top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

“İnsan hayatına son verebilir. Ama ölümsüzlüğüne son veremez”

Gönül Malat, Çek asıllı Fransız yazar Milan Kundera’nın romanı, Ölümsüzlük üzerine yazdı: "Yazar, yüzün varoluşumuzda aslında en nesnel tarafımız olduğuna atıf yaparak öznenin yazdığı-yazacağı asıl hikâyesinin davranışlarına, hareketlerine ve özellikle edasına-endamına bağlı olduğunu anlatmaya çabalar. Bu nedenle karakterlerinin betimlemelerini hiç yapmaz."



Ölülerin sesleri

Sonsuza dek konuşacak benimle.*

ölümsüzlük bekliyor yıldızlar kavşağında.**


Çek asıllı Fransız yazar Milan Kundera’nın, Ölümsüzlük romanı aslında bir üçlemenin son kitabı. Gülüşün ve Unutuşun Kitabı (1978), Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği (1984) ve Ölümsüzlük (1990) romanlarından oluşan üçleme, ilk yazılan Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’nın yayınlanmasının ardından yazarın Çekoslovak hükümeti tarafından vatandaşlıktan çıkarılmasıyla sonuçlanmıştı. İlk romanı Şaka, 1968 yılında Çekoslovak Yazarlar Birliği ödülüne değer görülen M. Kundera, aynı yıl gerçekleşen Rus işgali sonucu 1975’te Fransa’ya göç edip Fransız vatandaşı olur. Yazarın hayatından kısaca bahsetmeden incelemeye başlamanın doğru olmayacağı kanısındayım. Minör edebiyat kategorisine alabileceğimiz romanlarının neden bu kategoride olduğuna da bir açıklama getirmiş olacağım böylece. Ayrıca soğuk savaş döneminin bizleri Akromatopsi gibi bakmaya zorlayan, dünyanın satranç tahtasına dönüştüğü ve yalnızca siyah beyaz rengin hâkim olduğu bir dönemde yazar hakkında ortaya atılan söylentilere veya önyargılara da, daha dikkatli bakmayı tekrar gözden geçirebiliriz diye düşünüyorum. Çünkü bu çok ama çok kıymetli yazarın tüm bunlar nedeniyle okunmadığına tanıklık etmişliğim var. Kaldı ki söylentilerin doğru olduğunu kabul edersek Açlık’ı da okumayalım ya da Gecenin Sonuna Yolculuğu'nu da okumayalım. Liste uzar gider.


Ölümsüzlük romanına dönersek deneysel bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu söylemeliyim. Bazı yorumlarda kitap için deneme-roman tanımları yapılsa da deneysel roman demek daha doğru ve gerçekçi olur. Çünkü romanın karakteri Profesör Avenarius, deneycieleştiriciliği-empiriyokritisizmi yani metafiziğe karşı çıkıp yalnızca saf deneyde verilmiş olanı kabul eden- tanımlayan Alman Filozof Richard Avenarius’un izinde yazılmış bir roman. Bu bağlamda Ölümsüzlük, empiriokritisizimi satırlarına konuk eden bir anlatı sunar okurlarına. 

Yedi bölümden oluşan roman, M. Kundera’nın da romanın içerisine daldığı ve karakteri Agnes’i, havuz kenarında izlediği yüzme dersi alan yaşlı bir kadının el hareketinden nasıl var ettiğini anlattığı Yüz bölümüyle başlar. Yüzün varoluşumuzda aslında en nesnel tarafımız olduğuna atıf yaparak öznenin yazdığı-yazacağı asıl hikâyesinin davranışlarına, hareketlerine ve özellikle edasına-endamına bağlı olduğunu anlatmaya çabalar. Bu nedenle karakterlerinin betimlemelerini hiç yapmaz.


Son varoluşçu olarak da adlandırılan Kundera, anlatısını önce fiziksel var oluştan başlatarak çekiştire çekiştire felsefik alana doğru sürükler. Bunu en belirgin şekilde Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği’nde duyumsarız. Ölümsüzlük romanında bu anlatı, deneysel bir varoluşla yani Agnes’ın fiziksel varlığıyla-yaratılmasıyla başlar, ardından olağanüstü bir felsefi alana dolayısıyla ölümsüzlüğe erdirilir. Artık Agnes ölümsüz biridir.


