top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Öykü: …ciğim

  • Yazarın fotoğrafı: Litera
    Litera
  • 1 dakika önce
  • 5 dakikada okunur

"Birisi 'Geçmiş olsun,' dedi. Ben atladım hemen 'Sağ ol,' diye. Meğer bana dememiş."


İkbal Gemici



Nasıl parlak gözleri vardı. Hele bir de güldü mü güneş sönük kalırdı yanında. Ölmeden cenneti yaşamak gibi bir şey. Biçimli ağzının kenarında beliren o iki çizgi başka hiçbir kadında bu denli güzel durmazdı. O güzellikte kaybolmak için hep gülsün isterdiniz.

Bir hastabakıcı geldi elinde mavi bir hastane elbisesiyle.

“Olmaz,” dedim,

“Bu çamaşır suyu lekeli. Giymem ben bunu.”

Refakatçilerim: Yanımdaki yatakta tek memesi alınmış hasta ve ablası, gülüştüler. Bonemi taktı kardeşim.

”Saçımı bozma,” dedim. Yine gülüştüler.

Az sonra hemşire geldi. “Mercedesiniz geldi,” dedi.

Ameliyathanede dört sedye sıraya soktular bizi, sol tarafımdaki erkek. Kadın erkek ayrımının olmadığı tek yer ameliyathaneydi sanki. Bu arada gözüm saatte. Tam bir saat sonra benim mercedesi aldılar, kesileceğim odaya götürdüler. Temizlik varmış. Benden önce kestikleri hastadan kalan izleri yok edeceklermiş. Doktorum geldi. “Palamut sezonu açılmış,” dedi. “Hmm, erken olmuş,” dedim. Balıktan, kayıktan, denizden lafladık biraz. Hiç heyecanım yok. Temizlik bitti. Mercedesimi içeri aldılar. Narkozcu kolumla uğraşırken elini bir yere çarptı. Birisi “Geçmiş olsun,” dedi. Ben atladım hemen “Sağ ol,” diye. Meğer bana dememiş, narkozcuya demiş. Ne yani utanayım mı yanlış anladım diye? Az sonra bayılacağım. Kafa bin beş yüz olacak. Bu insanları bir daha hiç görmeyeceğim. Geçmiş olsun diyen, uçuk mavi şeffaf bir burunluğu “Kokla, kokla,” diyerek burnuma tuttu. Allah, Allah! Niye koklatıyor? Damardan vermeyecekler mi? Bakalım ne kadar dayanacağım uyumamaya diye düşünürken göz kapağım bir kez kapandı ve açıldı. Vücudumun neresinden geldiğini anlayamadığım bir ilaç kokusu; işte, o bayılma anı. En sevdiğim: Ne düşünce, ne üzüntü, ne keder… Ölüm de böyle bir hisse hiç korkulacak bir şey değil.

Yaşamın zorluğu ya da öyle demeyelim de insanların yaşamayı zorlaştırmasına bir direnç mi narkoz kafasını istemek? Kısa bir mola vermek yorgunluklara, kalp kırıklarına, başkalarının acısını, kederini dert etmelere, karşılık bulamama ve istenen cevabı verememe beklentilere, sevgisizliğe ve sevmeyi bilememeye…

Upuzun boyu, uzun, biçimli bacakları vardı. Siyah saçları belindeydi. İki örgü yapardı onları çoğu kez. Bazen de tepeden atkuyruğu. Hiç salık görmemiştim saçlarını. Biçimli burnu, gamzeleri, pasparlak siyah gözleriyle bir bakanı bir daha baktırırdı kendisine.

Çocuktuk ikimiz de. Doğum günümdü. İçinde yiyecek hariç bir sürü şey satılan küçük bir dükkânları vardı. Uzunca, düz, sert bir paketi bana uzattı. “Doğum günün kutlu olsun,” dedi. Hediye almak beni hep utandırmıştır. O zaman da çok utanmıştım. Belki de hediye alırkenki utangaçlığımın başlangıç noktası bu olaydır. Daha geçmişte belleğime kazınmış bir hediye alma sahnesi yok çünkü. Oysa bu olay taptaze, ilk günkü gibi aklımdadır.

