top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Kurt Vonnegut'un Dünyası

Aynur Kulak yazdı: "İkinci Dünya Savaşı’nı yaratan sistemin içinden sağ kurtulup, küllerinden doğan Kurt Vonnegut’un bilim kurgu, hiciv, kara mizah üzerinden yarattığı külliyatını altı kitabı odağa alarak inceledim."


Bilim kurguyu sevmeyebilirsiniz, hiciv nedir, nasıl yapılır bilmeyebilirsiniz ve hicvi sevmeyebilirsiniz de, güler yüzlü olmayabilirsiniz, hayata karşı katılaşmış bir bakış açısı içerisinde olup her şeyi ciddi algılayabilirsiniz. Bu sebeplerden gülmeyi ıskalayan, iyi hikâyeyi kaçıran huzursuz insan o kadar çok ki dünyada, Vonnegut’u da bu sebeplerden okumamış olabilirsiniz henüz. Fakat bu tarz insanları bile hikâyenin içine çekebileceğini düşündüğüm Vonnegut tüm külliyatı ile kendi hikâyelerini yapılandırmış çok özgün bir yazar.


Kurt Vonnegut’un adı, ölümden sonra 25399 numaralı asteroide verilmiş. Savaş karşıtı söylemlerini edebiyatın bilim kurgu türüyle yazan yazarın külliyatındaki yirmiden fazla eserin tamamı bir sistem eleştirisi olarak karşımıza çıkıyor. Bir de tiyatro metinleri ve çeşitli mecralarda yayımlanan makaleleri de olduğunu düşünürsek 1950’den 2005’e bir fiil yazmış olan bir yazardan bahsediyorum. Klasik anlatıyı zaten ters düz edecek şekilde yazmış olan Vonnegut, bilim kurgu anlatısını ve yapısını da bozduğu için, Vonnegut öznelliğinde kurduğu yapı dünya edebiyatı içerisinde onun eserlerini –ve onu aynı zamanda- bambaşka bir yere konumlandırıyor. Zaman içerisinde oluşan külliyat içerisinde sadece belli başlı eserlerinde değil yazmış olduğu her kitapta çıtasını biraz daha yükselten yazar sadece yazmakla ilgilenmiş. Elli beş yıl boyunca yazarak yaşayan Vonnegut’un bunu gerçekleştirirken bilim kurgusal özelliklerle birlikte kara mizahı da kullanması 1922 yılı doğumlu olan yazarın 28 yaşına gelene kadar ki süreçte bir insanın başına gelebilecek en ağır koşullardan sağ çıkması ile açıklanabilir sanırım.

Indianapolis, Amerika doğumlu yazar, İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’da asker olarak hizmet vermiş. Almanya’nın Dresden şehrinde savaş esiri olarak ele geçirilen Vonnegut, müttefik kuvvetler tarafından taş üstünde taş bırakılmayacak şekilde bombalanan Dresden bombardımanına şahitlik etmiş. Şehrin yıkıntıları arasından sağ çıkan Vonnegut, esir düştüğü şehri terk ederken Mezbaha Beş adlı kitabını yazmayı düşünüyor muydu acaba?


Vonnegut’u derinden etkileyen Dresden bombardımanı, Mezbaha Beş romanı ile bir edebiyat metnine dönüştürülürken, roman yayınlanır yayınlanmaz eser sadece Amerikan Edebiyatı için değil dünya edebiyatı adına savaş karşıtı en önemli çağdaş eserler arasında gösterilerek önemli bir başarı kazanmış. Tabii yazarı da en iyi çağdaş yazarlar arasında yerini almış. Vonnegut’u dünya edebiyatında sağlam bir yere konumlayan etken, sadece Mezbaha Beş’te veya birkaç eserinde kendine özgü olanı yapılandırıp çürümüş, yozlaşmış dünyaya karşılık yeni dünyalar yaratarak hikâyelerini çok iyi anlatması değil, tüm eserlerinde edebi unsurlar adına bunu yeniden ve yeniden yeni anlattığı hikâyelerle çok iyi yapabilmesi.


