• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

"Tutunma hiçbir şeye delireceğiz"*

Nagihan Kahraman, Serhat Çelikel'in ikinci romanı, Masa, Bayrak, Sandalye üzerine yazdı: "Kitapta tekrarlanan şu cümle romanın özünü oluşturuyor: 'Kimseye zararım yok, galiba bu dünyada bir amacım da yok.'"


Yıllar önce, Yasakmeyve Yayınları'nın olduğu zamanlarda tanışmıştım Serhat Çelikel ile. Renkzaman adlı ilk kitabı, şiirlerinden oluşuyordu. 2009 yılındaki bu kitabını kitaplığımda güzel bir yere koyuvermişim, unutmuşum sonra. Tâ ki birkaç gün öncesine kadar. Günümüze gelene değin Çelikel'in iki kitabı daha çıktı; biri öykü kitabı, biri roman. Geçtiğimiz günlerde ise İthaki Yayınları'ndan çıkan ikinci roman haberi geldi. Meraklandım hemen okumak için. Masa, Bayrak, Sandalye ilk olarak ismi ile çekti beni. Bunların ne anlama geldiğini, neden romanın ismine verildiğini merak ettim. Roman boyunca da merak etmeye devam ettim.



Üniversite öğrencisi dört gencin dostluk hikayesi olarak başlayan bu roman, elbette bunu da içermekle birlikte çok daha fazla şey anlatıyor bizlere. İstanbul’da üniversite okuyan Burak, Cemil ve Ece ev arkadaşlarıdır. Son yıllarında aralarına Yasemin'in de katılmasıyla, birlikte harika bir yıl geçirirler. Okulların açılması ile başlayan roman bir yıl sonraki ağustos ayının bitimine kadar devam eder, yani aslında bir tam akademik yıldır söz konusu olan. Birbirinden farklı birçok macera yaşayan bu dört farklı karakterdeki arkadaş ve bu gençlik anlatısı romanın görünen yüzü. Sanki yazarın anlatmak istediklerini anlatabilmek için kurması gerektiği bir dünya. Bir buz dağının görünen kısmı benzetmesi gibi yani. Çünkü yazar Burak üzerinden anlattığı bu romanda varoluş problemleri, Oblomovluk, can sıkıntısı gibi temel temalara da değiniyor. Bunlara ayrıca değineceğim. Roman mevsimler üzerinden ama aynı zamanda akademik takvime göre ilerliyor: "Güz", "Kış", "Bahar", "Yaz". Kitabın sonunda da romanın bütün kurgusunu yerine oturtan ve karakterlerin arasındaki bağı kurmamızı sağlayan bir "Epilog" bölümü bulunuyor ki bu kısma "sürprizli" bölüm diyebiliriz. Çünkü düğüm orada çözülüyor. Roman 1997-1998 yıllarında ve Kadıköy çevresinde geçiyor. Önceki kitabından da aşina olduğumuz üzere Kadıköy yazar için bir ana mekan niteliğinde. Yalnız bu sefer 1930’larda değiliz de 1990’ların sonundayız. Dokunmatik telefonlar yok henüz; ahizeli telefonlar, ses kayıt cihazları ve kağıt kalem kullanarak not alma var. Ayrıca bu yıllara denk gelen önemli olayları da okuyoruz ara ara. Prenses Diana'nın ölümü, nüfus sayımı yapılması ve sokağa çıkma yasağının olması gibi. Eğer bu yılları yaşamış bir okursanız ve Kadıköy'e aşinaysanız harika bir roman bu sizin için, çünkü dediğim gibi bu yılları ve bu lokasyonu anlatmak için bir araya getirilmiş gibi bu dört kişi. Romanda bir sürü ayrıntı bulunurken bazı belirsizlikler de var. Yazar tarafından bilerek öyle bırakılmış büyük ihtimalle. Örneğin bu bahsedilen öğrencilerin hangi üniversitede hatta hangi bölümde okuduklarını öğrenemiyoruz. Aileleri tam olarak nerede ve ne iş yapıyorlar, bunu da tam olarak bilmiyoruz. Bazı detaylar var elbette ama bunlar da geri planda kalıyor. Bu dört kişi arasında ya da diğer arkadaşları ile aralarında aşka dair bir şey hiç okumuyoruz. Sanki hepsi dünyaya dost olmaya gelmiş gibi...


