• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Abidin

"Gözümün nuru alfabemin salyalı harfleri üstüme başıma saçılıyor. Kıvrım kıvrım her yanları. Noktaları, kuyrukları. Silkelenip kurtuluyorum hepsinden. P ayağımın dibine düşüyor. Soluksuz."


Serap Karakuş Besi


Bu ilkbahar denen mevsimi hiç sevmem ben. Ben efendim, ben, ta kendim! Sevmem. Abidin sever ama. En çok da duvarları sever o. Sivri korkuluklu, yüksek, çirkin duvarları. İşte ilkbaharda, o duvarlara yapışmış, yol yol, saçak saçak, iç içe geçmiş kuru sarmaşık dallarına su yürümeye başlayınca, ilkbaharı da sever Abidin. O, efendim o, ta kendisi! Sever. Duvarların gölgeleri uzuyormuş sarmaşıklarla, öyle der hep. Gölgeler iyiymiş.


İşte ilkbahar gelince, biz, Abidin’le ben, ta kendimiz yani, hemen o yüksek, çirkin, sarmaşıklı duvarın karşısında, dalları göğe uzanan çınar ağacımızın altında, boyası kabuk kabuk kalkmış, vidalarının götümüze götümüze battığı, gıcırdayıp duran bu eski tahta bankta oturur, o kupkuru dalların gün be gün can alışlarını izleriz. Ha, bu koca bahçede, kaç ilkbahar geçirdiğimizi soracak olursanız, ne o bilir, ne ben, efendim. Hesaplamayı bırakalı çok oldu. Ama Abidin her defasında heyecanlanır yine de. Benimse midem bulanır. Bir su kenarında, sular çekilince ortaya çıkan, üzeri yosun bağlamış taşlar nasıl bulandırırsa, öyle. O kuru dalların yeşile çalışlarını dişlerimi sıka sıka izlerim. Sevmem ben sarmaşıkları çünkü efendim, hiç sevmem.


Her şey gözlerimizin önünde oluverir. Yavaş yavaş kıpırdanmaya başlar işte o yosun yeşili şeyler oldukları yerde. Kabarır, yükselir, koca bir kışı üzerine yapışık geçirdikleri duvar sıvalarından bir bir ayrılırlar sonra. Kulağını versen, dallarda için için akan suyun şırıltısını bile duyarsın. Bir de can alamayanın çıtırtısı duyulur tabii arada. O hep duyulur zaten. Can alanın görmezden geldiği, gizlediği ve hatta ezerek duvarından söküp attığı ölü dalların sesi. Dert ettiğimi sanmayın efendim, etmem. Bilirim çünkü ben, bazıları hep ölür. Sadece her çıtırdamada canı acır Ç’nin, ona üzülürüm.


Günler geçer; o sırnaşık sarmaşıklar, küçük, yeşil, üçgenimsi yapraklarla iyice gürleşip, kendilerini korkuluklardan aşağı aşağı salıverirler. Duvarımızın gölgesi gittikçe uzar işte o zaman. Gölgeler uzadıkça Abidin’in çorak yüzüne de yürür su. Ben onun en çok bu hâlini severim. Oturduğu yerde kabından çıkmış bir dondurma gibi erir de erir, yayılır da yayılır. Yeter ki Güneş olmasın ona. Sevmez Güneş’i Abidin efendim, hiç sevmez. Ama yok hâlâ. Kim mi! Abidin efendim, Abidin! Duvarımızın gölgesi ayakucuma kadar ulaştı hâlbuki. Yine gelmedi. Günlerdir çıkmıyor bahçeye. Ha, siz benim korktuğumu sandınız galiba, sanmayın efendim, sanmayın! Korkmam ben. Beklerim sadece. Özlerim, beklerim. Bilirim, elbet gelir o. Bugün olmazsa, yarın gelir. Yarın olmazsa, diğer gün. O da olmazsa, ertesi gün. Çünkü bazı insanlar hep gelir.