Çürümüş sisteme karşılık bilim kurgu ve kara mizahı arkasına alarak yazan Kurt Vonnegut’un tüm külliyatı göz önünde bulundurulduğunda yukarıda yazdıklarımı –yaşadığı tüm sarsıcı olumsuzluklara rağmen- nasıl başardığını biri öykü kitabı olmak üzere altı kitabını merceğin altına koyarak, hem tek tek kitaplar odağında hem de karşılaştırmalı olarak, yazacağım. Tartışmasız en üst sırada duran eseri Mezbaha Beş ile başlayalım.



Mezbaha Beş

Yeni bir kitap serisi okumaya başlamadan önce yazarı didik didik ediyorum. Kurt Vonnegut’u didik didik etmeden önce fotoğraflarına baktım ve dedim ki; “Böylesine güler yüzlü birinin koyulaştırılmış dram, trajedi veya yüksek dozajlı gerilim içiren romanlar yazması zor.” Bu düşünce çerçevesinde okumaya yazarın ilk kitabı Mezbaha Beş’e başladım. Hayat ve edebiyat çoğu zaman nedenlerini yeteri kadar anlatamayacağımız derecede birbirini kesen, birbirinden ayrışan ve nihayetinde bir bütün etrafında toplanan gerçekliklerin ironilerle dolu yansıması olarak karşımıza çıkıyor.


Kendisinin de bizzat asker olarak bulunduğu ve bu sebepten her aşamasına maruz kaldığı (Dresden şehrinin müttefik kuvvetler tarafından bombalanması) İkinci Dünya Savaşı’nı anlatmak adına Billy Pilgrim karakterini yaratarak Mezbaha Beş’i yazan Kurt Vonnegut kendi yaşamını olağanüstü bir hikâye ile dönüştürebilen modern edebiyattaki en değerli yazarlar arasına girdi benim için. İkinci Dünya Savaşı’nın korkunç şartları ve gerçekliğiyle böyle bir metin üzerinden alay etmek, kara mizah yaratmak, savaşı, ölümü, trajedileri ti’ye almak onun savaştan dolayı kafayı yediğini düşündürebilir çoğu insana fakat Vonnegut’un aklını kaçırdığı ile ilgili bir yorum yapamayacağımız gibi, tam zıttı bir yorumla aklının tam anlamıyla yerine geldiğini ve Mezbaha Beş’i bu “aklı başındalıkla” yazdığını, Billy Pilgrim karakterini de edebiyat dünyasına kazandırdığı yorumunu kesinlikle yapabiliriz.


İkinci Dünya Savaşı'nda Dresden'e atılan bombayı konu alan roman, askere alınan bir berberin oğlu olan Billy Pilgrim’in yaşadıklarını tarihsel kurgu, bilim kurgu, otobiyografi ve hicvi kullanarak anlatır. Vonnegut uzaylılarla kaçırılan bir optometrist olan (görme bozukluğu ve dolayısıyla algı bozukluğu olan) Billy Pilgrim'in hayatını çok iyi karikatürize ediyor. Zira aynı olayları bütün çıplaklığı ile kurgulayıp anlatsaydı, ikinci kere zihninde tekrar canlanacak olan bu olaylar onu gerçekten delirtebilirdi. Billy de aslında Vonnegut'un yaşadığı gibi bir savaş esiri olarak Dresden'in yok edilmesini deneyimliyor. Fakat Vonnegut'un aksine, o içine girdiği zaman yolculuğunda zamanın içinde sıkışıp kalıyor. Sıkışıp kalınan yerdeki akışta anlam aramak nafile, aynı anlamsızlığı ölenlerin öldükleriyle kaldığı, kimsenin hiçbir şey kazanmadığı savaşlar için de söyleyebiliyoruz. Bu sebeplerden Pilgrim’in sıkışıp kaldığı yerde yaşadıkları anlamlı olmak zorunda değil, fakat savaş karşıtlığı konusunda yeni bir dünya tasavvuru ile dönüştürülebilmiş en anlamlı savaş karşıtı metni yazmaya engel de değil.