Burak’ın sık sık tekrarladığı şu cümle romanın özünü oluşturuyor: "Kimseye zararım yok, galiba bu dünyada bir amacım da yok." Evet, Burak böyle biri. Düşündüklerini açıkça belirtmekten imtina eden, hareket etmekten ve adım atmaktan daha doğrusu hayatta fail olmaktan çekinen biri. Kimseye bir zararı yok, faydası da… Tuhaf olduğunun farkında kendisi de ama bunu çözmek ya da değiştirmek için hiçbir girişimi ve isteği de yok. Arkadaşları tarafından bu sebeple Oblomov'a benzetiliyor. Oblomov, İvan Gonçarov'un 1859 yılında yazmış olduğu aynı adlı romanının ana karakteri. Oblomov karar vermekten ve önemli adımlar atmaktan bile isteye kaçan genç bir soyludur. Okuduğumuz romandaki şu cümleler de Burak’ın Oblomov'la benzerliğini özetliyor aslında: "Burak'a kalsa büyük keşiflerin, icatların sahiplerinin yakınında olsa, onları böyle şeylerden vazgeçirirdi, hiçbir şeye gerek yoktu bu hayatta, değmezdi, uğraşmaya da değmezdi, kaygılanmaya da, üzülmeye de, sonuca varınca sevinmeye ya da kutlamaya, herhangi bir şeye değmezdi hayat."(s.187)


İlk defa Yasemin’le dergi için yazı hazırladıkları zaman işe yarar ve amaç içinde hissetmişti kendini. Can sıkıntısının geçtiği nadir anlar söyleşiye gittikleri ve yazı kaleme aldıkları zamanlardı. Söyleşi yaptıkları kişiler de hep bir "kaybeden" özellikli insanlar zaten. Yine de Burak gibi baştan yenik değiller. Hayatta amaçlarını gerçekleştirememiş fakat yapmak istediklerinden vazgeçmemişler de. Onlardaki kadar hedeflilik Burak’ta olsa belki oda farklı olurdu, kim bilir… İçinde ilk defa hakkını vererek birinin hikâyesini anlatma isteği duymuştu o ara Burak ve Yasemin'le buna benzer bir yazı da kaleme almışlardı.

"Hem hikâye anlatanın hikâyesine fazladan bir şeyler katması ayıp değildir." (s.116)

diyordu Yasemin. Yazarın da böyle yaptığını görüyoruz. Çelikel'in okuruyla oyun oynayan bir üslûbu var. Sonuna kadar merakınızı ayakta tutuyor. Acaba kandırıyor mu, şimdi bu anlatılanların altından başka bir şey mi çıkacak diye düşünüyorsunuz. Kendi eserlerine de hatırlatmada bulunuyor ara ara: "(...) Burak’ın, Bahariye'de bir pasajın alt katlarındaki sahafların önündeki sepetten bulup dalga geçmek için aldığı turuncu kapaklı şiir kitabından saçma sapan bir şeyler okumuş, hep beraber gülüşmüşlerdi." (s.276) diyor mesela anlatıcı. Bu satırları okuyunca aklıma hemen yazımın başında söz ettiğim Renkzaman geldi. Sonlara doğru da "Eleni, Müjgan, Murat ve diğer kahramanlarımla tanışmıştın anneanne ama Burak, Yasemin, Ece ve Cemil'e yetişemiyorsun."(s.547) diyor örneğin ki biz bu isimlere önceki kitabı Karlar Altında Körler Ülkesi'nden aşinayız. Bu bağlamda postmodern izler de taşıyan bir kitap olduğunu söyleyebiliriz Masa, Bayrak, Sandalye'nin. Neden bu üç sözcük olduğunu ise sürpriz bozmamak için söylemiyorum. Serhat Çelikel'le henüz tanışmadıysanız, 90'ların Kadıköy'üne gideceğiniz bu harika roman ile başlamanızı öneririm. İyi okumalar.

*Renkzaman, Serhat Çelikel


MASA, BAYRAK, SANDALYE

Serhat Çelikel

İthaki Yayınları, 2022

552 s.