• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Marge Piercy: Mücadele ve direnişle geçen bir hayat

İlke Kamar, çağdaş edebiyatın güçlü feminist yazarlarından Marge Piercy'nin otobiyografik çalışması Benim Hayatım Benim Bedenim üzerine yazdı: "Kitap yazarın edebiyatla olan ilişkisi, düşünme, okuma, yazma ve yaratıcılığıyla ilgili kapsamlı düşüncelerini sunar. Feministliği, sosyalistliği ve anarşistliği, hak savunuculuğu, hümanistliği, şairliğiyle Marcy Piercy’nin güçlü portresini ortaya koyarken aktif mücadelenin içindeki yaşamını da gösterir bize."


“Ben kadınların bir kadın bedenine sahip olduğu için cezalandırılmadığı, kendilerine ait –tinsel, düşünsel, romantik, cinsel ve yaratıcı– maceralarda, bağımsız birer öncü olarak görüldüğü bir gelecek istiyorum. Spekülatif kurmaca okuyup yazmamın bir nedeni de bu.” Geçtiğimiz günlerde Elif Zeynep Yıldırım çevirisiyle Düşbaz Kitaplar tarafından okurla buluşturulan Marcy Piercy’nin, Benim Hayatım Benim Bedenim kitabında yer alan bu cümle, günümüzde birçok kadının referans almaya devam ettiği, güçlü bir anlam taşıyor.



Yazarı takip edenlerin bildiği gibi Marge Piercy, çağdaş edebiyatın güçlü feminist yazarlardan biri. Ele aldığı konularda eşitlik, özgürlük, sosyal adalet gibi kavramları sorgularken; hayatın zorlu yanlarına, çelişkilerine, sancılarına da değinen bir yazar. 31 Mart 1936 tarihinde Yahudi bir ailenin kızı olarak Michigan Detroit’te doğan yazarın daha küçük bir çocukken işçi sınıfı mahallelerinden birinde geçen yaşamıyla başlayan sorgusu tüm yapıtlarında karşımıza çıkar. Eşitsizlik mücadelesi, sınıf ayrımı ve cinsiyete dayalı normlara ait ne varsa, yazarın gündeme getirdiği temel sorunlar olur.


Piercy’in, 1950’li yılların Amerika’sında cinsiyetçiliğe, ırk ayrımına ve kapitalizme karşı mücadele eden toplumsal hareketin içinde de yer aldığını görürüz. Denemeleri, şiirleri, deneyimleri, anıları ve tanıklıkları sarsıcı olduğu kadar sorular silsilesiyle de karşı karşıya getirir okuru. Çok sayıda konunun tartışıldığı metinlerde, kadın haklarına ilişkin talepler, ezilen kimliklerin mücadeleleri, toplumsal roller öne çıkan konular arasında yer alır. Feminizm, savaş karşıtlığı, ırkçılık, kürtaj hakları gibi sorunları gündeme getiren yazar, lezbiyenleri, göçmenleri ve kadın işçilerin sosyal haklarını ön planda tutan anlatılarla karşımıza çıkar. Tüm bunların yanı sıra silahsızlanma, doğa katliamları gibi konularda hâkim söylemlere karşı tavır aldığını görürüz. Yazarın egemen öznellik anlayışına karşı kolektif bir özgürleşme talebini savunduğu ve taleplerle ilgili çözüm önerileri sunduğunu da söylemek mümkün.


Cinsiyetçilikten arınmış doğa

Daha önce Örülü Hayatlar, Zamanın Kıyısındaki Kadın ve Küçük Değişimler kitapları Türkçeye çevrilen Piercy’nin gerek yaşamında gerek eserlerinde aile, devlet, hapishane, hastane okul gibi kurumları sorgulandığı, ‘reddedilen bir dünyanın çatışmasını’ ortaya koyduğunu görürüz. Örneğin, Zamanın Kıyısındaki Kadın’da, toplumsal cinsiyete dayalı öznenin farklı kavranış biçimini sorgular. Cinsiyetçilikten arınmış bir doğada kurduğu ütopyada kadınlar ve erkekler fiziksel olarak birbirine benzerken üreme tamamen bedenden ayrıdır.


Aynı zamanda erkeklerin de tıbbi yöntemlerle hamile kaldığı heteronormatif düzeni ve özdeşliği bozarak gelecek için aktif mücadeleye çağrı yapar Piercy. Kitap boyunca üç farklı zaman diliminde, tek bir kadının hayatındaki değişimleri anlatan bir hikâye karşımıza çıkar. Bu üç kadının birleşip tek bir benlikte, ütopik bir dünyayı kurtarmak için harekete geçtiğini görürüz. Yazar doğum, büyüme, cinsellik, çocuk yapma, delilik, ölüm ve yok olma gibi olguları irdeleyerek toplumsal olarak inşa edilmiş zorunlu yaptırımları tersine çevirir.