Billy Pilgrim her paragrafın sonunda “Oluyor işte.” saflığında içinde bulunduğu durumlara son noktayı koymasıyla sadece saf değil kült de bir karakter. Büyük bir savaşın tüm zorluklarını ve ağır şartlarını yaşamış olan bir yazarın bu saflık derecesinde ve böylesine ışıldayan bir parlaklıkla roman yazması bilim kurgunun o kaygılı hikâyeleriyle de ters düşüyor aslında. Bilim kurgunun keskin değerlerinden ziyade, hayal kurabilmenin parlaklığına yaslanıyor Vonnegut. Billy Pilgrim’in sistemi yaratan ve yerkürenin sırtına büyük bir yük bindiren kişilerinin yanındaki parlaklığı, günün sonunda onların değil, Pilgrim’in temiz hikâyesini okuyor olmamıza sebebiyet veriyor. Vonnegut kirli sisteme karşılık elindeki tek güç olan yazmak ve karakter yaratmak dürtüsünü bu yönde kullanmayı tercih ediyor. İyi ki. İyi ki Billy Pilgrim dünyadaki birçok kötücül karaktere karşı iyiliğin, saflığın, temizliğin temsili olarak birçok karakter adına yaratılıyor.


Amerika’nın bir diğer ödediği bedel Vietnam Savaşı’nın en esaslı günlerinde yayınlanan Mezbaha Beş o günlerden bu günlere siyasi hayal kırıklıkları, travma sonrası stres bozukluğu, savaş sonrası kaygının tasviri ve tüm bunları kara mizahı içeren bir hicivle anlatması adına hâlâ güncel bir roman. Dünyanın savaşlarla imtihanı sürdüğü müddetçe bu son derece özgün olan roman güncelliğini her çağda sürdürecek. Okuduğum için çok mutluyum. Okumanızı dilerim.


Çevirisi için Hamdi Koç’a teşekkür ederim.


Titan’ın Şarkısı

“Uzayın ve sonsuz dışsallığın nimetleri üçtü: Boş kahramanlıklar, bayağı komedi ve anlamsız ölüm.”

İçinde yaşadığımız dünya ile ilgili muhteşem tespitler ve eleştiriler içeren, farklı bir zihnin ışımasıyla yazıldığı çok belli olan, kullandığı anlatım, yaptığı kurgu, yarattığı karakterlerle Mezbaha Beş sonrası, Titan’ın Sirenleri ile de kendisine bir kez daha hayran olduğum Kurt Vonnegut dünya edebiyatında salt kendi yolunu yordamını yaratabilen ender yazarlardan gerçekten. Romanı okurken ara ara kapağını kapatıp kahkaha atmamı sağlayan Vonnegut’un hikâyeye kusursuz bir elbise gibi giydirdiği hicvi ayrıca konuşmak lazım. Hicvi, hicivden doğan ironiyi bu derece yerli yerinde güzel ve etkili kullanan çok az yazar var. Kurt Vonnegut’u okumak bu açıdan da çok değerli.


Titan’ın Sirenleri’nin ana hikâyesi milyoner kaşif Winston Niles Rumfoord karakteri etrafında oluşuyor. Rumfoord zamanında dünyadan Mars’a köpeği Kazak ile beraber gönderilmiş bir astronot. Rotasını takip ederken farklı bir sistemin içine düşüyor ve zaman-mekan çizelgesinde istemsiz bir şekilde köpeğiyle birlikte dolaşmaya başlıyor. Tüm bunlar olurken Rumfoord belirli periyotlarla dünyadaki evinin içinde Kazak ile birlikte belirmeye başlıyor. Halk Rumfoord’un evinin içinde hiç yoktan belirmeye başladığı haberini alıyor ve roman bu sahne ile, halkın Rumfoord’un evinin önünde toplanmaya başlamasıyla açılışını yapıyor. O gün Rumfoord’un isteği ile eve bir misafir davet ediliyor. Hikâyeye giren Amerika’nın en zengin adamı Malachi Constant ile Titan’ın Sirenleri’nin kapsama alanı genişliyor. Zaman ve uzaydaki maceralar tam olarak bu aşamada başlıyor.


