• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Bir Parça Mutluluk

"Yalnız, mutsuz yıllar da parça parça azaltıyor Sebahattin abi, uzuvlarını kaybederek eksilmiyor ki insan yalnız."

P. T. Barva

Adamın önce sağ ayağını kestiler, iki ay sonra sol elinin üç parmağı ile sol ayak parmaklarından ikisini. İlerlemiş diyabet sonrası ağır böbrek yetmezliği, en nihayetinde uç organ kangrenleri... Koltuk değnekleriyle yürüyerek eczaneme gelebildiği günler, görece şanslı zamanlarıydı. Geçen hafta ilaçlarını karısına verdim. Akıllı kadın, tek seferde anlıyor hangisini nasıl içirecek vesaire. Yüzü gülüyordu, anlam veremedim. Adam gelmiyor ne zamandır, Sebahattin abiyi diyorum. İki bacağını da dizlerinin üstünden kestiler beş altı ay önce. Selam söylemiş. Doğrusu benim vücudumu bir yıl içinde kaşar peyniri dilimler gibi, ağaç kütüğünden kereste çıkarır gibi, kalemtraşı kurşun kaleme sokup çevirir gibi azar azar ufaltsalar benim aklıma ona selam göndermek gelmezdi. Bir de nasıl çirkin bir iyileştirme çeşidi bu? Üç beş parmak kaybedeceğini zannederken iki el ve yedi parmakla kalmış adam. Bugün tekerlekli sandalyesiyle geldi, reçetesini uzattı. Onun da yüzü gülüyordu karısı gibi, anlam veremedim. Mutlu musunuz yahu? Benimle yıllardır ahbap olmaktan çok mutluymuş. “Çay da söyleyemiyorum, korona var abi” dedim, canım sağ olsunmuş. Sol eliyle imza atardı, solaktı, çayı nasıl içer ki kalan parmaklarıyla? Öğrenmiştir belki. Çay içişini hayal ettiğim her sefer bardak yere düşüp kırıldı yahut çay olduğu gibi adamın üstüne döküldü. Gözümün önündeki sahneden kurtulmak için kafamı çevirip saate baktım, öğlen olmuş. En iyisi mola

