top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Burada Kalayım

Sanki dolmuş durunca inecekler ve hiç hareket etmeden o noktada öylece sonsuza kadar kalacaklarmış gibi… Oysa kimi aceleyle, kimi ağırdan alarak ilerliyor hep indikten sonra; çünkü hayat akıyor, hayat su gibi, eğer durduğu yerin bir şekli yoksa akıp gidiverir.


Elif Seyrekbasan Toz

“Çünkü hiçbir şey göründüğü, hatta yaşandığı gibi değil. Her şey hatırlandığı gibi...”

Barış Bıçakçı/Aramızdaki En Kısa Mesafe


Olur da kasetçalarımın pili biterse müziksiz kalmayayım diye kot montumun cebinde yedek tuttuğum iki kalem pili avcumun içinde birbirlerinin etrafında döndürüyorum. İçimdeki sıkışıklık gibi onları da avuçlarımda sıkıştırsam, döndükçe enerjilerini verirler mi bana? Ya da onlar döndükçe ben de döner miyim geldiğim yere? Piller stres topu gibi elimin içinde, elim bol bir kot montun cebinde, yokuş yukarı seyreden bir yolda ilerliyorum. Sağımda Tophane’ye çıkan merdivenler, solumda arabaların, otobüslerin ve taksi görünümlü dolmuşların yolu arşınladığı ana cadde… Eğer sağ tarafı tercih edip merdivenleri çıkacaksam, şehre çok yüksekten bakacağım seyir terası kafamı kaldırdığımda tam karşımda gördüğüm beni küçülten, daraltan dağ manzarasından belki bir nebze kurtarırdı beni. Ana caddeden aşağı yürüsem ve sonra el etsem, duran dolmuşa binip Çekirge Meydanı’na geldiğinde “Burada kalayım.” deyip inerdim evime gitmek için... Buraya geleli aylar olmuş olmasına da; defalarca dolmuşa binmeme rağmen her zaman garip geliyor dolmuştan inerken Bursalıların inecekleri yerde kalacaklarını beyan etmeleri “Burada kalayım.” diyerek. Sanki dolmuş durunca inecekler ve hiç hareket etmeden o noktada öylece sonsuza kadar kalacaklarmış gibi… Oysa kimi aceleyle, kimi ağırdan alarak ilerliyor hep indikten sonra; çünkü hayat akıyor, hayat su gibi, eğer durduğu yerin bir şekli yoksa akıp gidiverir. Peki, bende duran ne? Hem hayat akıp giderken hem de şimdi burada duran ben, “Burada kalayım.” da dememiştim kimseye, ama kalıyorum işte. Nefesimle birlikte kulaklarımın içinden giriyor dinlediğim kasetteki en iyi şarkı: Bab-ı Esrar, Yansımalar’dan… Aiyyhhh! Tekrar eden birkaç yakarıştan sonra ciğerimin içini oyan bir ney sesi, o ezgi, hiç sözü olmayan bu şarkı nasıl oluyor da bir kitaptan daha çok hikayeyi anlatıyor tek kelime etmeden, kulağımdan girip kalbime ulaşan naif bir neşter gibi...


Kafamı kaldırıyorum, dağlar... Yeşillenen dağlar uzakta da olsalar insanın içini karartacak kadar yüksekler. Üzerimde gölgelerini taşıyorum; ya da öyle yüksekler ki gölgelerinden bir türlü çıkamıyorum. Belki tam doruk noktasına kilitlenen hırslı bir dağcı olsam o dağ bir çırpıda çıkılabilir, tepesi keyif ve kıvanç dolu olabilir ama hiç hırslı değilim, istesem de olamıyorum. Aksine olduğundan da yüksekmiş, gökyüzünden de ötedeymiş de asla geçit vermeyecekmiş gibi korkutuyor beni, hem hırs hem de dağlar. Korku kalbimi eski bir süngermiş de köpüğünü akıtmak istiyormuş gibi sıkıştırıyor. Neden bu üstüme basan kasvet bilmiyorum. Oysa hava çok güzel, mevsimlerden bahar, aylardan Mayıs... Hafifçecik giyince hafifçecik hissedilen günlerden, saçın az nemli de kalsa banyo sonrası, hiç takmadan dışarıya çıkabileceğin günlerden. Kimi zaman güneş gösteren, kimi zaman hafif serinleten tatlı bir hava... Durduğum yerin sağında solunda, ilerisinde berisinde görülecek bir sürü güzel yer var biliyorum, görmüşüm bazısını önceden, bazısını göreyim diye yazmışım aklıma...


