Öykü: Çocuk Adam
- Litera

- 11 Oca
- 7 dakikada okunur
"Uyanıkken gerçeği bükebiliyordu ama uyurken gerçeğin gözlerine bakıyor ve yanıyordu. Bu sefer başka türlü olsun istedi. 'Acıya dayanabilirim,' dedi."
Burcu Nahmias

Kanepede uyumanın hiç iyi bir fikir olmadığını düşünerek uyandı. Telefon çalıyordu. Ekranda annesinin yıllar önce çekilmiş fotoğrafı.
“Günaydın annem.”
“Nasılsın oğluş?”
“Bomba gibiyim,” dedi Emin.
“Hadi oradan, daha yeni uyanmışsın. İlaçlarını da içmedin tabii. Saatin kaç olduğundan haberin var mı?”
“On biri yedi geçiyor. Uyuyakalmışım.”
“Sevinç uğramadı tabii, işe gitmeden?”
“Anne, nasıl uğrasın, Ali’yi yuvaya bırakıyor. Zor.”
“Keşke birkaç gün daha bende kalsaydın. Aydoğan ‘Ameliyat sonrası dikkat etmek lazım’ dedi.”
“Bir de ‘Emin’in üstüne fazla düşme, nerede rahatsa orada kalsın’ demedi mi?”
“Aydoğan ortopedist, psikiyatrist değil.”
“Ama doktor sonuçta.”
“Başlatma doktorluğundan. Doktor olmadan önce de böyleydi, her şeyin doğrusunu o bilir.”
“Emekli öğretmenler de her şeyin doğrusunu biliyor.”
“Bak bak, lafa bak; annem haklı çıktı demiyor, bir de üstüne laf sokuyor.”
“Yine nerede haklı çıktınız, Bilge hocam?”
“Sevinç’ten sana hayır gelmez dememiş miydim, hasta hasta bırakmış seni işe gitmiş.”
“Hiçbir şeye ihtiyacım yok, Nurten Hanım sağ olsun çok iyi bakıyor bana. Aydoğan Abi de her akşam uğruyor.”
“Nurten Sevinç’in yerini tutar mı? Nurten’i aradım ulaşamadım, ver bakayım telefona.”
“Alışverişe çıktı, evde değil.”
“Anladım zaten yalnız olduğunu. Ya bir şeye ihtiyacın olsa? Yeni şoför işe başladı demiştin, Nurten verseydi listeyi, çocuk alıp gelirdi, olur mu böyle, nekahet döneminde yalnız başına…”
Annesini savuşturdu. Savuşturma işinde kırk yılı geride bırakmıştı. Ev işlerini çekip çeviren Nurten Hanım’a izin vermiş, ameliyat sonrası annesinde kalacağını söylemişti. Sevinç dışında hiç kimseyi görmek istemiyordu. Telefonu kapatınca gülümsemesi söndü. Oda darmadağınıktı. Üç gündür üzerinden çıkarmadığı şortu gece terleyince çıkarmış, çıkardığı yerde bırakmıştı. Sehpa dışarıdan söylediği yemeklerin kaplarıyla doluydu. Sehpanın yanındaki battal boy çöp poşetinin kulaklarını çözdü, salona ekşi bir koku yayıldı. Kapları poşete tıkıp, kulakları bu kez daha sıkı bağladı.
İlaç kutusuna uzandı. Su şişesi boştu. Havası kaçmış sıcak kolayla haplarını yuttu. Boğazından tüm sesli harflerin aynı anda söylenmiş hâli gibi bir ses çıktı. Tiksintiyle çaresizlik salonda kol kola horon tepiyordu.
Sehpadaki keşmekeşin arasında mızıka kutusunu gördü. Kim bilir ne zamandır elini sürmemişti. Kutunun üzeri toz kaplıydı. Tozu eliyle sildi ama istediği gibi temizleyemedi. Tişörtüyle ovaladı, olmadı. Kutunun üzerine tükürdü, kolalı tükürükle temizlik fikri midesini kaldırdı, yutkunarak bulantıyı bastırdı. Mızıkayı çıkarıp kutuyu göz önünden kaldırmak için çekmeceyi açtı; Ali’nin günlük tutarcasına yaptığı resimlerin olduğu dosyayı gördü.
