• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Yaşamakta Ayak Diremek

Semra Ege, Yan Lianke'nin insan olmak, varoluş ve yaşam mücadelesi konularına odaklanan Günler, Aylar, Yıllar kitabı üzerine yazdı. "Diyaloglarda sarsıcı imgelerle baş başa kalan okur, yaşamı sorgularken absürdün kendisini görüyor."


Franz Kafka Ödülü sahibi Yan Lianke'nin 2002 yılında kaleme aldığı, özgün adı Nian yue ri olan, Erdem Kurtuldu'nun çevirisiyle dilimize kazandırdığı Günler Aylar Yıllar, geçtiğimiz yıl Jaguar Yayınları tarafından yayımlanmıştı. Bu yıl Mayıs ayında 10. baskısını gerçekleştiren kitap, insanı, varoluşu ve yaşam mücadelesini anlatıyor.


Varoluş felsefesi denilince aklımıza ilk gelen isimlerden biri Albert Camus, ve Camus'nün Sisifos Söyleni. Absürdizm üzerinden varoluşu sorgulayan eserin en temel diyalektiği, yaşamak eyleminin "absürd" bir eylem oluşu ve bu absürdlüğün içinden yalnızca absürdlüğe kafa tutarak sıyrılabileceğimiz gerçeğidir. Sisifos'un, cezası gereği hayatının sonuna dek kayayı tepenin en uç noktasına kadar çıkarmaya çalışması saçmanın ta kendisidir fakat bu nafile çabayı yılmadan sürdürmesi de yaşama karşı yüklendiği bir başkaldırıdır aslında. Tıpkı Yan Lianke'nin Günler Aylar Yıllar romanının başkarakteri olan ihtiyar adamın yaşamakta ayak direyen o umutlu başkaldırısı gibi.



Kuraklık nedeniyle köyü terk eden köylülerle birlikte köyü terk edip gitmek yerine, köyde gözleri görmeyen bir köpekle birlikte kalmayı, kurak aylar geçene kadar köyde kalan tek bir mısır koçanını koruyarak bir sonraki yıla -köylülerin döneceği zamana- çıkarmayı dava edinmiş bir ihtiyarın bu süre zarfında köpeğiyle birlikte hayatta kalma mücadelesini okuyoruz bu novellada. İhtiyar adamın köpeğinin ismi Kör. Kör'ün gözleri güneşe doğru havlamaktan görmez olmuştur. Yağmur duasına eşdeğer bir Çin inanışıyla, Çin halkının kuraklığa karşı bel bağladığı bir ritüel bu:



"Ne zaman bir kuraklık olsa köyün girişine bir sunak yapılır, üzerine üç tabak adaklık yemek ile iki tane çömlek konulurdu. Çömleklerin içine ağzına kadar su doldurulur, çömleklerin üzerindeyse ejderha resmi olurdu. Sonra iki çömleğin arasına bir köpek bağlanır, köpeğin başı göğe doğru çevrilir, köpek susadığında ona su verilir, acıktığında yemek verilir, ne aç ne de susuz olduğundaysa güneşe doğru öfkeyle havlaması sağlanırdı. Eskiden, bu minval üzerine, ta ki güneş köpeğin havlamasından korkup geri çekilene kadar en az üç, en çok da yedi gün devam edilir, ardından ya rüzgâr eser ya yağmur yağar ya da gökyüzü bulutlarla kaplanırdı. Fakat o yıl köyün dışından vahşi bir köpek getirilip sunağın önüne bağlanmıştı; köpek iki hafta boyunca havlamış olmasına rağmen güneş hâlâ cayır cayır yanıyor, tam zamanında doğup, tam zamanında batıyordu. On altıncı günün öğlesi ihtiyar, sunağın yanına gidip çömlekleri kontrol ettiğinde sıcaktan dili damağı kurumuş köpeğin çömleklerdeki suyu içmiş olduğunu fark etti, çömleklerden birinin içinde hiç su kalmamıştı...

....

Sunaktan aşağı inen köpek birkaç adım atmıştı ki duvara tosladı, ardına dönüp yeniden yürümeye başlayınca bu kez de bir ağaca tosladı; ihtiyar köpeğin yanına gidip kulaklarından tuttu, yüzüne bakınca yüreği ağzına geldi; köpeğin gözleri güneşin kavurucu sıcağından kör olmuş, geriye sadece kurumuş kuyuları andıran iki göz çukuru kalmıştı."


Lianke burada, insanın körlüğünü anlatmak istemişti belki de. İnsanın, gerçeklikle bağdaşmayan inanışlarının körlüğünü.


Sarsıcı bir dinamizmle ilerleyen romanda çoğu kez yaşlı adamla köpeğinin diyaloğuna şahitlik ediyoruz.

"Köpek kör gözleriyle ona, tahıl bulamadın değil mi dercesine baktı. İhtiyar ona cevap vermedi, yerdeki kırbacı birden eline aldı, sokağın ortasında durup güneşi kırbaçlamaya başladı."


Diyaloglarda sarsıcı imgelerle baş başa kalan okur, yaşamı sorgularken absürdün kendisini görüyor, absürd üzerinden kendine dönüyor, bakıyor ve sorguluyor yaşamı: Bir kuraklık durumu olsa ne yapardım? İnsan, düşünde bile hayatta kalmanın bir yolunu buluyor.