Dünyanın en zengin ve en ahlaksız adamı olan Malachi’ye yanında güzel bir kadınla uzay yolculuğu yapma şansı sunulması (ki bu kadın Rumfoord’un karısıdır) çokça maceranın ve çokça fikrin havalarda uçuşmasına sebebiyet veriyor. Anlatıda uzayıp giden böylesine hiciv yüklü bir metinde sonuç itibariyle insanın yaşamının anlamını sorgulayan Vonnegut, Malachi’ye yapılan bu davetin püf noktalarını satır aralarında bizlerle paylaşıyor. Daha doğrusu ben Titan’ın Sirenleri’ni, “Böyle ahlaksız bir adama neden böyle bir teklif yapılmış olabilir ki?” diye diye okuduğumdan bazı sonuçlara vardım elbet.


Malachi hakikaten çok absürt, absürt olduğu kadar da sinir bozucu bir karakter. Aynı zamanda çıktığı uzay yolculuğunda başına gelenlerden dolayı bir dizi kazanın da kurbanı. Aslında son derece rastgele yaşanan ve gülünç olan bu kazalar Vonnegut’un kurguladığı bu dünyada hayali boyutlara ulaşıyor. Aynı zamanda Vonnegut, Malachi gibi bir karakteri, -yani ömür boyu öğrenmemeye direnmiş olan ama yine de ne yaparsa yapsın zorla öğrenmek zorunda kalan bu adamı- çok hızlı bir ritimle sallanan gel-gitli bir salıncağa bindiriyor sanki. Böylece Vonnuget farkında olarak veya olmayarak Malachi’yi kendi maceralarının kurbanı yaparken trajedilere de yaklaşıyor fakat yaklaştığını hissettiği an -nasıl ortaya çıkmış olursa olsun bu trajediler- yüzünü olası trajedilere anında çeviriyor. Çünkü çevirmezse, hayatı çok ciddiye almış olacak ki, böyle bir durum Vonnegut’un tarzı değil veya sırtını yaslamak isteyeceği güvenli bir alan tercihi değil asla. Bu yüzden Vonnegut için hicvi çok seven çok sevdiği için de amacına çok iyi hizmet ettirecek derecede iyi kullanabilen modern yazarlardan biri diyebilirim. Hatta ibreyi yükseltip en iyisidir diyebilirim.


“Hepimiz gibi ben de bir dizi kazanın kurbanı oldum.” diyor Malachi. Dolayısıyla bilim- kurgu ile anlatılsa da, ya da çok zengin bir karakter olarak lanse edilse de son derece gerçek, içimizde yaşayan bir karakter olduğunu göstermek istiyor Vonnegut. İnsanı insan yapan nedir veya insana dair olan şeyler nelere gebedir sorularını Tanrı-dinler-kilise, zaman yolculuğu, marslılar, uzak galaksilere gönderilmiş ve oradan bizleri ziyaret etmek için yeniden dünyaya dönebilen temalar bütününde anlatan Kurt Vonnegut’un Titan’ın Sirenleri kitabını okumanız için mutlaka tavsiye ederim.



Galapagos Adası

“Büyük beyinlilerin olduğu bu çağda yapılabilecek her şey yapılacaktır; o yüzden oturun.”

Bilim kurguyu sevmeyebilirsiniz, hiciv nedir, nasıl yapılır bilmeyebilirsiniz ve hicvi sevmeyebilirsiniz de, güler yüzlü olmayabilirsiniz, hayata karşı katılaşmış bir bakış açısı içerisinde olup her şeyi ciddi algılayabilirsiniz. Bu sebeplerden gülmeyi ıskalayan, iyi hikâyeyi kaçıran huzursuz insan o kadar çok ki dünyada, Vonnegut’u da bu sebeplerden okumamış olabilirsiniz henüz. Fakat bu tarz insanları bile hikâyenin içine çekebileceğini düşündüğüm Vonnegut tüm külliyatı ile kendi hikâyelerini yapılandırmış çok özgün bir yazar. Galapagos Adası, Mezbaha Beş ve Titan’ın Sirenleri kadar iyi -ve bu iki kitabından farklı olarak- okurun kendisini bizzat hikâyenin içine çektiği, yani Galapagos adasının diğer sakinlerinden biri yapabildiği için de farklı.