Kitabın her bölümü ayrı ayrı okunabilir ve alt başlıkları olan uzun öykülerden oluşur. Kitaba da adını veren ikinci bölüm, ölümsüzlerden bahseder. Her türlü ölümsüzlüğün kaleme alındığı bu bölüm, ideolojilerin bitmeyen varoluşundan dem vururken aynı zamanda yenildiklerini de anlatmayı ihmal etmez. Ölümsüzlük’ü ikiye ayıran yazar, küçük ve büyük olarak tanımlamasını da yaparak Napolyon gibi,  William Shakespeare gibi, Beethoven gibi büyük ölümsüzleri satırlarına konuk eder. Sadece öznenin ölümsüzlüğü değildir anlatıya dalan. Beethoven’ın eserlerinin yanısıra şapkası, Goethe’nin kitapları hatta Genç Werther’in AcılarıÉlysée Sarayı gibi…


Ernest Miller Hemingway’in intiharına sözü getirip “İnsan hayatına son verebilir. Ama ölümsüzlüğüne son veremez,” diyerek okurun zihninin felsefi alana doğru yol almasını daha doğrusu deneysel bir eleştiriciliğe geçişini sağlar. Satırlarında neden Hemingway ile Goethe’yi bir araya getirdiğini de bu bağlamda açıklar.

Üçüncü bölüm Kavga adını taşır. İki kız kardeşin yani romanın başkarakteri Agnes ve kız kardeşi Laura’nın kavgalarından başlayan anlatı dünya savaşlarına ve fanatizme kadar uzanır. Bir idea olarak fanatizm ölümsüzdür ama yol verdiği kavgalar insanlık için genç erkeklerin dolayısıyla kadın ve çocukların kıyım-ölüm sebebidir. Kavga bölümü, kitabın özünün kapılarını ardına kadar açar okuyucusuna. Ne olursa olsun varoluşunu bir fanatizme bağlayanları –soğuk duş sever, kedi sever, Mussolini sever gibi- aynı düzleme çeker ve birleştirir. Kavgaların, savaşların nedenini; kendilerini ölümsüz bir fanatizme bağlayan ölümlü “Ben’lerin” ebedi varoluşları için verdikleri kavga olarak açıklar. Amerikalı sosyolog C. H. Cooley’in “ayna-benlik” teorisinin de genişçe yer verildiği bu bölümün alt başlıkları da artık okuyucuyu büyük bir labirentin içinde dolaştırmaya başlar. Yazar, “Ben’in biricikliğini geliştirmenin iki yöntemi vardır. ekleme yöntemi ve eksiltme yöntemi,” der ve deneysel bir şekilde var ederek yarattığı iki kız kardeş üzerinden açıklar: Agnes, asıl özüne erişebilmek için dıştan gelen ve ödünç alınmış ne varsa benliğinden çıkarıp atıyordu (peş peşe gelen bu eksiltmelerle sıfırı tüketme tehlikesiyle karşı karşıya kalarak). Laura’nın yöntemi tamamen tersiydi: Benliğini daha görünür kılmak, kavranmasını daha kolaylaştırmak, ona bir kalınlık kazandırmak için hiç durmadan kendini özdeşleştirmeye çalıştığı yeni nitelikler eklemektedir (eklenen bu niteliklerin ağırlığı altında ben’inin özünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalarak). İnsan ben’inin inşasında gerçekler ve gerçeklerle yüzleşmenin öneminden hareketle konuyu gazeteciliğe getirir Kundera. Saf gerçeğin peşinde koşan bunun için soru sorma hakkı olan gazetecilere. Gerçek, (ölümsüz) ideolojiden daha güçlüydü deyip geçmişi ve geleceği gören dolayısıyla hakikati bilen çift başlı Janus’a bağlar anlatısını. Gerçeği görmek insanlık için ideolojilerin yenildiğini görmektir artık. O nedenle ideolojiler çağımızda yerini imajlara bıraktılar der yazar ve ekler; İdeolojiyle imagoloji arasındaki ilişki konusunda, şunu da ekliyorum: İdeolojiler, gizlice dönerek savaşlara, devrimlere, reformlara meydan veren çarklar gibiydi. İmagolojik çarklar da dönüyor ama rotasyonlarının tarih üzerinde hiçbir etkisi yok. Bu anlatıdaki Janus bağlantısı için yazara hayranlık duymamak elde değil. Ayna-benlik teorisi, bölümün içerisinde hoş leitmotiflerle yolumuzu Lacan’a çıkartarak kitabı özümsememize ayrıca katkı sağlar.