Biraz ilerleyip Koza Han’a gitsem bir kahve içerim kömürde yavaş yavaş pişmiş; oyuntulu bir fincanla sunulmuş bir Türk kahvesi, avlusunda havalandırırım kasvetimi hem, ipekli bir halı silker gibi silkelerim. Dümdüz çıksam yukarı doğru, Adliye’nin önünde durur çay içerim ve kesin birkaç arkadaş görürüm. Daha da yürürüm, Setbaşı Köprüsü’ne bile giderim. Önümde ve arkamda uzanan, uzandıkça bana güzellikler sunan yol benim, tüm kararlar benim. Öylece durduğum o nokta da benim. O noktadaki de her haliyle benim.



Sağıma dönüyorum, Tophane’ye çıkan merdivenler arasında geniş dinlenme boşlukları var. Banklar var o boşluklarda, birine oturuyorum. Bab-ı Esrar’ı başa sarıyorum. Pillerin sesini duyuyorum; pillerin gücü benim avucumun içinde çeviremeyeceğim kadar hızla çeviriyor çarkları. Benim avucumun içinde de benzer güçler var döndürüp durduğum, ama ben ne ileri ne de geri saramıyorum kendimi. Dirseklerimi dizlerimin üzerine koyuyorum, kafamı da ellerime yerleştiriyorum. Göreceklerimi çerçeveliyorum, hayatımı da göreceklerimi de küçültüyorum öne eğilerek. Lisede din dersinde öğretmen demişti ki: “Küçük bir ayna parçasını alın, yere doğru tutun, elinizi yukarı kaldırdıkça aynanın zeminde gösterecekleri çoğalır. Daha da yukarı kaldırın; ayna, görüntüsüne bulunduğunuz bütün alanı alır. Aynayı gökyüzüne koyun, yerküreyi gösterir. İşte düşünün çocuklar, Allah o kadar büyük ki tüm evreni görüyor.” Bu benzetmeden çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Dağların tepesinde olsam ne kadar alanı görüntüleyebileceğimi düşünüyor ve büyüklüklerini hesaplamaya çalışıyorum. Oysa ben kapandıkça kapanıyor, daha da küçülüyorum; baktığım alanda sadece karıncaların koşuşturmalarını izliyorum. “Karıncalar küçücük ve yere yakın olduğundan sadece yiyeceklerini görüyorlardır herhalde.” diyorum. Onlar kendi koşuşturmasına, ben onlara dalıyorum. Öylece o şarkıyı yeniden dinliyorum, annemi özlüyorum, babamı özlüyorum, arasam özlediğimi söyleyemem; o zamanlar hiç öyle duygulu cümleler kurmamışım ne anneme ne de babama. “Seni Seviyorum.”, “Sizi çok özledim.” dememişim hiç. O yaşlar buna müsait mi değil, biz mi salık vermemişiz hatırlamıyorum. O gün o bankta birazcık ağlayıp sonra kendimi toparlıyorum, karıncalar hala koşuşturuyor, bir damla göz yaşım düşse üzerlerine, korkarlar mı acaba diye düşünüyorum. Dağa bakıyorum, havaya bakıyorum, sağıma soluma bakıyorum, ayna parçası diyorum, en tepede o ayna parçasının gördüğü küçücük bir noktayım. Gözyaşımla birlikte o kasveti de sıyırıp atıyorum yanağımdan. Sonrasında ne yapıyorum hiç hatırlamıyorum. O gün, o yaşadığım durağan birkaç an bir ataşla tutturulmuş gibi kalıyor bir bankında Tophane’nin, bir yerinde hafızamın, bir çırpışında kalbimin…


Sonra günlerim geçiyor. Çekirge Meydanı’ndan, Rıhtım Pastanesi’nin tam yanındaki yokuştan yukarıya doğru çık çık varılmayan, nefes nefese kapısını açıp bir ‘oh’ dediğim şahane manzaralı, küçücük balkonlu, benim payıma en karanlık odası düşen üç kişilik evimde arkadaşlıklarımı kardeşliğe dönüştürüyorum. Evi temizliyorum, yemekler hazırlıyor, misafirler ağırlıyorum, kim bilir kaç gün doğumunu o evin küçücük balkonunda sırtıma aldığım battaniyeyle kimi zaman yalnız, kimi zaman arkadaşlarımla omuz omuza selamlıyorum. Kaç bardak çay içiyorum, kaç sınava çalışacağım diye oturup uykusuzluktan kapanan gözlerimi Fransızca metinlerin arasında zorla açık tutuyorum. Lamartine şiirleriyle ayılıyorum, formasyon derslerinde sızmamak için kahveler içiyorum, çocuk gelişimi derslerinde bebekler gibi uyumanın hayalini kuruyorum. Akşam erkenden yatacağım diye her gün kendime söz verip hava karardığında sözümden dönüyorum. Okuldan eve dönüp uyumaktan vazgeçiyor, duş alıp hazırlanıp kaç arkadaş buluşmasına gidiyorum heyecanla ve sonunda dönmüyorum belki; konuşurken başka bir sohbetin ya da Burç Pasajı’nda çoğalttığım ders notlarının üzerine uyuyakalıyorum arkadaş evlerinde.


