Ötekinin gölgesinden çıkmak
- Litera

- 2 gün önce
- 4 dakikada okunur
Özlem Akkel, Lou Andreas Salome’un Arayışlar kitabı üzerine yazdı: "Kitap, bize, bir şeyleri seçerken diğer bazı şeyleri seçmekten vazgeçmenin kaçınılmazlığı ve dönüp dolaşıp seçmemiz gerekenin kendimiz olması gerekliliğini hatırlatıyor. Çünkü bu hayat bizim."

İnsanın ne yaşadığını bilmediği ama bir şeyler yaşadığını, bazı süreçlerin içinden geçtiğini sezdiği dönemler olur. Belki sezgimizde kalmayıp sezgileri düşüncelere dönüştürerek ancak anlamını kavrayabildiğimiz bir dolu hikayemiz var. Yakın zamanda çok sevdiğim bir arkadaşımdan gelen kitap hediyesiyle ben de sanırım böyle bir an yaşadım. Kitabı şöyle bir elimde tutup uzaktan baktım, yıllar boyu içinden geçtiğim bir dolu meselenin toplamı koca bir başlık olarak karşımda duruyordu: Arayışlar. O andan sonra zihnimde dönüp duran tüm meselelerin adı konmuştu diyebilirim.
Arayışlar kitabını bir cümleyle özetlersem; Benno ile yaşadığı aşkta kendini ait olduğu yerde sanırken sanatını yaşama mutluluğunu keşfederek kendini gerçekleştirme yolculuğuna çıkan baş karakterimiz Adine, Paris’te resim atölyesini kurmuş ve yaşamındaki duygusal tatmini yaşamıştır. Tüm hikaye burada başlıyor. Kendi benliğini keşfeden her insan gibi yaşamın getirdiklerine katlanmak yerine dolu dolu ve canlı bir yaşamı seçmiştir. Kitabın sonlarına doğru yaşadığı farkındalıkla, birey oluşunu ayaklar altına almaya kalkacak bir erkeğin sevgisini taşımamaktan söz eder. Ve Benno’yu kastederek annesine şöyle bir cümle kurar:
“Onun mutluluğu için dua etmeyi sürdür. Ve benim için de dua et; ah, benim için de dua et anne, Benno bana haksızlık etmeyi sürdürsün!”
Bu bana şunu hatırlatıyor: Bir şeyleri seçerken diğer bazı şeyleri seçmekten vazgeçmenin kaçınılmazlığı ve dönüp dolaşıp seçmemiz gerekenin kendimiz olması gerekliliğini. Çünkü bu hayat senin. Herkes gibi, Adine’in hayatı da başkasına veremeyeceği kadar değerli. İşte tüm arayışlarımız bu noktada anlam kazanıyor.
Lou Andreas Salome’un o incecik kitabını derhal büyük bir iştahla okudum. İnsanın içsel yolculuğunu ve kendi varoluşunun anlamını araştırma cesaretini anlatan ilham verici bir novella. Kitap boyunca; Adine’in kendiliğini oluşturmaya çalışırken yaşadığı içsel çatışmaları, özgürleşmeye olan arzusunu keşfetmesi ve içinde yaşadığı toplumun öğretilerinden sıyrılabilip kendini gerçekleştirme yolculuğu anlatılıyor. İçinde yaşadığı kültürün, ailesinin ve aşka dair beklentilerinin ona biçtiği rolleri sorguladığı yerde dönüşmeye başlıyor. Dışarıdan bakıldığında dayatılan rollere uyum sağlıyor gibi görünse de içinde ait hissetmeme, sanki evini bulamamanın kaygısını taşıyor. Hepimiz gibi. Bu kaygı, tam da onu arayışına yönlendiren önemli bir güç diye düşünüyorum. Arzuları ve beklentileri, özgürlüğü ve bağ kurma ihtiyacı, yaşadığı aşkın büyüsü ve ona getirdiği sınırlılıklar… İkilemlerin onu fırlattığı kendini keşif yolculuğunun bir tablosunu çiziyor okura.

