• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Unutmayı durduramıyorum

Gelecekle ilgili ipuçlarına ulaşmak, bilinçaltımızı ortaya çıkarmak için rüyalarımıza tutunabiliriz. Rüyalarımızı unutmazsak. Ya sadece rüyalarımızı değil de, gerçeklikle ilgili pek çok şeyi unutursak? Peyman Ünalsın Gökhan, Ezgi Ayvalı’nın rüya ile gerçek arasında sıkışmış, kendini arayan adamın hikâyesini anlattığı Kırk Kabuklu Çekirdek isimli romanı hakkında yazdı.

Çıkmak istiyorum.

Bir yol olmalı, durdurmanın.

Birazdan unutacağım. Biliyorum.

Unutmayı durduramıyorum.

Her şeyi yazmalıyım, her şeyi, bir an önce.

Unutmadan hemen önce.

---------------------

Biliyorum.

Oyun daha bitmedi, belki yeni başlıyor.

Zaman kırk kabuklu çekirdek; içindeki şimdiye ulaşamıyorum.

Unutmak geliyor, uyku gibi geliyor, durduramıyorum.


Unutmayı durdurabilenimiz var mı?

Bazen sokakta tanıdık bir sima geçer yanından. O kadar tanıdık ki, adı şimdi aklına gelecek. Hatta dur dur, nerede tanışmıştınız? Şeyin arkadaşıydı. Şeyin… Hay Allah! Onun da adını unuttun bak. O da döner bakar, yüzünde hafif bir sırıtış. Yüzündeki hantal soru işaretini görünce anlar hatırlamadığını. Öyle geçip gidersiniz. Bütün gün aklınızda asılı kalır nerede, ne zaman, kimin aracılığıyla tanıştığınız, isimleriniz.


Ya da mutfağa girersin, yeşil salatayı yıkamak, rokayı doğramak için. O esnada bulaşıklıkta suları süzülmüş tabakları görürsün. Dur şunları el altından kaldırayım dersin. Kurulama bezini alırsın. Kirlenmiş. Kirli sepetine koymak için banyoya gidersin. Aaa! O da ne? Çamaşırları ayırmışsın. Beyazları makineye atacaktın, orada kalmış işte. Belki de bir telefon geldi o esnada. Geç olmadan şunları makineye atayım dersin. Deterjan kutusunun yeşili sana mutfak tezgâhının üzerindeki yeşillikleri hatırlatır. Koşa koşa mutfağa dönersin.

Çağımızın hastalığı unutmak.


Beynimizin içi çıfıt çarşısı. Haftalık alışveriş listeleri, toplantıda sunulacak raporlar, katılmamız gereken etkinlikler, ütülenecek gömlekler, kuru temizlemeden alınacak pantolonlar, ziyaret edilecek aile büyükleri, çocukların dersleri derken kendimizi her gün biraz daha ağırlaşan sorumluluklar altında kaybolmuş buluyoruz.


İşin içine bir de hayatımızı kolaylaştırırken beynimizi körelten teknoloji girince, durum daha da vahimleşiyor.


Seksenlerin sonu, doksanların başında henüz cep telefonlarının hayatımıza girmediği yıllarda, küçük bir telefon defterim vardı. İşim gereği İstanbul başta olmak üzere pek çok beş ve dört yıldızlı otelin, restoranların, kapalı çarşıdaki halıcıların, bakırcıların, hediyelik eşya satan bilumum dükkânın, otobüs şirketlerinin, organizatörlerin hatta dansözlerin telefon numaraları o küçük defterde yazardı. Çok zorda kalmadıkça kullanmazdım. Çünkü pek çok numarayı ezbere biliyordum. Cep telefonları çıktı, mertlik bozuldu. Artık beynim kendini zorlamak istemiyor. Delirdin mi sen diye çığlığı basıyor ezberlemesi için baskı yaptığımda. Aç telefonunu bak, hem zaten oradan aramayacak mısın diye azarlıyor. Ailemin dışında kimsenin telefonunu hatırlamıyorum. Doğum günlerini, evlilik yıldönümlerini de hep telefondaki ajandamdan takip ediyorum.


