• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Anten

“Babam gibi tüm gücümle eğlendirebilseydim tüm insanlığı, yine de üzer miydiniz beni?”

Defne Karadağ

Baş ucunda duran çekmeceli dolabın üstündeki kostüme gözü takıldı. Sarı ve siyah... Sonra, kendine doğru kostümden sarkan bir çift antene. “Ne çirkin şey şu meret.” homurdandı yattığı yerden.

-Kostümü yıkadın mı Hayriye?

-Yıkadım anam yıkadım, şu Tijen Hanım’ın verdiği çiçek kokulu kolonyadan da döktüm üstüne bi güzel. Misler gibi oldu.

-Arı çiçek kokar mı kız Hayriye?

-Çiçeğe konmuyon mu anam? Ondan sinmiştir üstüne.


Karıkoca birbirlerinin omuzlarını, kollarını hafif hafif yumruklayarak gülüştüler. Hayriye, kocasına tek takım elbisesi olan fersude görünümlü on beş yıllık damatlığını uzattı, gözleri ışıl ışıldı. Tahsin, bir memura yakışan her hamleyi art arda sıraladı. Saçlarını yana doğru taradı, kravatını sıktı. Siyaha çalan rengi atmış suni deri çantasına, karısının uzattığı kostüm poşetini sıkıştırdı. Evden çıkmadan, uyuyan güzeli, kızı Feride’yi ve Ninja kafa, fırıldak oğlunu oda kapısından bir süre izledi. Her sabah yapardı bunu. Onları utandırmadan geçen her güne, en koyu uykularında izlerken şükrederdi.


Memur Tahsin Bey’di o. Kimseleri incitmeden, hak yemeden, vatandaşı üzmeden, amirine yaranmak için mide bulandıran dönüşlerden uzak durup rüşvet vereni gözünden çıkan şimşeklerle olduğu yerde rezil rüsva eden... İşte tam da böyle olduğu için boyu uzamamış bir de git gide kısalmıştı ya! Mesai arkadaşları almış başını gitmiş, apartman dairelerinde, kaloriferli evlerde, temiz sokaklarda yaşamaya, gönül genişliğine, cep ferahlığına nail olmuşken; o, terfi de neymiş sürülmüştü yıllarını verdiği, doğup büyüdüğü ilçeden; koca yutaklı bir canavara benzeyen bu ile; İstanbul’a.


Bacalardan çıkan dumanların sis gibi kapladığı sokağında, yavaş yavaş yürüdü; altı aşınmış ayakkabılarının canını yakan batışlarına inat. Hesabı her gün aynıydı, hiç şaşmazdı; saat dörtte Küçükçekmece'deki vergi dairesinden çıkıp kan ter içinde trenle, Bakırköy’deki ajansa yetişmek için zamanla yarışırdı. O gün program ne ise ona uyardı; arı kostümünü giyer, ara sokaklardaki mağazaların açılışlarına, bazen Taksim’de broşür dağıtımına, yeni yeni peydah olmuş alışveriş merkezlerinin şenliklerine, doğum günü partilerine katılır, soytarılığın âlâsını yapar, evinin günlük ekmeğini, meyvesini alacak kadar kazanırdı. Molalarda, Samsun sigarasını tüttürürken en içli düşünceleri dumanına gömüp var gücüyle üflerdi; “Bugün de soytarılığın hakkını verdin Tahsin Efendi, kim tutar seni!”


Katıldığı şenliklerde, açılışlarda, partilerde bazen tanıdık birilerine denk gelir, eli ayağı birbirine dolaşır, sesi kısılır, yerin dibine girerdi. Sonra kimsenin kendisini tanıyamayacağını hatırlar, o rahatlamanın hemen akabinde; parmak uçlarına kadar boşalan ter ile insanları eğlendirmeye devam ederdi. Bu kaygılı, dumur yaratan anlık tepinmeler onu yorsa da mecburdu, bu koca şehirde ayakta kalmanın başka yolu yoktu. Bulamamıştı...