Dördüncü bölüm Homo Sentimentalis ismini taşır. Adı üstünde duygulu duyarlı varoluşu konu eder. Dolayısıyla bölümün ölümsüzleri şairlerdir. Rilke ile başlayan satırlar Homo Sentimentalis’i, hisseden bir insan olarak değil de (çünkü hepimiz hissetme kapasitesine sahibizdir), hisleri birer değer olarak yücelten insan olarak tanımlamak gerekir diye anlatarak Ben’in temeli düşünce değil acıdır, en temel duygu olan acıdır. Acı keskinleşince, dünya yok olur ve her birimiz kendi kendimizle kala kalırız. Acı, benmerkezciliğin büyük okuludur der. Bölümde aynı zamanda duyguların, acının yer alışı ve Avrupa’ya ile Goethe’ye yapılan serzenişler kitabın artık bir trajedi anlatısına dönüştüğünün habercisidir. Bu bağlamda Homo Sentimentalis bölümü trajedinin proloğudur. 

Rastlantı adlı beşinci bölümde de prolog anlatısına devam eder. Başka bir duyguyu anlatmak için başka bir şair doğal olarak anlatıya alınır. Gençliğinde köle ticareti yaptığı bilinen A. Rimbaud’un değişimini ve “Utancı” satırlarına taşır yazar. Utancın temeli işlediğimiz hata değil, kendimiz seçmeden olduğumuz şey olmaktan duyduğumuz küçük düşme duygusu ve bu küçülmenin her yandan görülebildiğine dair o dayanılmaz duygudur diyerek Rimbaud’un “Ben, bir başkasıdır” düzyazı şiiriyle ilintilendirir. Yazar, Ölümlü olmak, en temel insanlık deneyimidir, gene de insan asla bunu kabullenecek, anlayacak kıratta olmamıştır. İnsan ölümlü olmayı bilmez. Öldüğü zaman da, ölü olduğunu bilmez  der ve ekler Yaşamak: acılı ben’ini dünya adına taşımak. Ama olmak, olmak mutluluk. Olmak: çeşmeye, evrenin içine ılık bir yağmur gibi indiği taş bir havuza dönüşmek deyip Shakespeare’i ve trajedilerini anarak bölümü sonlandırır. 

Altıncı bölüm Kadran ismini taşır ve Kundera bir önceki bölümde Roman bir bisiklet yarışına değil, sofraya çeşit çeşit yiyeceklerin getirildiği bir şölene benzemek zorunda. Sabırsızlıkla altıncı bölümü bekliyorum. Romanımda yeni bir kişilik ortaya çıkacak. Ve bu bölümün sonunda, hiç iz bırakmadan geldiği gibi gidecek diyerek artık Kadran sayfalarının bir “Epizot” anlatısı olacağını müjdeler. Bildiğiniz gibi epizot, bir anlatıdaki ana olaydan ayrı başlı başına bütünlük gösteren olay anlatısıdır. Yazar Rubens’i de katıştırdığı bölümünde gerçekten hayran olunacak, ders alınacak bir epizot anlatısı sunar okuyucusuna ve yolculuğumuzun bitiminde ölümle buluşan trajedilerimiz gibi Agnes’in trajik epizotunu anlatarak kitabın son bölümüne bizleri hazırlar.  

Yedinci bölüm Kutlama adını taşır. Dolayasıyla trajedinin koro kısmı devreye girer. Yazarın kendisi de dahil olmak üzere romanın başladığı yerde Agnes’i yaratıp ölümsüz kıldığı yerde Agnes hariç diğer tüm karakterlerinin yer aldığı bir koroya dönüşen bu deneysel romanını daha doğrusu fiziksel varoluştan alıp çekiştire çekiştire deneycieleştiriciliğin felsefi alanına taşıdığı- dönüştürdüğü romanını bitirdiğinin müjdesini verir.         


*Kitaplarım şiiri, Jorge Luis Borges

**Avlu şiiri, Jorge Luis Borges

Yorumlar


bottom of page