top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Nilüfer Altunkaya öykülerindeki hemzemin hayatlar


Nilüfer Altunkaya'nın yeni öykü kitabı Katı Olmayan Şeyler’in bütününü dikkate aldığımızda yazarının gelişmiş kalemini, distopyadan sosyal gerçekliğe uzanan çeşitlilikte kurgularla okumanın mümkün olduğunu görüyoruz.


Demet Eker


Nilüfer Altunkaya’nın Sokak Düşleri, Sevgili Yalnızlık ve Sen Buralarda Yokken’den sonraki dördüncü öykü kitabı Katı Olmayan Şeyler, İthaki Yayınları etiketiyle geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Distopik ve sosyal gerçekçi öykülerle hayatın her anına veya yaşadığımız dünyaya ait pek çok durum ve karakterin karşımıza çıktığı öyküler, Nilüfer Altunkaya’nın öykücülüğünde geldiği noktayı da gözler önüne seriyor.


Bu öykülerin en dikkat çekici olanlarından biri de Hemzemin Geçit. Kitabın en uzun öyküsü olması ve bölümlerden oluşması yanında Nilüfer Altunkaya öykülerinin klasik çizgisini ortaya koyması nedeniyle ayrı bir inceleme gerektiriyor. Bir şehir yoksulu babanın, oğlunun gözüne yansıyan maceralarını, daha çok tutunamama gibi bir tema etrafında ele alıyor öykü.


Dokuz bölümden oluşan Hemzemin Geçit, İtalio Calvino’dan bir epigrafla başlıyor:


Biz canlıların cehennemi gelecekte var olan bir şey değil, eğer bir cehennem varsa, burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem.” (s.30)


Bu başlangıç, öyküdeki kurgu ve karakterlerle ilgili harika ipuçları veriyor. İnsanın en yakınındakilerle yarattığı cehenneme karşı çıkmaktan yahut ona karşı savaşmaktan başka çaresi yoktur, savını destekleyen bir öyküyle karşı karşıya kalıyoruz. Edilgen ya da pasif bireyler olarak sonsuz bir uyumla içinde bulunduğumuz yaşantıyı kanıksayacak mıyız yoksa değiştirmek için bir şeyler yapmak gerektiğinin farkına varacak mıyız? İşte öyküyü okuyunca zihnimizde uyanan soru.


Öykü, çarpıcı bir son cümleyle karşımıza çıkıyor önce:

“Babamı hemzemin geçidin orda vurdular.” (s.30)


Bu cümle merak unsurunu arttıran ve en başta sürükleyicilik vadeden bir nitelikte. Ardından öykü kahramanlarının yaşantılarına dair mekân ayrıntılarını öğreniyoruz ki öykü atmosferini göstermesi ve mekân-kahraman ilişkisini yansıtması bakımından önemli bir öğrenme bu:


“Hafızamı yokladığımda olayların başlangıcına dair İzmir’in İkiçeşmelik semtinde oturduğumuz günleri daha net hatırlıyorum. Yoksul insanların yaşadığı mahallede bakımsızlıktan neredeyse kirişlerine kadar erimiş iki katlı bir evin üst katında otururduk. (s.30)


Birinci bölüme yansıyan en önemli durum, babanın aylaklığının ve tutunamamasının anlatımı. Sık sık şehir değiştirmek zorunda kalan bir ailenin- anlatıcının hislerinden yola çıkarak- babadan kaynaklanan olumsuzluklar yaşadığını görüyoruz. Anlatıcının hatıralarındaki en mutlu anlar da hep o yıllara yani yerleşik hayata geçtiklerini söylediği bölüme aittir:


“O yaz neredeyse yerleşik hayata geçmiştik…Çocukluğumun saf mutluluğuna dair hatırladığım ne varsa bu günlere ait olsa gerek.” (s.31)


Yine aynı bölümde babanın anneyle olan ilişkisinden de anlaşılacağı üzere bulunduğu şartlara boyun eğen ve ilişkinin gidişatında çok da belirleyici olmayan bir kadın figürüyle karşılaşıyoruz.


“Annem bu saltanatın uzun sürmeyeceğini bildiğinden biraz nazlansa da neşemize katılır, hiçbir şey olmamış gibi kaldığı yerden devam ederdi. Kaldığı yerden devam etmeye o kadar alışıktı ki…” (s.31)


Öykünün ikinci bölümünde ailenin dışındaki bir kahraman olan Ömer’le ilgili ayrıntıları görmeye başlıyoruz. Öykünün baştan sona en önemli kişisi olan babanın, zengin olma hayallerine destek olan Ömer’in de başkahramana benzemesi doğaldır elbette.


“İkisinin de düzenli çalışmak yerine bu yoksul hayatlarına zengin olma hayalleriyle nasıl da katlanmaya çalıştığını o yaşta bile anlıyordum aslında.” (s.32)


Zengin olma hayallerinin ortaklığına rağmen Ömer’in, adını bu bölümde öğrendiğimiz Sabri’den, daha gerçekçi olduğunu da görüyoruz:


“Ömer Abi ise yaşça babamdan küçük olduğu halde daha olgun ve düşünceliydi: “Tefeciye borçlanıp kumara basılır mı Sabri Abi? Canını sokakta mı buldun!” (s.32)


Öykünün üçüncü bölümünde malumun ilanı olarak Sabri’nin kaçıp gittiğini, dördüncü bölümde ise eş zamanlı hatıralara dönülerek anneannenin anlatıcının babasıyla ilgili düşüncelerini ve babanın alışılageldiği gibi döndüğünü, kızının affediciliğine tahammül edemeyen anneannenin tepkilerini öğreniyoruz:


“Anneannem babama yine kandığını görünce anneme söylemediğini bırakmaz, “Ne hâliniz varsa görün, bir daha da kapımı açmam size bilesiniz!” diyerek söylenmeye başlardı.” (s.33-34)


Beşinci bolümde anlatıcının amcası Ahmet’le tanışıyoruz. Ahmet, abisine göre daha “düzgün” bir kişilik çiziyor. Toplumsal standart ve beklentilere daha uygun bir kahramandır amca. Dolayısıyla anlatıcı erkek çocuk açısından değerlendirildiğinde öykünülecek bir kişidir. Güçsüz, aylak, tutunamayan babanın zıddı amca, olması gerekeni verir. Aynı zamanda güçlü iktidar figürünü de temsil eder. Çünkü Sabri de Ahmet’in sözünü dinleyerek standart ve beklenen aile babasına uygun adım atmaya karar verir:


Distopyadan sosyal gerçekçiliğe