Kurt Vonnegut beyni gereğinden büyük olan insan için yapılması gereken ne varsa Galapogos’ta yapıyor. Çünkü başına ne gelmiş olursa olsun -gereğinden fazla büyük beyniyle- insanı seviyor Vonnegut. Buna kesinlikle eminim artık. İkinci Dünya Savaşı’nın bombardımanından sağ kurtulan bir yazarın, tüm olup biteni bütün çıplaklığı ile yaşayıp yine de insanı seviyor olması zor anlaşılır bir durum gibi gözükebilir. Fakat sistemi olduğu gibi kabul etmediği için delirmemiş, aksine sistemin tüm biçimleriyle edebiyat vasıtası ile oynayıp, değiştirebilmiş olan yazarın bunu en etkili yaptığı romanı Galapagos Adası diyebilirim. Mevcut sisteme alternatifler yaratarak yeni dünyalar, farklı gezegenler, biçimi değiştirilmiş insanlar ve yaratıklar yaratırken yine de modern çağa dair umutlarını korumuş olduğunu her romanında göstermek istercesine yazmış bir yazar Vonnegut.


“Şöyleydi” ve “Böyle Oldu” adı altında iki bölümden oluşan hikâye bizleri bir milyon yıl geriye götürüyor. Korkunç bir felaket sonrası sağ kalan insanlar Nuh’un Gemisi hikâyesinde olduğu gibi basit bir gemide toplanıp Darwin’in evrim kuramlarını ters döndürecek şekilde bir evrim macerası yolculuğuna başlarlar ve nihayet Galapagos isimli adada mahsur kalırlar. Bu insanlar yepyeni ve tamamen farklı bir insan ırkının ataları olmak üzeredirler. Hikâyeden daha fazla etkilenmemi sağlayan bir de alt metin var ki, bu alt metinde Vonnegut hikâyenin tamamını bir milyon yıl gelecekten gelen bir Vietnam gazisi hayaletine anlattırıyor. Bu hem hikâye, hem kurgu, hem de karakterlerin gerçeklik payı adına çok önemli. Gerçeklik payı diyorum çünkü, bir bilim kurguda, üstelik bir hayalet varsa ya da insanlardan evrimleşmiş yaratıklar mevzu bahis ise yaşayan gerçek karakter hissi vermek çok zordur. Ve bu karakterlerin diğer romanlardan birbirine el veriyor olması da Galapagos’ta kurgunun bir diğer önemli unsuru.


Vonnegut’un bu hikâyeyi yazarken çok eğlendiğini düşünüyorum. İnsanların yüzgeçli, gagalı, küçük beyinli fok benzeri yaratıklara dönüşümü, bezelye beyinlilerden kitle imha silahı yapma, Charles Darwin’le balık yakalama, yamyam kızlar, erkek fahişeler… İlk görüntüde bol cümbüş vaat eden bir bilim kurgu ortamı gibi, öyle değil mi? Bu cümbüşlü ortam aslında geliştiğini sanan, evrimleştiğini sanarak diğer tüm canlılara üstünlük sağlayan insanın evrimleşmediğini anlatmakta. Vonnegut yine, bu romanında da aslında insanı işaret ederek insanın açgözlülüğünü, aşırı teknolojik gelişmelere bağlı olarak her biriminizin birer teknoloji bağımlıları olmamızı, yarattığımız finansal felaketleri, her fırsatta yaratmaktan asla imtina etmediğimiz savaş çığırtkanlığımız ile yüzleşmemizi sağlıyor. Bunu felsefi görüşler, bilimsel görüşler, sosyolojik tahliller eşliğinde değil, büyük katılımlı bir cümbüş ortamı ve hicve dönüştürerek yapıyor. Bir sakıncası mı var? Hayır. Üstelik de şahane.