Veee… ta ta ta tammmm! Ta tam, ta tam! Başımı kaldırınca yerden, kimi görüyorum dersiniz? Aklınıza şapka çıkarıyorum doğrusu efendim, bildiniz. Abidin tabii ya, Abidin, ta kendisi! Ama ben dememiş miydim size gelir diye? Bilirim efendim ben, bilirim. Ben daha çok şey bilirim. Hem sonra atalarımız da dememişler midir zamanında, “İyi insan lafının üstüne gelir,” diye? O güzel, akıllı atalarımız daha neler neler demişlerdir, di mi ama efenim? “El elden üstündür,” demişlerdir mesela. “Körle yatan şaşı kalkar,” demişlerdir- ama durun durun, mevzu bu değil şimdi. Çünkü can dostum geliyor. İki elimi birden kaldırıp sallıyorum beni görmesi için. Sanki görmeyecek, sevinçten akıl mı kaldı bende! Bahçe de sakin bugün. Yan bankta oturan teyze dışında, uzakta, ağaçların altında yürüyüş yapan iki üç kişi var. Bu saatlerde hep böyle olur zaten. Gölgeler uzamaya başlayınca içeri girer çünkü insanlar. Herkes sevmez gölgeleri. Hem Şişko bile yok ortalarda. Daha ne olsun efenim, daha ne olsun! Sevincimden içim içime sığmıyor.


Cancağızım söylene söylene geliyor. Üstü başı, önü arkası harf yığını yine. Parke taşlı yol boyu dizili çınar ağaçlarının tazecik gölgelerini –ki söylemeliyim, ağaçları hep sevmişimdir ben, ilkbaharda bile- takip ederek yürüyor. Gölgeleri yakalamak için zıpladığı da oluyor arada. Zıpladıkça harfler dökülüyor üzerinden. Gülüyorum. Sonra dişlerinin arasındaki G’ye takılıyor gözlerim. Büyük. Havalı. Saldı salacak kendini boşluğa. Hopp, durmuyor da zaten, atlıyor birden. Ardındakiler de durur mu hiç, onlar da peşi sıra. Ah Ö! Zavallı Ö! Canım Ö! Atlarken noktaları dişlerin arasında kalıyor. Of, bunu da bilirim ben efendim, bunu da bilirim. Bazıları hep eksilir zaten var olabilmek uğruna. Şu G’deki çalımın, forsun azıcığı olsa yeterdi Ö’ye ya, olmuyor işte. Bazen hiç olmaz. O da diğerleriyle birlikte, eksik gedik, çürük çarık, mahcup biraz da, varlığını haykırıyor.

“GOTTT!!!

Ünlem işaretinin umurunda mı dünya? T’nin yanında; horon, vals, ça ça ça çaaa!

Yine neye kızdı bizimki, kime kızdı kim bilir! O bilir, efendim, o bilir. Kim bilecek? Gelip bankın önünde duruyor.


“Pergel, pergel, mergel!.. Yanlış işte, yanlış, işte!”

Gözümün nuru alfabemin salyalı harfleri üstüme başıma saçılıyor. Kıvrım kıvrım her yanları. Noktaları, kuyrukları. Silkelenip kurtuluyorum hepsinden. P ayağımın dibine düşüyor. Soluksuz.


“Bittik biz, bittik azizim!” diyor. Hacıyatmaz misali bir ileri bir geri sallanıyor bankın önünde. “Bittik, mittik, tik, tiki tik!..”

“Yahu bir dur,” diyorum kolunu tutup.

Hızla geri çekilip kurtuluyor elimden. Kaşlarını çatıyor.

“Ne dur, ne dur! Durulacak gün mü?”

“Tamam kızma dostum, hadi,” diyorum sesimi yumuşatıp. Elimle banka vurup yer gösteriyorum. “Gel bir otur önce.”


O kadar gergin ki bacakları, büküp de kıvrılamıyor yanıma. İki ayağıyla birden ezip duruyor toprağı. Abidin sağ olsun, efendim! Şu şımarık ilkbahara inat, bizim bankın çevresi hiç yeşermez. Çok ezdik biz bu toprakları zamanında, çok. Yabani ot bile çıkmaz. Sade kuru toprak.


“Çıktıkk!” diye bağırıyor bir anda Abidin. “ Yörüngeden çıktık, tık, tık!”

Harflerin tarifine ne gerek şimdi! Çok sesli, akapella.