Varoluşçu literatürde sıklıkla bir “dünyaya fırlatılmışlıktan” bahsederiz. Bu fırlatılmış olma hali varlığımızın temeli gibidir. Ve ondan sonra dünyada olmaya, kalmaya, kendini keşfetmeye ve yaratmaya doğru arayışlarımız büyür. En baştaki fırlatılmışlık hissinin yankısını hep içimizde hisseder gibi kendimizi yeniden konumlandırmaya, anlamaya ve sağlam bir zemin bulmaya çabalarız. Dünyada yer bulma arayışımız nihayetinde varmak istediğimiz nokta, kendi dünyamızı yaratıp orada büyümeye devam etmektir. Evimizi bulmak. Bu arayışta içsel bir göç hali sürer durur. Aynı Adine de olduğu gibi. Bu arada tam bulduğumuzu sandığımız yerde aradığımız şey de değişmiş olabilir. Önce bir ötekine duyulan aşk iken sonra kendi biricik keşfimizde, sanatımızda, yaratımımızda duyduğumuz canlılık gibi. Yolda değişen bizizdir. Arayışlarımız birçok zaman öyle çiçekli yollardan değil tam da hiçliğin uçurumlarından geçer. Hiçlik, insanın kendi varoluşunun temeline baktığında hep orada duran bir boşluktur. Bu bir eksiklik, yokluk gibi değil tam aksine özgürlüğe ve seçimlere uzandıran bir bakış gibidir. Kendimizi köksüz hissettiğimiz yerden varoluşumuzun hakikatine doğru yolculuğa çıkarız. Yaşamımızdaki arayışların temelleri de hep kaygı dolu bu boşluk hislerinden doğar. Yıllarca içimizde bir yerde taşıdığımız bu hisleri gün gelir bir sözle, farkındalıkla, somut bir nesne ile taçlandırır ve kendiliğimizin kaynağına doğru daha güçlü bir adım atma fırsatı yakalarız. Neden kaynak diyorum, en baştan beri orada olduğu için değil ama yıllar içinde orada kurduğumuz benliğimize dair parça parça duran aitliklerin birleşmeye hazır olduğu için keşfetmeye koyuluruz. Aksi Sartre’a ihanet gibi olur. İnsanın özü olmadığını, her birimizin varoluşumuz üzerine kendimizi kurma görevimiz olduğunu vurgular Sartre. Bu durumda arayış kendini icat etme hareketi değil de nedir? Kitabın bir bölümünde bana bu anlamı hatırlatan bir cümle geçiyor. Gabriele, Adine’e şöyle söylüyor: “Gerçekten bize ait olan bir şeyi Adine, hiç kimse elimizden alamaz. Gerçekten bize ait olan, er veya geç bizim olur. Bu yüzden, senindi benimdi cinsinden bütün hasisçe kaygılar değersizdir. Yapmamız gereken tek şey yolumuza devam etmektir; bize ait olan birlikte gelir, bizimle yürümeyeninse- burada durdu ve derin bir nefes aldı- Bizi durdurmasına izin vermemeliyiz.” Yine ilham bulduğum satırlardı bunlar. Aradığımız şeyin yokluğumuzun üzerine kurduğumuz o oluş halini hatırlamak ve sahiplenmek olmalıydı. Henüz açığa çıkarmadığımız olanaklarımızın çağrısını duymaktı.
Kendi arayışınız sürerken başkalarının arayışlarında, istek ve beklentilerinde, ihtiyaçlarında kaybolmak da oyalanmak da mümkün. Çünkü kaygı ile sürdürdüğümüz dünya yaşamımızda ötekilerin varlığına ve bizi görmesine belki de her şeyden çok ihtiyacımız var. Bu ihtiyaç bazen dünyadaki var olma halimizi ketleyen bir ceza gibi. Sartre boşuna dememiş öteki cehennemdir diye. Birçok açıdan bunu doğru kabul ederim. Özellikle kendi cennetimizi keşfetme serüveninde, arayışlarımızın önüne geçmesi açısından çok yerinde bir söz. Nermin Yıldırım bir söyleşisinde, durup bakıp gördüğümüz şeyde yatıyor her şey, diye bahsediyordu dünyada olma halinden. Bu beni çok etkileyen bir cümle. Öyle ya, bunca hızla hareket ettiğimiz bir dünyada arayışımız da o süratte değil yavaşlayabilmekte anlam kazanıyor. Her şey, yanından geçerken durup baktığımız ağaçta gizli, evet. İleride karşılaşacaklarımız da bu karşılaşmaya huşu ile yanıt verdiğimizde mümkün. Arayış bitmez. Varmadığımız, belki hiçbir zaman varmayacağımız o yolları yürürüz. Büyük bir istekle. Çünkü yürümekten ve bakmaktan başka yolumuz da yoktur. Bu açıdan bakınca arayışın kendisi bir var olma şekline dönüşüyor. Cevaplar aramak değil mesele, arayışlarımız içinde nefes almayı öğrenmek.









































Yorumlar