Sevinç’in altı yaşındaki oğlu Ali, resim yapmaya bayılıyordu. Yetenekliydi de. Emin bunu fark edince çocuğa birinci kalite resim kâğıtları ve kalem seti almıştı. Resim etkinliği kısa sürede ortak ritüelleri haline geldi. Emin’in evinde geçirdikleri hemen her akşam, Emin çocuğun önüne üzerine tarih atılmış bir resim kâğıdı koyuyor, resim tamamlanana kadar gözlerini üzerinden ayırmıyordu. Eğer Ali resim yaparken mızıka çalmasını isterse hem izliyor hem mızıka çalıyordu. Resimler birikince harika bir fikir buldular: Resmin arkasına resimlenen sahneyle ilgili birkaç not eklemeye başladılar. Giderek kalınlaşan dosyaya bir de ad verdiler: Resimli Günlük.
Resimli Günlük’ün sayfalarını karıştırdı. Bir sayfada Emin mızıka çalıyor, Ali ve Sevinç onu alkışlıyorlar, bir diğer sayfada Ali ve Emin salonda tek kale maç yapıyor, Sevinç gülümsüyor, onları izliyor.
Mızıkayı ağzına götürdü. Dudakları uyuşmuş gibiydi. Bir iki melodi denedi, olmadı, öksürdü. Birkaç nota daha… Mızıkadan çıkan sesi, boğazından yükselen bir bağırtı takip etti. Mızıkayı indirdi, bağırmaya devam etti. İyi geliyordu. Resimli günlüğü çekmeceye koydu. Koltuk değneğine uzanırken sesi bir üst perdeye çıktı; ses gittikçe acılaştı.
Doğrulunca sustu.
Gözleri yaşarmıştı — öfkeden mi, acıdan mı?
Perdeyi araladı. Cihangir’in sokak seslerini dinledi. Karşı apartmana baktı. Sevinç’in dairesi uykudaydı. Daha önce varlığının farkında dahi olmadığı bu daireden, yedi aydır gözünü ayıramıyordu. Sevinç başka bir sokağa taşınsaydı ya da o akşam üstü Barış uğrayıp “Bizim Sevinç hemen karşıya taşınıyor, yardım lazım” demeseydi…
Koltuk değnekleriyle banyoya gitti. Aynadaki adama baktı. Tuhaf şekilde bağırmaya devam ediyordu; bağırtı, böğürtü sanki içinde bir düğümü gevşetiyordu. Bağırışlar arasında kapının zilini duyunca sustu. Bekledi. Sessizlik. Zil yeniden çaldı. Belli aralıklarla yeniden. Ağır ağır kapıya yürüdü; koltuk değneklerini banyoda bırakmıştı. Dürbünden baktı.
“Müsait değilim Sevnur.”
“Aç kapıyı Emin.”
Anlık bir tereddütten sonra kapıyı açtı.
Sevnur, “Hele şükür" diyerek içeri girdi. Salona doğru yürüdü. İlk iş, çöp poşetini alıp mutfak balkonuna çıktı.
“Ne var bunun içinde, ceset mi?”
Hızla etrafı topluyordu. Mutfaktan seslendi: “Hadi Emin, git üzerine bir şeyler giy.” Emin başını eğdi, kapıyı donla açtığını fark edince seke seke yatak odasına gitti. Kapıyı kapattı. Soyundu. Kirli tişörtü lavaboda ıslatıp vücudunu sildi. Temiz giysilerle salona döndü. Salon ferahlamıştı. Çöpler, bulaşıklar toplanmış, mobilyalar parfümlü yüzey temizleyicisiyle silinmişti. Balkon kapısından Cihangir’in cıvıltıları içeri doluyor, denizden esen meltem salonun içine doğru tülden beyaz bir balon üflüyordu. Balkona çıktı. Boğaz manzarasına baktı. Manzara içini ısıttı. İlk kez balkona çıktığına gözlerine inanamamış ve bu tarihi apartmanı satın almaya o an karar vermişti. Aylardır manzaraya aldırdığı yoktu. Varsa yoksa Sevinç’in dairesi. Yine baktı, perdeler kapalı, hareket yok. İçeri girdi, tekli koltuğa oturdu. Ayağını, elinin yardımıyla yumuşak dolgulu, çiçekli pufa uzattı. Çiçekli puf ayağını rahatlattı, içini acıttı.