Yan banktaki teyze de duyuyor işte; sürmeli gözlerini kısmış pis pis bizi izliyor. Ters bir bakış atıyorum kadına. Başını çevirip elindeki aynasına dönüyor tekrar. Sabrım taşıyor artık. Sesimi yükseltip, “Yeter, otur artık şuraya,” diyorum. Arkamızdaki çınar ağacından serçe sürüsü havalanıyor sesime. “Şişko mu gelsin istiyorsun?”

Şişko’nun adını duyar duymaz irkiliyor Abidin. Sağına soluna bakınıyor. Toprağı ezmeye devam ediyor.


“Tamam oturacağım,” diyor, “Vallahi oturacağım.”

Olmuyor ama, öne arkaya sürtüp duruyor ayaklarını yerde. Toz bulutu içinde kalıyoruz. Sonra sağ elini ağzına götürüyor birden. Yine yapacak. Hep yapar. Sonuna kadar çıkarıyor dilini. Güçlükle parmaklarının arasında kıstırıp çekiyor da çekiyor. Kopartacak neredeyse. Bakamıyorum diline, yarık yarık üstü.


Ama şu dil de ne uzun organmış arkadaş! Abidin’de gördüm. Öyle gerilerde gerilerde saklanırmış meğer. Eee, zihnin onca sevabını günahını üstlenmek kolay mı, di mi ama efendim! Büyük olacak tabii. Âdemoğlu harflere kavuştuğundan beri onun üzerinden süzülüp geçmedi mi onca kelime, ol cümle? Ağlatmadı mı, güldürmedi mi? Kimi savaşlar çıkartıp katmadı mı koca dünyayı birbirine? Kaleme, melodiye katık olup evrenin sırrını fısıldamadılar mı kulaklara? Ha?.. Sonra…ölümler olmadı mı? Olmadı mı ölümler dil uğruna? Büyük olacak tabii. Uzun olacak. Söylenmeyen her bir cümle ile, öyle, gerilerde gerilerde.


Çektikçe sakinliyor Abidin. Hep böyle olur. Ayakları duruyor. Neyse ki çok sürmüyor bu kez, kanatmadan bırakıyor dilini. Siniri, derisi alınmış bir et yığını gibi çöküyor yanıma. Bank gıcırdıyor.


“Ne yapacağız peki?” diyor elleri dizlerinde. Harfleri, koridorlardaki o güzel yüzlü kadın gibi “Şşştt!” yaparak çıkıyor şimdi dudaklarının arasından. “Kimse inanmıyor bana, azizim. Denge bozuldu işte,” diyor. “Dünya hızlı dönüyor.”


Ah Abidin! Canım Abidin! Yine derdi koca boşlukla. Kafasını öne arkaya sallamaya başlıyor. “Hep anlattım ama ben, sen de biliyorsun azizim, hep anlattım. İnanmadılar bana. Hadi bakalım,” diyor, “Ne halt edeceklerse şimdi!”


Haklılığın, insana, kendini olacak olanlardan muaf tuttuğuna inandıran salak bir duygusu vardır ya hani; dünya tepene bile inse, sana nedir ya canım hani, sen demişsindir, işte şimdi o dolanıyor yüzünde.


“Sema’nın yanına gittim,” diyor.

Eyvah, diyorum eyvah!

“Akıllı kadındır dedim. Okumuş, doktor olmuş nihayetinde. Sayılardan da anlar. Peh, dinlemedi bile beni. ‘Yörüngeden çıktık,’ dedim, ‘Düzeltirler,’ dedi. ‘NASA’yı arayalım,’ dedim, ‘Meşgul,’ dedi. ‘O zaman bana bir pergel ver, n’olur,’ diye yalvardım, ‘Ucu sivri,’ dedi. Kaltak, tak tak!”


Hadi buyurun şimdi Halil İbrahim sofrasına... Zar zor üçe düşen ilaçlar, oldu mu sana yarın beş altı tane!

Kafasını kaşıyıp duruyor.

“Ya neden kimse farkında değil olan bitenin azizim? Kafayı yiyeceğim sonunda.”

Gülecekken tutuyorum kendimi. Olmaz şimdi, gülmek olmaz. Bazen gülmek…hiç olmaz.

