte dönüştürebilecek kadar korkusuz ve güçlü. Yaşama tutunma çabası değil, tamamen toplumda yer edinme gayreti onunkisini. Ve herkes kadar eşit olmayı sadece maddi düzeyde sağlamakla yetinmiyor, aynı zamanda duygusal ve psikolojik açıdan da eksik kaldığı noktaları telafi etmeyi kafasına koymuş, varlığıyla yüzleşmenin ötesine geçmeyi kolayca başarmış biri.
Onu seyreden, okuyan, her gün görmesine rağmen kafasını ve dikkatini başka yere çevirenlerin de hikâyesi bu aslında. Kambur kim? İlk bakışta parmakla gösterilen mi yoksa fark edilmeyen engelleri içinde taşıyıp kalabalıkta kaybolanlar mı? İçinde pek çok soru ve sorunu barındıran bu eşsiz romanın sarsıcı etkisiyle tanışmak için, yalnızca birkaç sayfasını okumak yeterli. Hikâyesine ve gerçekliğe olan yalın bakışına hızla teslim olup başından kalkmakta zorlanacağınız bir roman Kambur.
Dil açısından okurunu zorlamanın ya da yoğun edebi lezzetle beslemenin derdinde değil. Yeni nesil edebi ihtiyaçlara uygun bir dili var yazarın. Ben anlatımın samimiyet dozunu iyi ayarlaması sayesinde okuyucunun empati kurmasını kolaylaştırıyor. Bugünün pratik ve direkt sonuca odaklanan düşünce yapısından izler taşıyor cümlelerinde. O yüzden de sokakta, işte, apartmanda, kısacası her yerde karşılaşabileceğimiz ve eskiden ayıp kabul edilen ancak şimdilerde olağan olduğu hususunda el sıkışılan duygusal tepkilerle el sıkışmamızı sağlayan bir anlatma yetisine sahip.
Sorunları büyüten şey düşünmemek değil, konuşmamaktır aslında
Roman, açtığı soru işaretleri ve yarattığı tartışma alanlarıyla da alışılmışın oldukça dışında. Hiç akla gelmeyen noktalardan vuruyor. Çünkü çoğumuzun Kambur’un içine hapsolmuş sorunları ıskalamasının sebebi, engelli bireylerle yeterince empati kuramayışından kaynaklı. Esasında kıymetli yazar düşünceleri kadar kalbini de açmış bizlere. Bu açından ortaya bıraktığı sorunlara kafa patlatırken bunu kendi bedenlerimizin içinde yapmamamızı sağlayacak kadar hikâyesinin içine alıyor bizleri. Bu, bir çeşit yönlendirme ya da okuru baskı altına alma değil. Bilakis yazarın kendini olabildiğince savunmasız bırakma hali. Her türlü korunma ve aldatmadan uzak, en şeffaf haliyle karşımızda yeniden var oluyor kıymetli yazar.
İlk olarak engellilerin toplum için büyük bir yük olduğunu düşünen çoğunluğa karşı çıkarak kolları sıvıyor. Devletten maaş alıp üretime katkıda bulunmadıkları için ülkenin kamburu oldukları düşüncesi ile yüzleşecek kadar gerçekçi bu noktada. Ancak atlanan detayı kendi hayatından örnek vererek bir düğüm atıyor zihinlerimize. Engelli birinin ebeveynlerini, çocukları hayatta bir başına kaldıklarında zorlanmasınlar diye yıllarca para biriktirir ve sonra çocuk evlenip üreyemeyeceği için, öldüğünde tüm mal varlığı olduğu gibi devlete kalır. Yani toplumda kambur gibi gözüken biri, esasında tüm zenginliğini tanımadığı insanlara gönüllü olarak dağıtan bir cömertten başkası değildir.
Gerçekliğe bakıp düşünmemizi talep ettiği ikinci nokta ise, eğitimli ve gelişime açık insanların buluşma noktası olarak kabul edilen edebiyat dünyasının engellilere karşı takındığı samimiyetsiz tavırdır. Genel olarak spor dünyasına yukardan bakma alışkanlığındaki okur-yazar kesiminin meseleye olan sahte içtenliğini tartışmaya açıyor Ichikawa. Öyle ya, hor görülen spor dünyası engellilere toplumda yer açmak için onca turnuva, lig, olimpiyat müsabakaları düzenlerken; edebiyatçıların bu konuda kıllarını bile kıpırdatmamaları nedense görmezden gelinir. Yazarların öykülerinde kahraman ya da konu seçimi olarak buna değinmesi, bir engellinin gözünden bencillik olarak kabul edilir. Kitap sayfalarına dokunmanın tarifsiz hissini ballandıra ballandıra anlatanlarsa, gerçek bir kitaba dokunma ihtimali hiç olmayanları asla düşünmezler. Bu noktada sorunlara çözüm önerisi elbette Kambur’un cebindedir: Dijitalleşme zorunlu bir eşitlik sağlayacağı için asla es geçilmemelidir.
