Ara

İkinci ve Üçüncü Monograf

Fatih Balkış'tan hatırlamanın arkeolojisi üzerine denemeler. Kitaplar, yazarlar, tesadüfler, buluşmalar, kaçınılmaz karşılaşmalar, birbirini bütünleyen fragmanlar, kurmacayla gerçeği teyelleyen epifaniler... Her hafta Litera'da.


Bu hafta, İkinci ve Üçüncü Monograf.



-2-


Kaçak Dergi’nin çatı katında oturuyorum. Tanımadığım yayın yönetmenine yaklaşan biri, İskender’in gönderdiği adamın, telif ücreti olan 50 TL’yi almak için kapıda beklediğini söylüyor. Suratı ekşiyor yayın yönetmeninin. Kem küm ediyor, kimin niye beklediğini bir kez daha soruyor, gözlerine inanamıyor. Masasında ileri-geri gidiyor, sandalyesinden gıcırtılar çıkarıyor. Homurdanıyor. Kafede oturanların da dikkatini çekiyor bu homurdanma. Çayından bir yudum alıyor. Ağzını şapırdatıyor, elindeki fareyi tıklatıyor birkaç kez. Başından savmak için bir şeyler geveliyor ağzında ama bunlar kesinlikle anlaşılabilir sözcükler değil. Sözcükler.






-3-


Yıllar sonra, onun, Gülhane’de ayı kostümüne girip dans ettiğini öğreniyorum. Bir şeyin derinleştiği anlardan biri benim için. Tuluat meselesini hiçbir zaman tam olarak anlayamayacağımız gerçeği açığa çıkıyor. Ortaoyuncular’ın duvarlarına asılan fotoğraflardan, halk tiyatrosu ve meddah sahnesine savruluyorum. Bende kalıcı hale gelmiş bir imge yeniden biçimleniyor. Evinden çıkıyor. Kostümünü sırtındaki bohçasında taşıyor. Kadıköy’den vapura biniyor. Simit ve çay alıyor. Acaba yaşamının bütün evrelerinin farkında mıydı, diye düşünüyorum. Yani o yoksulluğun kıyısında sürecek olan kocaman bir yaşamın. İnişli çıkışlı olacağını kesinlikle biliyor olmalı. Onu tanıdığım yıllarda mücadele, işten sonra ya da hafta sonları yapılan bir aktivite değildi. Mücadele insanı, bedenini ve zihnini bütün yetileriyle yaşam boyu kullanan bir performans sanatçısıyBirazdan ayı kılığında insanları güldürecek. Onu dans ettiren kim acaba, diye düşünüyorum. Nedense aklıma Müjdat Gezen geliyor. Belki eski bir skeç nedeniyle. Sonra, bir başka gece, 33 değişik tiplemeyi meddah sahnesinde dillendirecek. Egeli olacak, Karadenizli, Kürt olacak, Arap, Rus... Sahnenin ışıkçısı, yazarı, suflörü olacak. Sende bir damar var, demişti bana. Sesi babacan, kalın, tereddütsüz. Ona yazdığım oyunu vermiştim. Hamletvâri bir göç hikâyesi. Sende bir damar var. Sevdiğim yazarları soruyor. Oyun yazarları mı, diyorum vakit kazanmak için. Beni duymuyor. Ona Lessing, Hebbel, Freytag seviyorum, diyorum. Belki bir yere geri göndermek istiyorum onu, tarihte bir yere, ikimizin de ait olduğu bir kaya parçasının üzerine.