“Haberlerde sözünü dahi etmiyorlar. Gerzek politikacılar, cinayetler, kazalar, hava durumu. Hafif şiddetli rüzgârlar ülkeyi terk etmeyecekmiş falan fi… Dur beeeeee!” diyor birden. Omuzları dikleşiyor oturduğu yerde. Gözleri koca koca açılıyor. Kafasının yanında beliren ampulü görebiliyorum.

“Etmez tabii be, etmez. Meltemlerrrrrr!” diye bağırıyor. “Buzullar eriyorr! Mesaj gönderiyorlar bana, mesaj!”

“Onlar da kim Abidin?” diye soruyorum.

Duymuyor bile beni. Bir anda kalkıp banktan, dizlerinin üstünde yere çöküyor. Bulduğu kuru bir dal parçasıyla –ah caaanım bir dalla- toprağa bir şeyler çizmeye başlıyor. Dudaklarının arasından sayılar düşüyor bu kez.

3 derece… 5 meridyen… 4’ün kosinüsü dersek… 0.2 nanosaniye daha…”

Hiç durmadan çiziyor da çiziyor. İrili ufaklı, yamuk yumuk daireler, noktalar; içlerinden geçen çizgiler… İki dakikada koca uzayı önümüze seriyor. Teyzeye bakıyorum, bize bakmıyor. Gözleri kenarları işlemeli el aynasında.


Banktan kalkıp yere, büyük bir yuvarlağın yanına oturuyorum ben de. Abidin’den uzak. Güneş olsa gerek. Artık tamamen duvarın gölgesindeyiz. Toprak soğuk. Eğilip yüzüne bakıyorum. Her bir karesinde sayılar dolanıyor şimdi. Burnunun ucunda sırıtan sevimsiz 7’yi görüyorum. Çenesinde 3, sağ kulağında 5, sek sek oynuyorlar. Böyle çok komik görünüyor. Silkelense de şu gereksiz sayılar düşse yüzünden. Kafasını yerden kaldırıyor sonunda. Sayılar oraya buraya kaçışıyor.

“Bak azizim!” Yutkunuyor. Belli, benim anlayabileceğim bir dille anlatmaya çalışacak şimdi onca şeyi. Bir öğretmen edasıyla, elindeki sopayı küçük, yamuk bir yuvarlağın yanına götürüyor. “İşte bu, Dünya,” diyor. Bu Dünya ha! Vay anasını!.. “4.54 milyar yıldır da hep burada. Normal hızı saatte 1670 km.”


İşte sayılar devreye giriyor, benim kafanın aküsü bir anda boşalıveriyor. Anlamam ben sayılardan efendim, hiç anlamam. Abidin, ölçüp biçip anlatmaya devam ediyor. Ben de ne dese kafamı sallıyorum, ama boş!

“Açısal Momentum işte bu dostum, Açısal Momentum,” diyor.

Kafasının yanındaki ampulün içi titreşip duruyor. Anlattıkça daha da artıyor heyecanı.

“İşte şimdi,” diyor, gözlerimin içine bakıyor. Belli, büyük haberi verecek. “Milyarlarca yıl sonra yani..” Yerinde kıpırdanmaya başlıyor birden. Dudaklarını ısırıyor. “Çıkıverdi yerinden,” diyor bir solukta. Öne arkaya sallanmaya başlıyor. “Çok hızlandı, çokkk!”

“Ee, ne olmuş yani hızlandıysa?” diye soruyorum.

Gözlerimin içine içine bakıyor. “Ne olacak azizim, günler kısalıyor günler!” diye bağırıyor. Kıvırtık ünlem işaretinin havada uçup manevralar yaparak teyzenin aynasına konuşunu izliyorum ağzım açık. Ah ünlem! Şımarık ünlem! Her şey beklenir zaten ondan. Bir o yana bir bu yana kıvırtıyor şimdi aynanın üzerinde. Teyze kaşlarını çatmış bize bakıyor. Hızla öne doğru eğilip, kafamla “Kışşt” yapıyorum kadına. Korkuyor, yaşından beklenmeyen bir çeviklikle kalkıyor yerinden. Önümüzden geçerken durup bir de tükürük savuruyor bize doğru. Bir daha “Kışşt” yapıyorum, söylenerek uzaklaşıyor.