Birkaç hafta önce bir pazar sabahı, Sevinç’le evdeydiler. Emin kapının usulca çekildiğini duydu. Sevinç’in neden habersiz çıktığını merak edip, ağrıyan dizine rağmen kapıya koştu. Sevinç asansör bekliyordu. “Hayrola… Nereye gidiyorsun” diye sordu Emin. Sevinç, Emin’in başını iki yandan tuttu; aşağı çekti, dudaklarına bir öpücük kondurdu. O da Sevinç’i belinden kavrayıp kendine çekti. Sıcacıktılar; birkaç saniye içinde daha da ısındılar. Neredeyse içeri geçeceklerdi. Sevinç kendini çekti, “On beş dakika sabret, bir sürprizim var” dedi, asansörün kata gelmiş olmasına aldırmadan koşarak merdivenlerde kayboldu. Sevinç, Emin’in şu an ayağını uzattığı çiçekli pufla eve döndüğünde nefes nefeseydi. Kokusu baştan çıkarıcı, ensesi, sırtı ıslak, hatta göğüslerinin arası da…
Mutfaktan kaşık çatal, su sesleri geliyordu. Sevnur bir fincan kahveyle döndü. Kahveyi Emin’in önündeki sehpaya bıraktı.
“Mutfak tam takır. En son ne zaman bir şey yedin?”
“Aşağıdan peynirli pide söyledim, sen de ister misin?”
“İstemem.”
“Glutensiz de yapıyorlar.”
“Başlatma gluteninden şimdi. Bu halin ne oğlum? Basit bir operasyon geçirdin.”
“Abla bari sen yapma. Operasyon umurumda mı, Sevinç’le dokuz gündür hiç konuşmadık. Mesajlarıma cevap vermiyor. Telefon ediyorum, açmıyor. ‘Ameliyata giriyorum’ dedim. Tık yok.”
“Boş ver şimdi Sevinç’i. Ben buraya Sevinç’in ablası olarak değil, komşun olarak, hâl hatır sormaya geldim. Bir şeye ihtiyacın var mı?”
“Yok abla sağ ol, tek ihtiyacım Sevinç’le konuşmak. Neden açmıyor telefonlarımı? Sana bir şey söyledi mi?”
“Emin ne diyeceğim… ben ay sonunda evi boşatıyorum. Annemin bana ihtiyacı var.”
“Yalova’ya taşınacaksın yani? Nasıl ya! Sevinç’le Ali’nin sana ihtiyacı var.”
“Onlar bir şekilde idare eder. Annemin hastalığı ilerliyor, yanında olmak istiyorum.”
“Sevinç?”
“O da benimle aynı fikirde.”
“Yok abla mümkün değil, olmaz; hem ev niye boşatılıyor? Git kal Yalova’da istediğin kadar, arada gelirsin. Hem ben ne yapayım daireyi. Üst katım da boş biliyorsun. Diğer katlardakiler binayı aldığımda zaten yıllardır burada yaşıyorlardı. Oturun dedim istediğiniz kadar.”
“Sağ ol Emin ama kararım kesin, ihtiyacım varken geldim ama artık ihtiyacım yok.”
“Sevinç beni tamamen bitirdi, orası malum da senin evden çıkman ne demek oluyor? Rafet’le mi görüşmeye başladılar? O mu istemiyor yoksa senin benim evimde oturmanı?”
“Yok canım olur mu öyle şey. Arada görüşüyorlar tabii. Rafet, Ali’nin babası sonuçta.”
“Salı akşamı o geldi değil mi Sevinç’e, mutfakta bir gölge gördüm. Sevinç’ten daha uzun boylu biri vardı.”
“Bilmiyorum, ben Salı günü evde değildim.”
“Tahmin ettim senin olmadığını. Sen olsaydın Ali’yi sen alırdın servisten. Servis geldi ama Ali inmedi.”
“Neyse Emin boş ver şimdi. Ben ay sonunda evi boşaltıyorum. Zaten elektrik, su benim üzerime değildi; doğal gazı ne yapayım kapatayım mı yoksa…?”
