• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Ağıt (TÜYB)

“Bilekleri yorulana kadar soldan sağa, sağdan sola çekecek fırçayı; gökyüzüne katlar çıkacak. Hüznünü tam oraya saklayacak, eksik yanını dalgaların köpüğüne. Öfkesini suların tokatladığı çakıl taşlarından yassı fırçasıyla alacak. Vicdan azabını yosunlara yayacak spatulasıyla. Hiç ağlamayacak. Hiç konuşmayacak. Ama tuvale bakan herkesi konuşturacak.”


Seda Akipek


Sağ baş parmağının nasırlaşmış ucuyla fırçalarını yokladı. Sanki at kılında değil, bir bebeğin saçlarında gezinir gibi nazikçe. Kurumuş boyaların incecik tozu ciğerlerimize çekilmek üzere havaya karıştı.


Fırçalarla oynaşı bitince yapacaklarını satır satır biliyorum. Mavi boyaları çıkaracak, kadmiyum ve kobaltı büyük tüplerden seçecek. Ardından kırmızıyı, sarıyı ve beyazı. Keten yağını sağa yatmış masanın en dip köşesine yerleştirecek. Düştü düşecek durmasına rağmen yerinden bir gıdım oynatmayacak. Tiner kavanozlarını alacak. Hepsini teker teker açıp koklayacak, kapatacak. Duvardaki rafa geri dizecek. Beyaz gömleğini, içime sıkıntı veren kahverengi takım elbisesini giyecek. Sonra tuvalin karşısına geçecek. Dizlerinde derman kalmamasına rağmen tabureye oturmayacak. Bitirmesi günler sürecek resme başlayacak. Abimin öldüğü günü, bir daha boyayacak. Bu, babamın ağıtı. Tam otuz yıldır aynından onlarca yaktı...


Bilekleri yorulana kadar soldan sağa, sağdan sola çekecek fırçayı; gökyüzüne katlar çıkacak. Hüznünü tam oraya saklayacak, eksik yanını dalgaların köpüğüne. Öfkesini suların tokatladığı çakıl taşlarından yassı fırçasıyla alacak. Vicdan azabını yosunlara yayacak spatulasıyla. Hiç ağlamayacak. Hiç konuşmayacak. Ama tuvale bakan herkesi konuşturacak. Deniz kıyısında ufku seyreden kahverengili adamın ve elini sıkı sıkı tuttuğu şapkalı oğlanın hikâyesini bilmeyen kalmayacak. Babamın sözcüklerden vazgeçtiği güne dair herkes kendi masalını anlatacak.



Ortak laflar da olacak, “Denize taş atıyorlarmış...” diyecekler.

“Babasının şapkasını takmışmış oğlan...”

“Oğlan şapkanın peşine suya girmiş...”

“Şapkanın sürüklendiği yana yüzmüş adam...”


“Oysa öbür yana yüzse” diye başlayacaklar sonunu değiştirdikleri masalın ilk cümlesine. Herkes başka bir son yakıştıracak. Benim de kendime anlattığım bir masalım olacak elbet: Babam atlayacak suya. Bu kez şapkasına değil, doğru yöne, abimin kazağının takıldığı babaya doğru yüzecek. Çıkaracak onu sudan. Çakıllara yatıracak. Soyacak üstünü. Kalbini dinleyecek. “Yaşıyor, çok şükür yaşıyor” diye bağıracak etraftakilere. Sağdan soldan koşanlar olacak. Elbirliğiyle hastaneye yetiştirecekler. Doktorlar kurtaracaklar abimi. “Ne korkuttun bizi haylaz” diye sitem edecek babam abime gözleri dolu dolu. Babam, ikimizin babası olacak. Sabahları kızarmış ekmek kokusuna uyanacağız. Sofrada abimle atışacağız, babam “bırakın şamatayı” diyecek ama bırakmamızı istemeyecek. Masada hep kır çiçekleri olacak. Babam, sadece çiçek resimleri yapacak. Öğleden sonraları yürüyüşlere çıkacağız. Kalender Tepesi’nde soluklanacak, gazozlarımızı orada içeceğiz. Babam hiç çeviri yapmayacak, Rubaiyat’ı eline hiç almayacak. Deniz kıyısına bir daha hiç gitmeyecek. Kendimize manzara diye yalnız güneşi seçeceğiz ve her gün onu denize banmadan eve dönmeyeceğiz...