Abidin hiçbir şeyi görmüyor, kafası yerde, anlatmaya devam ediyor.

“Hem de tam yir-mi ye-di nok-ta üç mi-li-sa-ni-ye, azizim! NIST’ deki geri zekâlılar on dokuz milisaniye olabilir diyorlar. GOTler! Atom saatleri, hatta pergelleri bile var, pergelleri! Yanlış ama azizim, yanlış, biliyorum ben,” diyor kafasını yerden kaldırıp. “Ölçtüm, üç gündür gözümü bile kırpmadım, ölçtüm. Ve hep aynı sayıya ulaştım. 27.3 milisaniye. Bu da 27300 nanosaniye eder.”


Günlerdir niye ortalarda görünmediğini anlıyorum şimdi. Bizimki uzayda geziniyormuş meğer.

“3 Ocak azizim,” diyor sonra belli belirsiz. Yüzü Charlie Choplin’i aratmayan cinsten, sessiz film komedisi. Kaşları etinden ayrılmış gibi bir o yana bir bu yana kaykılıyor. Gözleri yuvalarına sığmıyor. Fıldır fıldır.

“Ne olacaksa işte o gün olacak,” diyor. “Günberi’de.”

Susuyor. Tırnağının kenarındaki etleri koparıyor dişleriyle.

“Çok yaklaşacak, çok!”

“Ne yaklaşacak Abidin?” diye soruyorum.

“Dünya,”diyor.

“Neye, kime?”

“Güneş’e!!!”

Güneşin adını der demez titremeye başlıyor. Bütün vücudu elektriğe kapılmış gibi sarsılıyor. Korkuyorum bu kez. Çok korkuyorum.

“Pergel, pergel, mergel, gel! Sıcak, cak!”

“Abidin dur,” diyorum, beni duymuyor; iki eliyle toprağı döverek bağırmaya devam ediyor. Ne yapacağım ben şimdi? Durdurmalıyım, Abidin’i durdurmalıyım. Yoksa herkes doluşacak birazdan bahçeye. Şişko da. Tamam diyorum birden, bu kez ben yapacağım. Hızla kalkıyorum yerden, elimi ağzına sokup kaptığım gibi dışarı çıkarıyorum dilini. Nefesimi tutup çekiyorum, çekiyorum. Sonra gözlerimi kapatıyorum, boşta kalan elimle, ben, ta kendim yani, bir tokat atıyorum yüzüne. Kafası sağa gidip geliyor hızla. Gözlerinden yaşlar süzülüyor. Ah canım Abidin! İşe yarıyor ama. Yavaş yavaş geçiyor titremesi. Dilini bırakıyorum. Elimde kan.

“Ne değişecek be Abidin?”

Yanı başına çöküyorum. Başını yerden kaldırıyor. Islak gözlerinin içinde dönen yıldızları, gezegenleri görebiliyorum. Bir daha soruyorum. Sesimde ölü harfler.

“Ne değişecek Abidin?”

Susuyor. Avucunun içine düşen soru işaretine bakıyor.

“Hadi anlattığın gibi oldu,” diyorum, “O dediğin bütün ölçüler şaştı ve Gümm!”

Kucağına düşen koca G’yle irkiliyor.

“Söylesene, ne değişecek oğlum? Bu siktiğimin Dünya’sı yerinde narin narin salınırken, o götü boklu Güneş Efendi yanına bile yanaştırmıyorken ne oldu ulan? Söylesene ne oldu? Bak, buradasın işte. Bu rezil bahçedesin. Kim var ulan yanında? Ben! Yine ben, hep ben. Demem o ki, Dünya yerindeyken de buradaydın Abidin, bi götverenlik edip yerinden kımıldamış; yine buradasın.”


Onca sayı asabımı bozdu galiba. Harflerim sert, tükürüklü. Onu üzmek istemezdim ama oldu bir kere. Artık geri dönemem. İşaret parmağımı küçük yuvarlağın içine koyuyorum.

“Olan her şey Dünya yerindeyken olmadı mı, Abidin?”

Susuyor. Yanık ellerine bakıyor.