Çekirge’den kampüse giden otobüslere varmak için Dikkaldırım’a yürüyorüm her gün. Meydandan karşıya geçip kendimi aşağı sallandırdığım Zübeyde Hanım Caddesi’nin yaz kış keyifli yeşillikli yolunda kahvaltı yapıyorum Rıhtım Pastanesi’den aldığım sıcacık ev poğaçasıyla. Dönüş yolunda köylü kadınlardan dut alıp yiye yiye eve geliyorum hiç yıkamadan. Çarşamba günleri Çekirge Meydanı’nın az ilerisinde bizim eve de giden yolda pazar kuruluyor, hem eve erzak alıyorum hem de kıyafetlere bakıyorum. Üç kişi yaşadığımız evimize Çekirge Meydanı’ndan üç dört alternatif yol gidiyor. Bir tanesinde 253 basamak merdiven çıkmak gerekiyor, diğer alternatifler de öylesine dik yokuşlar ki, sonunda görülen manzaraya değmese kimsecikler oturmaz orada, bir de temiz havası var tabii. Biz manzarasından ve temiz havasından ziyade kirasının uygunluğuna vuruluyoruz ilk gördüğümüzde. Ama sonra manzarasında kayboluyor günlerimiz. Kutu gibi iki karanlık odasına inat kocaman pencereleri olan mutfak ve salonu ayırma gereği duymamış müteahhit, ama salona da mutfağa da ayrı kapı koymuş. Biz de kendi imkanlarımızla suntalarla ayırıyoruz bu alanı. Bir yanını da straforlarla kapladığımız için dev bir panomuz oluyor. Mutfağımız, bölmemize rağmen hala büyük ve üçgen, küçücük bir balkona sahip; sanki o balkon çaylar kahveler içip, sigara içen misafirlerimize eşlik ettiğimiz ve manzaranın tadına vardığımız bir başka şehir terası bu şehrin. Geceleri deniz manzarasına bakıyormuşuz gibi dalgalanan ve oynaşan şehir ışıkları, kaybolan ufuk çizgisi sadece bizim evde yaşayanlara özel olduğu için en sevdiğimiz seyir bu noktadan olanı kuşkusuz. Çünkü bir derdimiz varmış gibi biz her gece uykusuz, her gece koyu sohbette ve her sabah uyanmak zorunda oluşumuza mutsuz... Bu ev güzel, okul bittiğinde iyi işlerimiz olur da iyi para kazanırsak –ki öyle olacağına neredeyse eminiz- ev sahibini arayıp bize satmasını isteyeceğiz bu evi, içini en iyi şekilde yaptırıp, karanlık odalarına güneş bile kondururuz diyoruz, hafta sonları gelecek, eşlerimizle çocuklarımızla bu evde vakit geçirip bu günleri hiç unutmayacağız, güya...


Evden çıkıyoruz her gün, hem okula gitmek, hem de dışarıyı yaşamak için… Mesela her gün mutlaka MIK’a gidiyoruz. MIK ilk gitmeye başladığımız günlerde esnafa çay dağıtan bir çay ocağı, bir iki masası var önünde. Altıparmak’ta Arap Şükrü Sokağı’nın hemen sonunda… Günler geçtikçe, gelenler de fazlalaştıkça epey kalabalık ve bizim gibi üniversite öğrencilerinin geldiği, herkesin birbirini tanıdığı bir buluşma noktasına dönüşüyor. Masaları çoğalıyor, sokağa yayılıyor. Çay-kahve menüsüne tost da ekleniyor; birkaç tane de bitki çayı. Oraya gittiğimde mutlaka bir masada tanıdık birileri oluyor, oturuyor sohbete katılıyorum, sonra zaman geçiyor, yapılacak ödevler, hazırlanacak projeler unutuluveriyor, MIK her akşam biraz daha geç kapanmaya başlıyor, o kapanana kadar sohbet sürüyor. Ben hep elma çayı içiyorum. Öyle şekerli ki şeker genzimi yakıyor, elmanın sarısı gözümü alıyor ama olsun, ben hep elmalı istiyorum. Öyle tatlı ki; aslında elmalıyı sevip sevmediğimden bile emin değilim. Belki de her seferinde elm