Fırça maviye bulanıyor belki bininci kez. Gökyüzünün denizle buluştuğu yeri doğru renge boyarsa tablodan o deniz kıyısına giden gizli bir geçit açılacak sanki. Babam, “Ben de bir son düşündüm” der gibi geçitten geçecek ve sahile, abimin yanına gidecek sanki. Bunları ben mi kuruyorum? Belki düşümde görmüştüm. Hatırlamıyorum. Zaten artık abimden başka bir şeyi istesem de düşünemiyorum. Abim; bize musallat olmuş bir çocuk hayalet, yüreklerimizde açılmış koca bir boşluk, biz nefes aldıkça ciğerlerimize batan bir cam kırığı...


Feride teyzem bana çok acıyor. “Bir yuvan olsa yavrum,” diyor kanadı kırık bir kuşa söyler gibi. Teyzemin en çok “yavrum” deyişini seviyorum. Sahi, yavru kuş olmayı öyle isterdim ki. Bir anne kuş beni gagasıyla beslerdi; başımı göğsüne batırır, sıcağında uyurdum. Bir baba kuş kanadımı tutardı; en ballı, en yemişli ağaçlara uçururdu beni. Bir çocuk olmak ki içimde kalmış. Öyle böyle bir çocuk değil. Annemle babamın çocuğu olmak. Ah, hayat... Annemi doğduğumda, babamı abimle birlikte kaybetmişim. Benim varlığım en çok yokluklara denk düşmüş.


Babam keten yağına bir defa daha uzanırken odama geçtim artık. Tashih için gönderdikleri zarfı açtım. Kadıköy kıyı yolu dolgu inşaatının başladığını haber veren gazete sayfalarını, derginin yeni sayısı için neşredilen kritikleri masama serdim. Dergi yazılarına uzansam da manşetten gözümü alamıyorum. “İnsanın denize küskünlüğü sona erecek” demiş Anakent Belediye Başkanı. Yazıya döndüm, “Ana Kent” diyen cümleyle başladım tashihe.


***


Ne vakit bitirmişim işi, ne vakit yatağa uzanmışım, bilmiyorum. Sabah ayazı çıplak ayaklarımda dolaşırken gözümü açtım. Güneş doğalı epey olmuş. Boynumu ovarken bir koku aldım, kızarmış ekmek kokusu. Hâlâ düş görüyorum besbelli. Abimli kahvaltıların düşünü. Yoksa uyanık mıyım? Geçtiğim otuz yıl mı bir düştü yoksa?

Mutfağa yaklaştıkça ekmek kokusundan başka bir koku almaz oldum. Ardından sofrayı gördüm. Boğazım düğüm düğüm. Masada balı seçiyorum; peyniri, tereyağını, domatesin üstündeki dağkekiğini bile. Gerçek mi bu sofra? Anlamak için bir tadım uzaklıktayım. Ekmekten bir ısırık aldım; kıtırı damağıma battı. Gülümsedim. Abim yaşıyor mu yani?


Babamın atölyesine doğru ağır ağır ayaklarımı sürüdüm. Kapının girişinde duvara yaslanmış birbirinin aynı onlarca tablo, uyku mahmurluğuyla kurduğum hayallerin sisini dağıttı. Sırtı dönük kahverengili adamı yine gördüm, elinden tuttuğu şapkalı çocuğu da. Bir yumru geldi oturdu göğsüme.


İçeri girdim. Babam yok. Boyalar yok. Tiner, keten yağı, fırçalar, hiçbir şey...

Tuval duruyor; dün başladığı resim.


Bu resim başka türlü. Ufku bir başka mavi. Çocuk yalnız. Tek başına ufka bakıyor. O adam, babam yok yanında.


***


Ekmek soğumuş, tereyağını eritmedi. Balı akıttım üstüne, iyice incelip kopana kadar seyrettim yağın üzerine çizdiği se’leri. Büyük bir ısırık aldım. Bir sağ yanağımdaki mağaraya sakladım, bir sol yanağımdakine. Aklıma bir gazete manşeti düştü. 1955 yılının Kumköy’ünde deniz kıyısında gezinti yapan karıkocanın tesadüf eseri bulduğu adamın haberi gözümde canlandı. Adamın üzerinde kahverengi takım elbise. Şapkası yok. Yaşamıyor, ama nasıl öldüğü de belli değil. “Kimdir” diye ceplerini karıştırıyorlar. Ceketin yırtık cebinden astara gizlenmiş bir kâğıt parçası buluyorlar. Üzerinde Farsça “Son” yazıyor. Hayyam’ın Rubaiyat’ının son sayfasından koparıldığını çok sonra anlayacaklar.


Sofrayı öylece bırakıp çantama özenle bir şişe gazoz yerleştirdim. Evyenin altındaki dolaptan annemin çeyizlik vazosunu çıkardım, sofranın tam ortasına koydum.


Çiçek toplamak için çıktım evden.