Ara

James'im Joyce'um

Hasan Sezer, edebiyat tarihini değiştiren, edebiyata yeni bir yön veren Joyce’un ardından bir kere daha soruyor: “Aradan geçen onca yılın ardından, onu gerçekten anlayabildik mi?”

Hasan Sezer


Yorgundu, başına gelen türlü hadisenin ve yıllar süren ekonomik sıkıntının, iki savaş arasında geçmiş bir ömrün, edebiyatın peşinde elli sekiz yılın ardından “kimse anlamıyor mu?” demişti James Joyce gözlerini sonsuza kadar yummadan önce.


Edebiyat tarihini değiştiren, edebiyata yeni bir yön veren Joyce, ayak bastığı dünyayı terk ederken rivayete göre anlaşılmamış olmanın korkusunu yaşamaktaydı. Şimdi, aradan geçen onca yılın ardından sormak gerekir, onu gerçekten anlayabildik mi?

Tüketim Çağında

Kapitalin hiç olmadığı kadar kırılgan ve de saldırgan olduğu bir çağda yaşarken günlük hayatımızın getirisi hız ve daimî devinim içerisinden bir an bile sıyrılmak bizlere insan olduğumuzu hatırlatıyor. Bu hatırlatma sayesinde deşarj oluyor, kendimize geliyor ve o devinimin içine yeniden katılmak için zamanı kontrol ediyoruz.


Sözgelimi hareketin yanında durmaksızın tüketmek, hazmetmek gibi bir ihtiyacın yanı sıra yeniden üretimin artmasını istiyor, yoğun yaşamın içerisinde tek solukta sanatsal hazzı yaşama beklentisi içinde kıvranıyoruz. Oysa bu tüketim çağında edebiyatı katlettiğimizin farkında bile değiliz.


James Joyce incelikli kelime oyunları, ağır alt metinleriyle okunması oldukça zor bir yazar olarak çıkıyor karşımıza. Oysa çağın getirilerinden bir nefes olsun uzaklaşabildiğimiz anda onun sanatının patikalarında yürüme şansı elde edebiliyor, cümlelerinin ahenginde zevkten zevke koşabiliyoruz. Ancak buna vaktimiz yok çünkü çok daha mühim işlerimizin varlığı bir yana yüzlerce ikamesi olan okuma eylemini gerçekleştirecek sabrı bedenimizde bulamıyoruz.


Paulo Coelho bir röportajında kendisini Joyce’tan daha başarılı gördüğünü zira Joyce’un ağır ve anlaşılmaz metinleri yerine çok daha basit ve kolay okunabilir eserler kaleme aldığını belirtmişti. Şimdi, tam da bu noktada, tüketim çağının en azgın ve iflah olmaz zamanında sormak gerekir, sanatın hazzı basitlikten mi geçmektedir?


Haz ve Edebiyat

Estetik olabildiğine öznel ve kesinlik barındırmayan bir güzellik arayışının temsilidir. Bu temsiliyet doğal olarak kişiden kişiye değiştiği gibi toplumdan topluma ve çağdan çağa da değişmektedir. 20. Asrın büyük ismi James Joyce’un karşısında duran, durduğunu belirten 21.Asrın pöpüler yazarı Coelho’nun sanatını sorgulamaktan ziyade estetik zevkin dönüşümüne parmak basamak gereklidir. Zira eleştirmenler Coelho’ya hakkınca cevabını vermiş ve vermeye devam edecektir.


Sanat bir haz bileşimidir demek yanlış olmayacaktır. Alınan hazzın boyutlarına göre eserin kişi nezdindeki değerini oluşturur. Elbette bu durum yalnızca hazdan ibaret değildir. Bir iletişim, deneyim aktarım aracı olabilecek edebiyat, hayatı bizzat içinde barındırır. Ancak kurmacanın temelinde bir haz, zevk yatmakta ve bu zevke göre tercihler oluşmaktadır. Romantizmin peşinde koşan bir kişinin realizmden hoşlanması şaşırtıcı mıdır? Değildir, çünkü buradaki zevk çok katmanlıdır ve tekdüzeleşmekten olabildiğince uzaktır. İnsan siyahı sevdiği gibi kızılı, kızılı sevdiği gibi yeşili, yeşili sevdiği gibi beyazı da sevebilir. Bu bağlamda edebiyatta kesin ve değişmez beğeni yargıları oluşturmak oldukça yanlıştır.