Kızının bu şehre geldikten sonra ne oldum delisi olduğunun farkındaydı. Oğlu da sınıf arkadaşlarına özenmeye, yavaş yavaş isyan bayraklarını evin sağına soluna asmaya başlamıştı. Eşi Hayriye’nin “Sen utanılacak ne yapıyon ki herif, insanları güldürmenin nesi rezillikmiş?” diyerek sırtını sıvazlaması da kurtarmıyordu onu; bu sancılı düşüncelerin, ürkülerin içinden. Öğrenecek olurlarsa onların yıkıcı tepkilerini tahmin edebiliyordu. Kendisi de yakıştıramıyordu bu tuhaflığın bir parçası olmayı, bu nedenle onlara kızmıyordu; Ah bir öğrenecek olursa çocukları, eşrafı; arı kostümü ile vızıldaya vızıldaya tepinen bu koca herifin nesine saygı duyacaklardı ki? O antenleri sallana sallana, kanatları yelleye yelleye, insanların arasında sözde uçuşan, bal toplayan bu aptal arı kılıklı koca adamın neyine ha? Neyineydi saygı!”


Doğruluktan şaşmayanın, yanlışlar peşini hiç bırakmaz. En izbe yere saklansa da insan, eliyle koymuş gibi bulur. Dirlik vermez ki dürüstlük para etsin. Etmez. Yırtıcı bir hayvan gibi, ağzından salyaları aka aka; leş yiyici sırtlan, akbaba gibi kokusunu alır da üşüşürler insanın tepesine. İnsanlığın gerektirdiklerini yaptığı için yerinden edilen bu dağ gibi adam da; hayvan taklidi yaparak insanları bir anlığına da olsa eğlendirerek savaşmayı seçmiş, bu canavarın midesinde yer edinmeye çalışıyordu aslında...


Hafta içleri ajansın gönderdiği işlere ayak uydurması da çocuklarını idare etmesi de pek zor olmazdı ama iş hafta sonu temaşasına geldi mi, işte orada boğazlanır gibi bir darlığın içine düşerdi. Öyle ya; memur adamın hafta sonları daireye gittiği, nerede görülmüştü? Mecbur; yinelenen, değişen yalanların içinde tepinirken bulurdu kendini.

-Bu pazar, bir sübyanın soytarısı olacam Hayriye, doğum günüymüş veledin.

-Çocuğu sokma sakın, e mi herif.

Hayriye; her zamanki gibi eşi gülsün diye, latife ediyor, dudağının yanından da olsa usulca gülmesine razı oluyordu.

-Bu defa arı değil be Hayriye, kaplumbağa olacakmışım. Onu da olurum elbet, o da benim gibi sırtında taşımıyor mu evini?

-İyi ya işte, sevinsene herif; kurtulmuşun şu zıpzıp antenlerinden, sevmiyodun ya onları. Vızıldamak da yok bak.

-Yok, bu defa hiç ses yok... Osman da tavşan olacakmış, tavşan...

İlk defa, elinde kostüm poşeti olmadan çıktı o gün evinden. İlk defa Hayriye’den gizlemişti nasıl bir şekle bürüneceğini. Kaplumbağa gibi asil bir hayvanın yerine geçeceğini zannetse yeterdi. Ona -karısına- maymun kılığına gireceğini nasıl söyleyebilirdi? Gururu ilk kez eşi ile arasına görünmez, sertçe bir duvar örmüştü.


Evlendikleri zaman caka satmıştı köyünde Hayriye, e boru mu, memurdu kocası. Ya şimdi? “Maymuna çevirdi bu şehir seni, yaaa Tahsin Efendi!”


Çocukların arasında, hiçbirinin yüzüne dahi bakmadan, ellerini yumruk yapıp bacaklarının arasına sokup çıkardı, sokup çıkardı. Bu hareketi defalarca zıplayarak tekrarladı. Çıkardığı tuhaf seslerle coşan çocuklar, orasını burasını mıncıklamayı da ihmal etmedi. Bir tek, fıstık atmamışlardı Tahsin’e...


Parti sona erdiğinde, kendini evin banyosuna attı. Aynadaki maymuna uzunca baktı, bir maskara olmanın verdiği ızdırabı, midesine çöreklenen bulantıyla hissetti. Midesi delinircesine kustu, kustu. Elini yüzünü yıkayıp kazandığı para ile çocuklarına çekeceği balık ziyafetini hatırladı. Elinde tuttuğu kostümün başı; maymun kafası ile parti evinin banyosundan hızlıca çıktı. Ardından seslenen titrek ve tanıdık sesle olduğu yerde mıhlanmış gibi kaldı.

“Baaaaba!”