Darwin’in evrim teorisini tersine çevirip, anlatmak istediği hikâyede bir anahtar gibi kullanan Vonnegut büyük, ağır, garip ve uyumsuz insan beynini dönüştürüyor. Hikâyenin tek aşırı büyük beyne sahip olan kötü adamının kendi merkezi sinir sistemi ona şunu diyor; “Senin gibi beyin ile İrlanda geyiğinin boynuzları arasında bir seçim yapma şansı verilse, İrlanda geyiğinin boynuzlarını seçerdim.” Merkezi sinir sisteminizin size böyle bir şey dediğini hayal edin. Vonnegut işte hikâyesini böyle anlattığı için çok değerli bir yazar.



Kedi Beşiği

“Sizi cesur, nazik, sağlıklı ve mutlu yapan zararsız yalanlarla yaşayın.”

Tüm yaşadıkları sonrası dünyanın gözünün içine böylesine umut dolu bir perspektiften -hicvi ve ironiyi kullanarak- bakan bir yazar olduğu için Kedi Beşiği ile bir kez daha hayranlık duydum kendisine. İkinci Dünya Savaşın’da bir asker olarak bulunup, esir düşeceksin, esirken Dresden’de bulunacak ve müttefiklerin Dresden bombardımandan sağ çıkacaksın, tüm dünya gibi Japonya’ya atom bombası atılmasına şahitlik edeceksin ve yıllar sonra içinde bir atom bombası geçen Kedi Beşiği romanını yazacaksın. Kültleşmiş küresel bir yıkım, bir kıyamete tanıklık yine muntazam bir apokaliptik (Kıyamet edebiyatı) edebiyat eseri olarak karşımızda. Vonnegut’un yaşadıklarını böylesine bir hayal gücü ve yaşama arzusuyla dolu olarak dönüştürebilmesi daha fazla detaylandırılarak, incelenmeli.


Dr. Felix Hoenikker tüm gezegeni dondurabilecek olan öldürücü bir kimyasal olan “Buz Dokuz”un mucididir. Hoenikker’in üç tuhaf çocuğu vardır. Ve ölümü sonrası geride bıraktığı bu kimyasal miras (felaket veya kıyamet de denilebilir) farklı yerlerde farklı deliliklere sebebiyet verecektir. Atom bombasının mucidi bilim insanının hikâyesini araştıran ve kıyamet günü ile ilgili bir kitap yazma hazırlığı içinde olan Jonah, Dr Hoennikker’in mirasçılarının peşine düşer. Üç çocuk Karayip’lerde Bokonozim dininin uygulandığı bir ada cumhuriyetindedirler. Çocuklar babalarının icat ettiği “Buz-Dokuz”u bir din gibi anlatmakta ve kullanmak istemektedirler. Görüntüde gayet iyi, rengarenk ve canlı olan bu hikâye bir kara mizah, hatta kara büyü gibi bir şey. İnsanlık neden kendine zarar verecek olanı üretir ve yüksek bir arzu ile kullanmak ister? Anlattığı hikâye ile bu sefer korkutucu bir hicvin içine sokuyor bizi Vonnegut.


Kedi Beşiği’nde Vonnegut iki tema üzerinden anlatıyor hikâyesini. Daha ölümcül silahlar yapılması adına bilimin sorumsuzca kullanılması. Diğeri ise bu uğurda dinin ölçüsüzce, aklı ve vicdanı ortadan kaldıracak derecede kullanılması. Bunu anlatmak adına kurgusal bir din Bokonozim’i yaratan Vonnegut, resmî olarak dinin yasadışı olduğu bu adada herkesin pratikte nasıl Bokonizmci olduğunu gösteriyor bize. Fakat bununla da yetinmeyip, hikâyenin sonunda kötü kullanılan dinin ve bilimin büyük bir yalan oldukları gerçeğine ulaştırıyor bizleri. Üstün bilimin ürettiği atom bombası gerçeği ve İkinci Dünya Savaşı boyunca yaşanan tüm felakete din dünyasının sessiz kalışı, hatta perde arkasında yaşanan tüm felaketten yüksek oranda yararlanmış olmaları gerçeği Kedi Beşiği’nin görünür hikâye dışındaki asıl meselesi. Ölmekte olan bir Papa için duaların okunduğu sahne hem çok komik hem de dokunaklı. Vonnegut’un bu sahneyi -çok büyük bir savaşı yaşamış biri olarak- mükemmel dinler aslında akıllıca söylenen yalanlardır savı için yazdığını düşünüyorum.