Yıllar yılı birçok isim ve eser edebiyat dünyasını derinden etkilemiş, bazen bu dünyayı sarsmıştır. Don Kişot’tan Yüzüklerin Efendisi’ne oldukça farklı tür ve akımlardan oluşan eserler, münferit coğrafyaların insanları tarafından beğenilerek, sevilerek okunmuş kimi zaman bu eserlerin okuyucuları fanatikleşerek bir nevi eserin savunucuları halini almışlardır. Her sene kutlanılan 16 Haziran ise James Joyce sevenler için bu anlamı kısmen de olsa taşımaktadır. Zira 16 Haziran Joyce’ un unutulmaz eserlerinden birisi olan Ulysses’in günüdür ve bugün Joyce’un sevgili eşi Nora’yla ilk yakınlaşmasını temsil etmektedir.

Katmanlı ve çok anlamlı bir yapıyla karşımıza çıkan Joyce külliyatında bu gibi göndermelerin olması oldukça doğal ve olağandır. 1904 yılında geçen bu olay ilk defa 1954 yılında Bloomsday olarak kutlanmış ve o günden beridir de her 16 Haziran’da Bloomsday kutlamaları çerçevesinde 16 Haziran 1904’te Joyce’un Nora ile gezdiği, beraber vakit geçirdiği noktalar gezilmektedir.


Peki, üzerinden geçen 117 yıla rağmen halen daha festival edasıyla kutlanılan, nesilden nesile coğrafyadan coğrafyaya insanları etkisi altına alan bir ismin edebiyatına anlaşılması zor, mahareti eksik demek ne kadar doğrudur?


James’im Joyce’um

Joyce yarım yüzyıllık yaşamında birçok soruna göğüs germiş, maddi yetersizlikler ve çalkantılarla geçen bir ömür sırasında hafızalardan silinmeyecek eserler kaleme almıştı. Öyle ki Dublinliler kitabının ardından bir gün bu şehrin başına gelecek herhangi bir felakette şehrin birebir yeniden inşası için eserine bakılmasının yeterli olacağını söylemişti. Ulysses ile Odise’nin ellerinden tutan Joyce edebiyatının bir yüzünü felsefeden hiç eksik kılmamıştı. Bir dil bilimci edasıyla birçok dili öğrenen ve inceleyen James Joyce Finnegan Vahı’nda yazım dilinin belini bükmüş, yeni sınırlar keşfetmişti.


Görülmektedir ki edebi tarihi değiştiren ve ona, edebiyata yeni anlamlar yükleyen, kazanımlar armağan eden, koskoca bir mirasın sahibine yeteneksiz demek için kitle kültürünün zevklerine tamah eden bir yazar olmak yeterlidir.


Popüler kültür tüketim toplumunun beşiğidir, temel dayanağıdır. Hızla ve daima devinimle dönüşen, değişen ve bu dönüşüm anında kazanımlar elde edip bu kazanımları yıkan bir çağda, sanata ve estetiğe ihtiyaç duyulmayan koca koca gökdelenlerin bulutların çehresini kapattığı bir çağda yaşarken insan olduğumuzu hatırlamamız gereklidir.


İnsan olduğumuzu hatırladığımız vakit zevklerimizin basitlikten ve kolay anlaşılabilirlikten geçmediğini aksine kendimize, sanata vakit ayırırsak o yemyeşil ovalarda çalınan kaval seslerini, dört nala koşan atların kişnemelerini duyabileceğimizi biliyoruz, biliyoruz ancak unutuyoruz. Joyce’u anlamazdan önce kendimizi anlamamız gerektiğini unutuyoruz. Unutuyoruz sanatı ve yaşamı ve felsefeyi.


Tek dileğimiz bir saatlik filmden, elli sayfalık kitaptan alabileceğimiz hazzı alıp yolumuza, işimize devam etmek. Belli ki estetiğin anlamını, estetik kavrayışını unutuyoruz. Düşüncelerimizi pazarlamaktan uzak duracağımıza, pazarlanan düşüncelere öykünüyoruz. Karanlık çöktü çoktan, göz gözü görmez oldu. Dün tarih oldu, bugün yarına karışacak, yarın için henüz erken oysa. Bugün insanlık kaybetti, yarın bir daha kaybedecek, bir kâbus sardı dört bir yanımızı, kim bizi uyandıracak?


“’Tarih,’ dedi Stephen, ‘uyanmaya çalıştığım bir kâbus gibi.’”-James Joyce-Ulysses