• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Okuru dikenli yollarda yürüten bir roman: Ev

Hiç kuşku yok ki Nermin Yıldırım, kendi okurunu yaratmış, kendi edebiyat macerasında büyük bir heves ve istikrarla geleceğe doğru emin adımlar atan yazarlarımızdan biri. Sibel Yükler, Nermin Yıldırım'la son romanı Ev üzerinden gelişen, açıldıkça renklenen ve hayatın birçok başka noktasına dokunan özel bir söyleşi yaptı.


Sibel Yükler


Nermin Yıldırım, hep kitap’tan çıkan yedinci romanı Ev ile bu kez okuru hikâyenin başladığı yere, eve götürüyor. Geçmişiyle, benliğiyle yüzleşmeye başlayan Seher’in, geçmişin izlerinden kaçmak yerine o izleri takip ederek yürüdüğü bir yolculuğa tanıklık ediyoruz.


Yıldırım, bu yolculuğu, “Yürürken kendine, yani artık orada olmayan kendine, bir fotoğraf albümünü inceler gibi uzaktan bakmaya başladı Seher,” sözleriyle anlatıyor.


Kendi tabiriyle konforlu alanlar yerine, hep mayınlı alanlarda kazı yapmayı tercih eden Yıldırım, son romanı Ev’in kahramanı Seher için de, “Yüzeyden dibe doğru giderken, hakikat dediği şeyin kurgudan ibaret olduğu gerçeğiyle karşılaşıyor,” diyor.


Unutma Beni Apartmanı’nın başladığı yerde biten Ev, Yıldırım için uzun bir hikâyenin son cümlesi, o apartmanın kapısının kapatılışı... Bu söyleşide Nermin Yıldırım ile, ilk romandan Ev’e o uzun hikâyeyi baştan sona konuştuk.



Ev’i ve evle birlikte özellikle seni konuşmak istiyorum. Öncelikle Ev’den başlayalım. Arka kapağında şöyle bir cümle var: “Bizleri uzun bir yürüşe çıkararak, kendini evinde hissedemeyenlerin, evlerinden zorla koparılanların, kaçmak zorunda kalanların ve hiçbir yere sığınamayanların dünyasına ortak ediyor.” Herkesin sorduğu soruyu biraz değiştirmek istiyorum. Seher’le arkadaşı Ogo’nun Camino de Santiago yürüyüşüyle başlayan o uzun yolculuğu eve dönmenin, eve ulaşmanın arzusuyla mı yapıldı?


Yolculuğun en temelinde Ev’i sorgulama ve o muğlak adresi arama arzusu vardı. Ev’in bir dönüş ihtimali olabileceği hissi ise zamanla açığa çıktı. Hepimizin en derininde yatan arzularından değil midir bu? O ilk sıcak yuvaya, düştüğümüz bahçeye, ana rahmine dönme arzusu. O imkânsız vuslat. Aynı kişinin aynı yere dönmesinin imkânsız olduğunu bildiğimiz için de acı çekeriz. Dinmeyen bir sıla hasretiyle yaşar dururuz.


Kitapta izlenen güzergâh Hıristiyanların hac yolu esasen. Bahsettiğin o özlenen yerden çok uzakta, çok farklı noktada. Seher, bu yolcuğu onu evden koparan nedenlerden uzaklaşmak için yapıyor olabilir mi? Çünkü esas evinin, geçmiş izlerinin çok uzağında bir yolculuk bu.


Bazen içinde durduğumuz fotoğrafın tamamını görebilmek için uzaklaşıp öyle bakmamız gerekir. Ama o vakit de biz çerçeveden çıkmış oluruz. Olmamız gereken yerde bir gölge, uygun gördüğümüz bir leke durmaktadır artık. Bu sıkça yaşadığımız bir paradoks ve kendilik algımızdaki sapmalara dahil edilebilir. Seher’in seçtiği yol tümüyle baştan kurgulayabileceği ve kendisine istediği rolü biçebileceği bir yerdi. Her ne kadar yol bile iktidar ilişkilerinden yakasını kurtaramayıp erk sahipleri tarafından tanımlanmış olsa da, Camino de Santiago’nun kökü, şimdilerde çerçevelenen yaygın hikâyeden çok daha eskilere dayanıyor.


Pratikte esas tarihini tarihçilere değil, yürüyüşçülere bırakan, her okurun okuyuşuyla yeniden yazılan bir roman gibi her adımda kendini yeni baştan yazdıran bir yoldan bahsediyoruz. Seher geçmişin izlerinden kaçmaktan ziyade, o izleri takip ederek yürüdü yol boyunca. Gizli bir planı vardı ve o yol planını uygulamak için uygun görünmüştü ona.

Geçmişine bakınca, Diyarbakır’da da geçen çocukluk anılarını görüyoruz. Bir cümlede, ait olduklarıyla oluşan, gelişen, buna sahip çıkan değil de “arada kalan” bir profili olduğunu söylüyor. Seher, geçmişle, kendisiyle çok uzaklarda yüzleşeceği bir yolculuk çizerken o izleri nasıl takip etti?

Bu arada kalmışlık hali toplumumuzda epeyce yaygın bir profile tekabül ediyor bence. Aynı yerde doğup büyüyenlerimizde bile var. Yürürken kendine, yani artık orada olmayan kendine, bir fotoğraf albümünü inceler gibi uzaktan bakmaya başladı Seher. EMDR terapisinden de destek alarak yaptı tabii bunu.