İçenden tek bir kedi bile geçmeyen, kitabın orjinal ismi Cat’s Cradle’de geçen “Cradle” kelimesinin sepet olan anlamının aynı zamanda parmaklara geçirilerek oynanan ip oyunu da olduğu, Nobel ödülüne dair taşlamalar, bilim ve din adamlarına göndermeler, insanlığa nasıl da sevgisizsin diyerek bize absürt ama son derece anlamlı bir roman armağan eden Kurt Vonnegut kesinlikle akını kaçırmış bir yazardır. İyi ki!




Şampiyonların Kahvaltısı

"Hızla ölmekte olan bir gezegende yalnız, sıska ve oldukça yaşlı iki beyaz adamın karşılaşmasının hikayesi bu."

Şampiyonlar Kahvaltısı, Kurt Vonnegut imzası ile okuduğum beşinci kitap. Artık daha yatışmış bir heyecanla okurum diye başladığım roman bambaşka noktalara sürükledi yine beni. Her anlattığı hikâyeye basit bir noktadan başlayan, öyle de devam eden, fakat aslında basitçe anlatıp bitireyim hikâyeyi gibi bir derdi de olmayan, basit cümlelerle büyük düşünceleri tartışmaya açan, bunu gerçekleştirirken de basit diyaloglar kuran Vonnegut her kitabında bir basamak daha çıkmama sebebiyet vererek beni heyecanlandırmaya devam ediyor.


Romanın tamamı boyunca, henüz keşfedilmemiş, yaşlanmış, yakında keşfedilmeden öleceğini düşünen bilim kurgu yazarı Kilgore Trout ve başarılı bir araba satıcısı olan Dwayne Hoover arasındaki bir buluşmaya şahitlik ediyoruz. Dwayne, beynindeki kötü kimyasallar yüzünden yavaş yavaş delirmeye başlıyor ve bilimkurgu yazarıyla buluşması onu geri dönülmez bir şekilde raydan çıkarıyor. Hikâye, Kilgore'un Midwest'teki bir Sanat Festivali’ne gidip Dwayne'in giderek tuhaflaşan zihnine geçiş yapması ile kıvamlanmaya başlıyor.


Görünürde okuduğumuz bu hikâyenin fonu ırk, politika, sosyal standartlar, cinsiyetçilik vb. konularda kasvetli bir hiciv başlatma fırsatı sunuyor Vonnegut’a. Tam anlamıyla Amerikan toplum yapısına ve zihniyetine bir eleştiri olan roman yine insana ve insanın zaaf gösterdiği her şeye odaklanıyor. Bir de hikâye boyunca Vonnegut tarafından çizilen ve hikâyeye hizmet eden çizimler var. Görsel hafızamızı büyük oranda besleyen çizimler bunlar.


Vonnegut aynı anda hem karamsar hem de nasıl komik olabiliyor bu önemli bir soru. Fakat, ister karamsar olarak kara mizahla anlattığı hikâyeye yaklaşsın, isterse de hiciv dolu bir komedi sergilesin, iç görüsü çok iyi olan bir yazar. Bu yüzden nasıl bir hikâye anlatıyor olursa olsun ve anlatırken nasıl bir yöntem seçerse seçsin -karamsar veya komik- tespitleri pürüzsüz. Pürüzlü dünyaya ve pürüzlü insana dair pürüzsüz tespitler.