Kızardım, bozardım, heyecanlandım. Paketi nereye koyacağımı bilemedim. “Açsana,” dedi. “Tamam,” dedim ve beceriksiz el hareketleriyle açmaya çalıştım. Açamadım. Aldı paketi elimden. Bir kenarındaki yapıştırıcı bandı zarifçe kaldırarak açtı. Sarı, geniş bir tarak çıktı paketin içinden. Saçlarım kısacık, “aligarson” kesilmiş. Tarağa hiç ihtiyacım yok ama birinin doğum günümü hatırlaması ve kutlaması mutlu etmişti beni.

Ameliyatım iyi geçmişti. Narkoz etkilememişti. Hatta ameliyat hemşirelerinin başımda söylediklerini hatırlıyorum. Kızmıştı biri tam uyanma sırasındaki öksürük nöbetlerime. “Sigara içmiş,” dedi biri. “Bir hafta öncesinden sigarayı bırakmayanları ameliyata almamak lazım,” dedi diğeri. “Ne güzel yanmış; çifte kavrulmuş,” dedi öteki. Çıplağım, öksürüyorum. “Spazm geçiriyor,” dedi bir başkası.

Ne oluyor yahu? Ne spazmı? Kalp spazmı mı? Durum bu kadar ciddi mi? Üç sigara içtim topu topu. Olay nerelere gelmiş? Öksürük nöbetim kesildi. Tam olarak kendimdeyim şimdi. Konuşanların hepsi sustu. Seviyordum be narkoz kafasını. Senede bir almasam rahat edemiyordum sanki.

Babası genç yaşta kalbine yenik düşmüştü. Aile albümlerinde görmüştüm; yakışıklı bir adamdı. Elinden sigarasını düşürmeyen bir kadın vardı bana hep yaşlı gelen. Sigaranın tahrip ettiği kalın, kırçıllı sesiyle “…ciğim, …ciğim, yavrum” diye seslenirdi hep ona. Kızını çok sevdiğini o kadar belli ederdi ki…

Çocukluk garipti. Onunla paydaş olmak için benim de babam ölse diye çokça düşünmüşlüğüm vardı. Gerçekten babamın ölmesini istemek gibi bir şey değildi bu. Hayata onun bulunduğu yerden bakmak, onunla eşit olmak isteği. Çocukça, safça bir istek yani. En çok da bisikletini severdim …ciğimin. Nasıl güzel sekizler çizerdi gözü kapalı. İmrenirdim. Arada bana da verirdi bisikletini. En büyük hayalimdi kendime ait bir bisikletimin olması. Olmadı, olamadı. İlk gençlik yıllarımda babam getirmişti kesin dönüş yaptığında. Kocamandı, çok vitesliydi. Beğenmemiştim. Belki de ona binemeyecek kadar büyüdüğümü hissetmiştim.

Bir yönünü sevmediğimi hatırlıyorum. Oyun oynamak için buluştuğumuzda kimi gün çok neşeli, güler yüzlü olmasını kim gün de suratıma bakmamasını, oflayıp, puflamasını. İşte o zaman, o güzel kızın hangisi olduğunun ayrımına varamazdım. Ona göre davranırdım ben de. Gitgide oflayıp puflamaları artınca gitmez oldum yanına. Derken arkadaşlığımız, caddede, sokakta karşılaştığımızda “merhaba” kelimesinde kaldı.