Bir de akıllı telefonlarla, Ipadlerle, bilgisayarlarla hayatımıza giren oyunlar var; geceleri gündüze, gündüzleri geceye karıştıran. Odalara kapanıp kapanıp oyunlar oynuyor gençler, olgunlaşamayan yetişkinler. Konuşmayı, paylaşmayı, tepki vermeyi unutuyorlar. Güneş acıtıyor gözlerini. Evde anne baba mı var, karısı ya da çocukları mı? Ah hayır! Çocuklar olmasın lütfen. Onlar rol model almasınlar böyle asosyal, mavi ekrana kapanmış, epileptik bir ebeveyni. Oyun oynadıkça yalnızlaşan, yalnızlaştıkça hastalanan bir sevdiğiniz oldu mu hiç? Benim olmadı. Ama birkaç yıl önce, bilgisayar karşısından kalkmadan günlerce oyun oynayan kardeşini geçirdiği kriz sonucunda hastane hastane, doktor doktor dolaştıran iş arkadaşım oldu. Gözlerindeki çaresizlik, üzüntü bugün bile zihnimde.


Hatta oyun takıntısı yüzünden evlilikleri biten çiftler duydum. İşten eve gelince günün kritiğini yapabileceğiniz, birer kadeh şarap alıp ayaklarınızı uzatarak “Bu akşam Body&Soul mu, The Lobster mı izliyoruz” diyen ruh halinize yoldaş sevgilinizin yerine, masada yemek yerken bile gözü kaşığının hemen yanındaki telefonuna kitlenmiş bir adam olduğunu düşünün.


Bir adam…

Geçtiğimiz Ağustos ayında Everest Yayınları’ndan çıkan, Ezgi Ayvalı’nın ilk romanı Kırk Kabuklu Çekirdek romanının ana karakteri de bir adam. Karısı kadın. İsimleri yok karakterlerin. Tıpkı kitabın kahramanı adamın, bir gün, bir gece, tam bilemiyor zamanı, Aralık ayının herhangi bir anında kendine gelmesi ve mekân, zaman, gerçeklik duygusunu sorgulaması gibi derin bir kayboluşu temsil ediyor. Yadırgamıyoruz çünkü ta içimizde hissediyoruz aslında o kayboluşu. Bize biraz içinden geçtiğimiz pandemi döneminin buhranını çağrıştırıyor. Ama daha çok yazarın dili, mekânı, karakteri kurmaktaki becerisi geçiriyor o gerçekle rüya arasında kalmış sıkışmışlık hissini.


Tanrı anlatıcıdan dinlediğimiz hikâye, doğrusal zamanda akmıyor, geriye doğru gidiyor. Yer yer an’a geri geliyoruz. Karakterde rüya ile gerçek, zaman zaman da deja vu kaygısı birbirine karışıyor. Hikâyedeki zaman, olay sarmalı, adamın küçüklüğünden beri ayları, günleri tersten sayma yetisine, beynindeki ‘bugün çarşamba ise yarın neden salı olmasın’ muğlaklığına da dayanabilir, oyun dünyasında kaybolmasıyla birlikte gerçek dünyayla ilintisini kesmesine ve unutmasına da. Aslında adam ara sıra gerçeklikten kopup oyuna sarmıyor, ara sıra oyundan çıkıp gerçekliği yaşıyor. Yaşadığını unutuyor. Ve o kadar unutuyor ki, hepsinin rüya olduğuna ikna etmeye çalışıyor kendisini. Ama o noktada da tıkanıyor. Çünkü rüyalarında gerçek hayattan gelen sesleri duyuyor. Gerçek hayatta gördüğü ve canını yakan olayları da rüyaya yoruyor. Yazının başındaki şiirle ifade etmeye çalışıyor unutmalarının çaresizliğini.



Rüya ile gerçeklik arasında sıkışmış adamın bir Oidipus karmaşasına da kapıldığını düşünüyorum. Gerçi annesini ölümünden az önce bırakıp ayrı eve çıkıyor ve baba zaten yıllar önce boşanma sebebiyle saf dışı kalmış. Anne ile oğul arasındaki ilişkide okuru muallakta bırakan ve rüyaların derin bilmecesinden anekdotlar aktaran Ayvalı’nın hikâyesinde Freud’un ayak izlerini buldum diyebilirim.


Uykuyla, rüyalarla, unutmakla sarmallanmış gerçeklik, kabuğunu kırdığımız zamanın derinliğinde gizli şimdide yatıyor. Yeter ki biz onu fantastik oyunlara yedirmeyelim.


KIRK KABUKLU ÇEKİRDEK

Ezgi Ayvalı

Everest Yayınları, 2021

150 s.

1/1