Engellilerin uğradıkları istismar ve rızaları dışında bedenlerine yapılan saldırıların kolayca ört pas edilmesi ise yine okurun gözüne sokulan başka bir toplumsal yara olarak sarsıcı etki yapıyor. Özellikle kahramanımızın yetişkin bedenine hapsolan duygularının, herhangi sağlıklı birinden farklı olmadığını duyumsamamız, meselenin üzerine kafa patlatmak için başlı başına yeterlidir. Fiziksel dezavantajlı insanlardan her türlü çıkarı sağlamaya meyil etmiş kişiler kalabalıkta kolayca eriyip giderken, kendini savunamadığı gibi yaşadıklarını şikâyet dahi edemeyecek durumda olanların duygularıyla yüzleşecek kadar sert miyiz peki? Yoksa bizim kabuklarımız onlardan daha mı kırılgan? Kıymetli yazarın baskülüne korkusuzca çıkabilen her okurun farkındalık eşiği en az bir basamak daha yukarı çıkacak romanın bu kısımlarında.
Ve sayfalar ilerledikçe açığa çıkan temel sorunlardan bir tanesi de engellilere uygulanan üreme yasağı. Bu bağlamda isyan bayrağını akla ilk gelen cümlelerle göndere çekmesini beklediğimiz yazar, tam manasıyla sarsıcı bir tokat patlatıyor bizlere. Belki de kitabın en vurucu noktası burası. Gerçeğin mantık yürütme ya da duyguları eğip bükme aşamasına gelmeden bambaşka bir bedende var olma hali: Doğum yapamayacağını bile bile üreme isteği.
“Bu eğri büğrü bedende sağlıklı bir fetüsün oluşma halini hissetme arzusu” diye tanımlayabiliriz kabaca. Hamile kaldıktan sonra kürtaj yaptırmayı peşinen kabul eden birinin, belki de annesine en yakın olacağı anı hayal etme isteğiyle tanışıyoruz. Onun gibi düşünmeye meyil ediyoruz kitap boyunca. Anlıyoruz bu rasyonel talebi. Bir canlıyı içinde hissetme hakkı olduğuna itiraz etmek mümkün müdür? İşte bu duygunun gücüyle, doğum yapamayacak olsa dahi fiziksel olarak üreyebilmesi önünde herhangi engel bulunmayan birinin annelikle olan imtihanı öylece duruyor karşımızda. Shaka, bir deneyim olarak görüyor bunu. Ölmeden önce tatmak istediği duyguların en başına anneliği yazan kahramanımızın kaybedecek bir şeyi olmadığını iliklerimize kadar hissetmemizi bundan daha güzel hiçbir şey sağlayamazdı belki de.
Açık bırakılmış bir pencere… Rüzgârda ikram eder, yağmur da güneş de.
Açtığı kulvarlar, sorduğu sorular birer kar tanesi gibi erimiyor, bilakis buz kütlesine dönüşüp öyle kaskatı biçimde kalıyor. Sonra tekrardan hayallerle gerçeklerin alt üst edildiği bir evrende karanlığı kırmızıya boyuyoruz yazarla birlikte. Sık sık şaşıracağınız ama her sürprizin altında insana dair ilkel ve doyuma ulaşmayı sabırsızlıkla bekleyen bir içgüdü bulacağınız bir öykü bu. Sahneler akıp gidecek ve beş sayfa sonra ne olacağını asla tahmin edemeyeceksiniz. Hep merak edeceksiniz. Shaka nerede duracak veya tekrar ne zaman gaza basacak diye…
Kim bilir belki de gerçeklerle değil de hayalleriyle sınanıyordur insanlar. En tecrübesiz oldukları yerden sert bir fiske ısmarlar onlara hayat. Sonra bir daha sınar, bir daha, bir kez daha. Eylemlerin gelip geçici, duyguların zamanın karşısında aciz, düşlerinse ilelebet gücünü koruyabileceği bir dünya ile bizleri tanıştıran bir roman “Kambur”. Yaşayıp geçtiğimiz herhangi bir günün içinde hapsolmuş, bakışlarımızın çok uzağındakileri alıp koyuyor zihnimizin başköşesine. Sonra ne mi oluyoruz? Yürüyoruz birlikte. O kişiyle… Kamburla… Yazarla… Yüzüyle ya da sesiyle değil, ruhuyla yanımızda var olanlarla. Kambur, dudaktan kurutulup havaya karışan yalnız, yapayalnız bir kelime. Okumanızı bekleyen bu roman ise dünyalar kadar kalabalık, tıklım tıklım. Yürürken zorlanan, trafikte oflayan, zamandan dert yanan, dinleme sırasına geçmemek için lafını hep uzatanlara açık bırakılmış bir pencere… Rüzgârda ikram eder, yağmur da güneş de. İşte size Kambur. Keyifli okumalar dilerim.
KAMBUR
Saou Ichikawa
Beyaz Baykuş Yayınları, 2025
Çeviri: Ebru Sarıkaya
Tür: Roman
72 s.









































Yorumlar