Haydi gidin! Haydi haydi, size söylüyorum! Siz efendim siz, ta kendiniz, gidin! Zamanı geldi, biz konuşacağız artık her şeyi! Zamanı geldi, her yeri beyaza boyayacağız birazdan. Ve beyaz…korkutur insanı. Gidin! Ne kadar da yükselseniz ayakuçlarınızda, bu lanet sarmaşıkların ardından göremezsiniz zaten bizi, gidin!


“Abidin,” diyorum, “Şinasi amcayı hatırlıyor musun?”

Abidin susuyor. Kollarıyla sarmış kendini, omuzları çökük.

“Haydi ama dostum! Kızdın mı yoksa tokat attığım için? Yapmak zorundaydım ama, affet, n’olur!”diyorum.

Yüzüme bakmıyor ama başını sallıyor. Oh, nefesleniyorum.

“Şinasi amca diyorum, Şinasi amca, hatırladın mı? Hani, hemen sizin eve bitişikti evleri. Küçücük, beyaz bir ev.”

Başını yerden kaldırmadan soruyor. Harfleri ölgün.

“Siyah değil miydi o evin duvarları?”

“Beyazdı Abidin, bembeyazdı,” diyorum. “Şinasi amca ne tatlı adamdı ama, di mi be? Bize elma armut kurusu verirdi hep. O gece de, o almıştı seni babanın elinden.”

Omuzlarını kaldırıp indiriyor hızla. “Hayır hayır,” diyor, “hatırlamıyorum.”

“Cadı bir de karısı vardı hani. Çok kızardı bize. Küreği çaldığımızı da o söylemişti zaten babana. Şinasi amca da, “O çalmadı İsmail Efendi; ben verdim,” deyip durmuştu bütün gece. O gece, ne dayak yemiştin be Abidin! İsmail amca defalarca vurmuştu kürekle kıçına. Her vuruşunda öne arkaya savruluyordu başın. Gözlerin kan çanağına dönmüştü. Ama sen değil bağırmak, ağlamıyordun bile. Gülüyordun sen Abidin; sadece gülüyordun. Kan kırmızı gözlerini gözlerime dikmiş kahkaha atıyordun. Kafamı sallayıp, “Sus” diyordum sana durmadan, yalvarıyordum, sen susmuyordun. Baban, “Gülme lan!” dedikçe, sen daha çok güldün o gece. Sen güldükçe baban daha sert indirdi küreği kıçına. Hepimiz birden yalvarmaya başlamıştık artık. Annen, Şinasi amca, hatta o mendebur kadın bile. “Gülme Abidin gülme!” Sen hiç susmadın Abidin. Hiç! Kulakları sağır eden kahkahalarınla güle güle dayak yedin o gece.”


Kafasını hafifçe yana çeviriyor. Zar zor duyuyorum sesini. Harfler eriyip yok olacak sanki.

“Kuyularımız vardı bizim,” diyor.

Yaşa be Abidin! Hatırladı! İçim içime sığmıyor. Harflerimde kuş sesleri.

“Kuyularımız tabii ya, kuyularımız. Arka bahçede. Sayı Kuyusu, Harf Kuyusu. Günlerce kazmıştık hatırlasana. Geceleri kazardık en çok. Annen baban uyuyunca dalardık bahçeye. Ses çıkmasın diye ellerimizle kazardık. Günlerce uğraşmıştık, günlerce. Derinleşmiyordu bir türlü. O lanet olası küreği de o yüzden çalmıştık zaten. ”

Buruşuk ellerine bakıyor. Sesi kısık, harfleri küskün.

“Annem sabahları ellerimi tutup tırnaklarımın arasına dolmuş toprağı temizlerdi. Hiçbir şey demeden. Sonra ağlardı. Ağzını tuta tuta ağlardı. Söylesene azizim, annem neden o kadar çok ağlardı?”

Bu kez susma sırası bana düşüyor.

“Biliyor musun, sesler duyuyorum bazen,” diye devam ediyor Abidin. “Burnumda yanık et kokusu. Derken kuşlar geçmeye başlıyor gözlerimin önünden. Kanatlarında yürüyor ateş. Her kanat çırpışları kordan şekiller oluşturuyor karanlıkta.”