Aşk, sevgi ve komün yaşamı

Sosyal hareketin yeniden yükselişe geçtiği, Amerika’nın 1968’i ve solun temsil ettiği değerleri ise Küçük Değişimler’de anlatılır. Beth ile Miram’ın hikâyesiyle, özgürlük arayışı, aşk ve kadınların yaşadığı zorluklar yer alır bu romanda. Mevcut değer yapılarını ve toplumsal cinsiyet temeline dayalı ilişkileri sorgular. Piercy aşkı, sevgiyi ve komün yaşamını özgürlük eşitlik söylemiyle bir arada düşünmemizi sağlar diyebiliriz. Örülü Hayatlar ’da ise, otoriter baskıcı uygulamaların yarattığı cinsiyet rollerine karşı eşitlik anlayışını dile getirir. Kadın bedenini ve özgürlüğünü iki karakter Jill ve Donna üzerinden gösterir yazar. Jill ve Donna’nın üniversitedeki yaşamları ve sonrasındaki arkadaşlıklarının bir tasviridir aslında roman. Ahlakı ve gelenekleri sorgulayan romanda gelişen olaylarda iki kadın karakterin cinsel kimlikleri, erkeklerle ilişkileri ve cinsiyet rolleri dikkat çekicidir. Yazar, kadının gündelik yaşamda temsil sorununu ve ‘yeniden tanımlanan’ kadın özneyi ele alır demek mümkün. Jill ve Donna’nın hazları kadar, acıları ve mutluluklarına da yer verilir romanda. Belki de en önemlisi yeni başlayan kadın hareketinin pratiğini de ortaya koyar Piercy.


Otobiyografik bir çalışma olan Benim Hayatım Benim Bedenim’e dönersek: Kitap yazarın edebiyatla olan ilişkisi, düşünme, okuma, yazma ve yaratıcılığıyla ilgili kapsamlı düşüncelerini sunar. Feministliği, sosyalistliği ve anarşistliği, hak savunuculuğu, hümanistliği, şairliğiyle Marcy Piercy’nin güçlü portresini ortaya koyarken aktif mücadelenin içindeki yaşamını da gösterir bize. Yazarın feminizme başlama hikâyesine, aile yaşamına, işçi sınıfına aidiyetine ve yazarlık deneyimine tanıklık ederiz.


Güçlü feminist ütopyalar…

Bununla birlikte sansür de kitapta yer alan konular arasında. Sağ kültürün dayattığı sansüre karşı hayal gücünün özgürleşmesini önemser: “Hayal gücünün derinliklerinden gelen emirler daima kalkıp dışarı çıkmamız, ayağa kalkıp kendimizi saydırmamız, sunulan fırsatların hemen önüne atlamamız, ağzımızı açıp gürlememiz, mağaralara inmemiz, dağa sadece tırmanmakla kalmayıp aynı zamanda onu yerinden oynatmamız içindir.”


Piercy, kitapta feminist ütopyalar ve distopyaların önemine de işaret ederek. Distopya ve ütopyanın gelecek üzerine ‘kafa yormak’ için öneminden bahseder: “Doğrusunu söylemek gerekirse, benim için geleceği ele almanın en verimli yolları spekülatif kurmaca ya da ütopik kurmaca olmuştur. Bana göre kurmaca geleceğe ilişkin olasılıklara tek meşru erişim yoludur çünkü kendisinin “uydurma” ve bir imgelem ürünü olduğunu kabul etmektedir.”


Ütopyacı edebiyatın otorite karşısındaki gücünden bahseden yazarın, ütopyalar kadar gözü kapalı bir şekilde işlevini önemsediği, meydan okuma gücü feminizmdedir. 22 yaşında Simone De Beauvoir’in İkinci Cinsiyet kitabını okumasıyla hayatını nasıl değiştiğini paylaşır: “Bu muhteşem kitap evliliğimi sona erdirmem ve yaptığım seçimler üzerinde tekrar düşünmem için bana itici güç sağladı. Yıllardır düşündüğüm ama toplumun çılgınca bulduğu fikirlerimi tanımlayabileceğim ve devam ettirebileceğim bir kelime dağarcığına sahip olmuştum. Sonuçta çılgın falan değildim ben. Artık ne olduğumu biliyordum: Ben bir feministtim.”


Yakın zamanda verdiği söyleşilerinde Marge Piercy, günümüzde çoğu genç kadının feminizmin ne olduğu hakkında hiçbir fikri olmadığına işret eder. Ona göre eril düzen, medya üzerinden başka bir gerçeklik yaratmayı başarır. Yine de sorunları yok etmek için her an mücadeleye devam edilmeli der. Benim Hayatım Benim Bedenim’deki yazılarında tüm bu mücadeleyi görmek mümkün.


BENİM HAYATIM BENİM BEDENİM

Marge Piercy

Çeviren: Zeynep Yıldırım

Düşbaz Kitaplar, 2021