Vonnegut, Şampiyonların Kahvaltısı’nı kendisine 50. Yaş armağanı olarak vermiş. Kendi kitabını kendine doğum günü hediyesi vermeyi sonuna kadar hak eden bir yazar. Vonnegut’un kendisini okuduğumuz (bilimkurgu yazarı Kilgore Trout karakteri) onu tanıyabilme anlamında ona en çok yaklaştığımız eser Şampiyonların Kahvaltısı olabilir.



Kuşa Bak

Bir yazarın külliyatından romanlar okuduktan sonra öykü koleksiyonu ile karşılaşmak beni her zaman duraklatır. Nasıl öyküler okuyacağım meçhuldür ve öykü zaten zor bir türdür. Bir de Vonnegut elbet. Kendi dilini, kendi dünyasını, kendi anlatımını, kendi trajedilerine karşılık mizahını, hicvini ve ironisini yaratan bu adamın öyküleri nasıl olabilir? Merak çanlarımın nasıl çaldığını tahmin edersiniz.


Öncelikle şunu söylemeliyim. Kariyerinin çok erken dönemlerinde yazılan fakat o öldükten sonra yayınlanan bu öykü koleksiyonu romanlarına el vermiş. Titan’ın Sirenleri, Kedi Beşiği, Galapagos Adası romanlarının çağrışımları o kadar kuvvetliydi ki; bu şahane öyküler şahane romanları için bir nevi provaymış aslında diyebilirim.


Tüm öykülerin ortak özelliği İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan ortamlarda ne yapacağını bilemeyen insanların aslında trajik fakat Vonnegut devreye girince traji-komik olan öykülerinden oluşuyor olması. Uyumsuz ofis çalışanları, küçük kasabadaki ayyaşlar, bir adamın, New York'un kuzeyindeki bir kasabada kararları veren karanlık yeraltı dünyası patronuyla ters düştükten sonra kendini Kafkavari bir bela dünyasının içinde bulması, şarlatan bir psikiyatristin paranoyak hastaları için yeni çıkış yolları önermesi Vonnegut’un absürt hikaye anlatımı gibi görünse de aslında savaşın yıkımı ve yaşanan yokluk yıllarından sonra benzeri görülmemiş bir refaha uyum sağlamakta zorlanan bu insanların hikayelerini oluşturuyor. Bu hikayelerle modern, refaha kavuşmuş fakat bir o kadar da anksiyetesi yüksek, kaygılı, sorunlu, uyumsuz, hastalıklı Amerikan toplumunun sinyalleri veriliyor.


Vonnegut anlatmakta çok usta olduğu savaş sonrası dönemin kaygılarını yansıtıyor yine. Yenilenen, yenilenme sancıları çeken bir toplum üzerinden anlattığı bu hikâyeleri kendine özgü bakış açısı, anlatım ve dil seçenekleri, unutmadan bir de “yine kendi çizimleriyle” aktarıyor bizlere. Erken dönem Amerikan edebiyatı tarzının yaratıcısı ve geliştiricisi olarak erken dönem Amerikan toplumunun öykülerini bizlere bambaşka bir bakış açısı ile anlatan Vonnegut, aynı zamanda öykülerini bugün de yazıldığı zamanki kadar güncel, eskimeyen bir niteliğe sahip kılıyor.



Vonnegut’u okumaya son yayınlanan bu kitabından başlayabilirsiniz. Hatta bu kitabından başlamanızı dilerim. Yukarıda da belirttiğim gibi her bir öykü romanlarına hazırlık niteliğinde. Değişmek istiyorsanız, bakış açınızın esneklik kazandırmak istiyorsanız, hicvi ve gülmeyi sevmiyorsanız (evet yanlış okumadınız, çünkü size sevdirecek) dünya edebiyatına dair nitelikli metinler okumak istiyorsanız Vonnegut okuyun lütfen. Bilim-kurguyu seviyorsanız da demedim sıraladığım nedenler arasında. Çünkü bilim kurgudan öte mümkün olabilecek bir dünya hayali Vonnegut’un kitapları.

Komentar


bottom of page