Ellerini ovalıyor. Sesi değişiyor birden. Heyecanlanıyor.

“Şiir okuyordun sen bazen o kuyuların başında, di mi azizim?”

“Okumam mı be ya, okuyordum tabii. Yaşa sen! Bak ne güzel hatırlıyorsun. Sonraları ne çok kızmıştık kendimize. Daha büyük kazsaymışız demiştik. Okuduğumuz şiirlerden aşırdığımız kelimeler Harf Kuyumuza sığmıyordu artık.”

“Peki, Sayı Kuyusu?”

“Bir sabah ağlaya ağlaya gelmiştin Sayı Kuyusu’nun başına, Abidin. Avucunun içi rakamlarla doluydu. ‘Annem sayıları göremedi,’ deyip ağladın, susturamadım seni. Meğer evde, kitaplardan topladığın sayıları götürüp göstermişsin, avucunda zıp zıp zıplayan rakamları görememiş annen. ‘Annem ağladı,’ dedin, ‘Annem sayıları göremediği için çok üzüldü, ağladı.’ ”

Kafasını sağa sola salladı hızla. Cıkk yaptı ağzının içinde.

“Yok, hatırlamıyorum.”

“Ahhh be Abidin! Ah be dostum! Zihin denilen şey bazen ne çok şey gizliyor insanın ta kendisinden. Bazen de suda sıçar gibi sıçıyor bütün boklarını. Ne kadar itmeye çalışsan da dibe doğru, olmuyor, cuppp, hepsi suyun üstünde. Çaban boş, ellerin bok.”

Beni dinlemiyor artık. Elindeki dal parçasıyla şekiller çiziyor yerdeki yuvarlakların içine. Olsun. Anlatmalıyım yine de. Hiçbir şey yarım kalmayacak bugün.

“O gece Abidin,” diyorum, bakmıyor bile bana. Islık çalmaya bile başladı. Devam ediyorum.

“Ne olduysa işte o gece oldu Abidin. Baban kuyularımızı buldu. Çok kızdı Abidin, çok!

Baban sordu: “Kim kazdı lan bu çukurları?”

Sen cevap verdin: “Biz.”

“Siz kimsiniz lan?”

Yanıma gelip elimi tuttun, “Biz işte,” dedin.

“Orada kimse yok!” dedi baban.

“Var,” dedin.

“Yok lan!” dedi.

“Var!” dedin.

Baban çıldırdı.

“Niye kazdın bu çukurları?”

“Sayılarımızı, harflerimizi koymak için,” dedin.

“Bunların içi boş lan,” diye haykırdı baban.

“Değil,” dedin. “Baksana, rakamlar var içinde, ben koydum,” dedin. “Bunda da harfler, kelimeler var. Hepsini arkadaşım doldurdu.”

“Ne rakamı, ne sayısı, ne arkadaşı lan? Boş bunlar!”

“Değil!”

“Boş lannn!”

“Değil!”

“Boş lannnnnnnnn!”

Çok dayak yedin Abidin, çok. Hepimiz bahçedeydik. Baban sana vurdukça annen de dizlerini dövüyordu yerde. Şinasi amca zar zor aldı seni İsmail amcanın elinden. Yürüyemez hâldeydin, bir kenara yığılıverdin. Annen yanına koşup yere attı kendini, sarıldı sana, ağladı; bu kez ağzını da kapatmadan hem de, bağıra bağıra ağladı. Sen annenin kucağında izledin olan biteni.”

Islığı kesiyor birden. Kaşlarını çatıyor.

“Neyi?”

“İsmail amca çıldırmış gibiydi Abidin. Gözlerimizin önünde yerle bir etti kuyularımızı. Küreği toprağa her indirişinde bağırıyordu, “Boş lann!” Ortalığa saçıldı harflerimiz, sayılarımız. Her biri bir yana kaçıştı. Sen ağlamaya başladın işte o zaman. Kürek darbesiyle parçalanan harflerimize, sayılarımıza bakıp bakıp ağladın. Daha on üç yaşındaydın be Abidin. Sadece on üç! İşte o gece…”

Abidin elindeki sopayı bırakıyor. Gö