vermek, köprüye mi gitsem? Taş köprü dükkanımın sol yanında, rampa yolun hemen aşağısında. Nehir yatağından hayli yüksek bir köprü, ortası yukarı meyilli, taşlarının bazıları oymalarla süslü, kuytulukları yosun kaplı… Nehir bu aylar pek coşkun olur, köprüde dikilip sigara içtiğim akşamüstü vakitlerinde bulanık ve azgın sular beni içine içine çağırıyor. İnsanın aklı çelinmeye görsün. Sebahattin abi teşekkür edince köprüyü unuttum. İnsan bazen köprüyü unutabilmeli. Altından akan sularda kalbe işleyen şarkılarıyla sirenler bekliyor olsa dahi unutabilmeli. Sebahattin abinin ilaçlarını verdim, gidiyor artık, o sırada yolun karşısındaki bahçeli küçük evin tavukları çıldırmış gibi bağrıştılar. Kapıya doğru birkaç adım atıp dışarıyı kolaçan ettim, baktım Nuri Aga evden fırladı, aranıyor, köpek mi girdi, sansar mı dadandı derken havada atmacayı gördü. Koştu geri eve, tüfeğini dolduracak belli. Sebahattin abi dükkândan çıktı, rampa da yok kaldırımda, kahveden iki kişi yardım etti, öyle inebildi yola. Arkasından baktım, parça parça azalan mutlu adamı seyrettim. Yalnız, mutsuz yıllar da parça parça azaltıyor Sebahattin abi, uzuvlarını kaybederek eksilmiyor ki insan yalnız. Kahvenin önündeki masaya oturdum. Sigaramı yaktım, kahveci Cavit'e Türk kahvesi söyledim. Sade. Üç el silah sesi gelince ben ve kahve ahâlisi kulak kesildik. Nuri Aga tüfeği ateşlemiş ama sinkaflı küfürüne bakılırsa vuramamış atmacayı, tüfeği tekrar doldurdu. Gökyüzüne baktım, atmacalar üç olmuş. Her hafta bir iki tavuğunu götürüyorlar adamın, bizi vurmak pahasına atmacalara ateş edip duruyor. Kahve masalarına siper aldık. Sola baktım, Sebahattin abi silah seslerini duyunca durmuş, nereden geldiğini anlamak için kahveye doğru yanaşmış. “Yol biraz yokuş, frenleri sağlam olsa bari” diye düşündüm ki tekerlekli sandalyesi yoldan aşağı hızla kaymaya başladı. Köprü taraflarından gelen daha büyük, homurtulu, mekanik bir ses havayı kuşattı: Bir şey geliyor. Siperlerden çıkıp koşmamızla Sebahattin abinin sandalyesinden devrilip vakitsiz çıkagelen biçerdöverin altında kalması bir oldu. Dükkanımın önünden ilk defa bir biçerdöver geçiyordu. Tarla işi yapan bir araçtan çok, çeşitli işkence aletleriyle donatılmış, şeytani zihinlere hizmet eden devasa bir metal yığınına benziyordu ve Sebahattin abiyi yutmuştu. Yalnızca bacaklarını - yani bacaklarından geriye kalanları- görebiliyorduk. Kahve ahâlisi adamın başına üşüştü, tekerlekler kafasının üstünden geçmemiş ama sağ eli parçalanmış, bilekten kopmuş. Hayattaymış anlayacağınız. İki çığlık attı, bayıldı adam. Biçerdöver sağa, kaldırım kenarına çekti. Ambulans çağırdılar. Nuri Aganın silahından ürken atmacalardan ikisi kaçtı, biri Sebahattin abiye doğru dalış yaptı, keskin gözleri, sivri pençeleriyle yerdeki kopuk eli kaptığı gibi hızla uçup uzaklaştı. Kalabalığın gözleri atmacayı takip ededursun ben dükkana koştum, sargı bezi, gazlı bez, ne varsa kucağıma doldurup döndüm, Sebahattin abiye benzeyen kan gölünün yanına çöktüm, kopuk damarlarından kan fışkıran parçalanmış bileğe turnike yaparken kafamda hesap yaptım, evet, adamda bir el ve iki parmak kalmıştı. Birkaç dakika sonra ambulans geldi, sağlıkçılar koşuşturdu, aldı götürdüler Sebahattin abiyi. Bir zaman kahvenin önünde dikildim, yoldan geçen her arabayla asfalta biraz daha yayılan kan izlerini seyrederek sigara içtim, dükkana dönerken masanın üstünde soğuyan kahveme göz ucuyla baktım, sonra omuz silkip işimin başına döndüm. Nasılsa Sebahattin abi iki parmakla da mutlu olacak. Yaşarsa tabii. Bir yandan reçeteleri düzenlerken bir yandan da atmacanın ağırlığıyla kopuk elin ağırlığını kıyaslayıp gördüğüm hadisenin matematiğine kafa yorduğum birkaç saatin ardından mesai bitti, eve yürüyerek gitmeye karar verdim. İki kararı vermek de hayli zor: Eve gitmek ve o ayartıcı köprüden geçmek zorunda olduğum bir yürüyüş yaparak eve gitmek. Yolda şarkıyı duydum, nehrin şarkısını. İnsanın aklı çelinmeye görsün. İki kolum, iki bacağım, tam kadro yerinde yirmi parmağımla eksik, yalnızlığın ve bir an bile anlaşılamamış olmanın yüküyle mutsuz, köprünün kenar taşına çıktım, gürüldeyerek gelen nehre baktım. Nehrin sesi ne hoş. Boşlukta süzülmek ne garip.