Bir gün dünya çirkini bir adamla el ele geçti kapımızın önünden. Diğer elinde kırmızı bir gül vardı. Gülü kokluyor, bir taraftan da çapkınca gülerek çirkin adama doğru sokuluyordu. Çiçek, bazı günler gül, bazı günlerse karanfil oluyordu. Hep tekti ve kırmızıydı. Bu, hiç değişmiyordu. Nişanlanmışlar. Mahalledeki gevşek ağızlı kadınlar konuşurken duymuştum. Evlendi o çirkin adamla. Taşındılar bizim mahalleden. Evlenmek için eğitimini yarıda bırakmıştı. Sonradan tamamlamış. Hatta üniversiteye bile kaydolmuş. Mezuniyetin ardından büyük bir şirkette işe girdiğini duydum daha sonra; birkaç yıl sonra aynı şirkette yönetici olduğunu, yıllar sonra da şirket hesabından yüklüce bir parayı kendi hesabına geçirdiğini. Bir sürü, bir sürü şey… Çirkin adamdan ayrılmış. Zengin bir dulla gitmiş. …ciğim şöyle yapmış, …ciğim böyle yapmış; şöyle olmuş, böyle olmuş. Zevzek ağızlara sakız oldu …ciğim. Olanı da söylediler, olmayanı da. 

Bu kez limuzin geldi beni almaya. Hastanenin kuralıymış. Ameliyata giderken Mercedes, dönerken limuzin alıyormuş. Adımı yüksek sesle söyledi limuzinin sürücüsü. Üzerinde yattığım kalın çarşafın dört tarafından tutup üçe kadar saydılar ve aynı anda beni limuzine koydular. Komik adam hasta bakıcı. Güle oynaya götürdü beni odama. 

Odamdayım şimdi. Kesildiğime dair hiçbir işaret yok. Nazlanmıyorum, abartmıyorum. Oldu da bitti, maşallah durumundayım kısaca. E, narkoz sonrası belli bir saate kadar yemek, içmek yasak. Serum damardan gidiyor yavaş yavaş. Soğukluğunu hissediyorum. Hatta kelebek takılmış kolumun etrafı bile serin. “Of, çok sıkıcı! Bir kupa sıcak çay ve yanında iki bisküvicik ne güzel giderdi şimdi,” diyorum. Memesi alınmış kadın ve refakatçısı gülüyor.  “Hazır bir şey yokken biraz uyumayı denesen mi acaba,” diyor canımın içi kardeşim. “Çok belli etmiyorsun ama ameliyattan çıktığını şiddetle hatırlatırım,” diye söyleniyor. “Tamam be,” deyip kapatıyorum gözlerimi. Deniz mi, bulut mu; ayırt edemediğim bir maviliğin üzerinde süzülüyorum uykunun derinliklerine doğru. Saçlarım aligarson. Doğum günümmüş. Bana bir hediye uzatıyor. “Doğum günün kutlu olsun,” diyor. Utanıyorum. “Açsana,” diyor. Beceriksiz hareketlerle açmaya çalışıyorum. Bir tarak. Saçlarım aligarson. Sarılıyoruz sıkıca. Aynı anda “…ciğim” diye bağıran bir çığlık sesi duyuyorum. Yüreklere işleyen bir “…ciğim” daha. Kendime geliyorum. Odanın kapısı açık. Memesi alınmış kadının refakatçısı ve kardeşim kapının önünde. Koridorda bir koşuşturma, bir telaş. “Ne oldu,” diye soruyorum kardeşime. Beti, benzi atmış içeri giriyor. “…ciğim” diyor, “…ciğim” ölmüş. Annesini gördüm az önce” diyor, “Uyanamamış narkozdan…” Donup kalıyorum o esnada. Rengim kara sarı olmuş. İkimiz de şaşkınız. “İyi misin,” diye soruyor. Başımı sallıyorum hiç konuşmadan. Gözlerimden yaşlar boşalıyor istemsizce. Saçlarımı sıvazlıyor kardeşim. Parmakları ıslandı göz yaşlarımdan. Saçlarım da ıslanıyor dokundukça…

……………

Zamana direnen birkaç kemik dışında ölüm her şeyi alıp götürüyor. Öyle de olsa seni hep parlak, güzel gözlerinle anımsayacağım. Güle güle. Belki bilinmeyen bir zamanda, bilinmeyen bir mekânda karşılaşır, uzun uzun konuşuruz. Kim bilir?

Yorumlar


bottom of page