“Benim mutfakta gördüğüm karaltı kim olabilir? Yeni biriyle mi tanıştı? Barış mı geldi yoksa… Gerçi Barış ben yokken uğramaz…”
“Hayırdır? Barış’la Sevinç çocukluk arkadaşı. Neden sen olmadığında uğramıyor, anlamadım.”
“Barış’ı kıskanmıyorum tabii ama Barış…” Sevnur sözünü kesti.
“Bir ihtiyacın yoksa bana müsaade Emin kardeş. Dışarı çıkacağım, işlerim var.”
“Abla gözünü seveyim gitme, biraz konuşalım. Delireceğim yoksa. Sevinç’e ne oldu? Beni seviyor, sen de biliyorsun. Aynı çatının altında yaşayalım istiyorum. Tamam, iki çocuk da demiyorum, bir tane daha olsun. Ali’ye kardeş. Tam bir aile.”
Sevnur koltuğa yaslandı, sıkılmış gibi “of” çekti, tavana baktı. Emin devam etti:
“Ali’ye çok düşkün. Sanıyor ki evlenince Ali ihmal edilecek. Oysa tam tersi… Sevinç’in en çok Ali’ye olan şefkatine, sabrına, fedakarlığına hayranım…” derken konuşması öksürüklerle kesildi. Kahvesinden bir yudum aldı. Öksürüğü yatışmadı. Gözlerinde biriken yaşlar yanaklarından aşağı süzülmeye başlayınca Sevnur mutfağa koştu. Elinde bir bardak suyla geri döndüğünde Emin sigara yakmıştı; boğuk boğuk öksürüyordu. Sevnur suyu sehpaya bırakıp, koltuğa oturdu. Dizlerini göğsüne çekti. Dirseklerini dizlerine, başını ellerine dayadı, Emin’i dinlemeye devam etti.
“Ali ile aramız çok iyi, hem abla söylesene bir çocuğun annesi ile yalnız büyümesi mi daha iyidir yoksa aile ortamında mı?”
Uzun bir sessizlik, oldu. Sevnur, gözlerini devirdi, derin bir soluk alıp verdi. Emin devam ediyordu.
“Geçen konuştuğumuzda ısrar etme demiştin ya. Israrı bıraktım. Hatta kaç aydır konusunu açmadım. Delireceğim. Ameliyattan sonra annemin evinde beş gün zor dayandım. Görüşmesek de ona yakın olmak için eve döndüm.”
Çiçekli pufu sağlam ayağıyla itekleyerek sargılı bacağını yere indirdi. Koltuk değneklerinden birini aldı, ayağa kalktı. İki adımda balkon kapısının yanındaki sandalyenin yanına vardı. Sandalyenin arkalığına tutunarak oturdu. İçki dolabına uzandı. Daha önce defalarca kullanıldığı üzerindeki parmak izlerinden belli olan kirli kadehe viski doldurdu. Sandalye tam Sevinç’in dairesini görecek şekilde yerleştirilmişti. Gözetleme kulesi. Sevinç’ten saklamamıştı kendini. Perdeleri açmış, sandalyeye oturmuş, beklemişti. Sevinç görsün, tepki versin istemişti. Zayıf görünmekten medet ummuştu. Şimdi bundan hicap duyuyordu.
“Akşamları burada oturuyorum, denizden esen rüzgar nefesimi açıyor” dedi. Daha da utandı. Kendini savunmanın anlamı yoktu.
“Ne yaptıysam Sevinç mutlu olsun diye yaptım. Aile olalım istedim. ‘Benim için henüz çok erken’ dedi. ‘Hazır değilim’ dedi. Ona da ‘Tamam’ dedim. Sonra aniden tek bir mesaj: ‘Seninle bir geleceğimiz olmadığını hissediyordum, artık hiçbir şüphem kalmadı, beni arama.’ Hepsi bu kadar. Instagram’da bile engellemiş beni. Sanki ben Instagram’a giriyorum.” Sesi titredi, gözleri yaşardı. O sırada telefonu çaldı. Hoca Hanım ekranda gülümsüyor. Emin omuzlarını dikleştirdi. Elleriyle saçlarını kendi tarzında geriye doğru itti. Sanki ağlayan Sevnur’muş gibi elini dudaklarına götürüp, Sevnur’a sus işareti yaptı.
“Tünaydın hocam… İyiyim. Yemek yedik, biraz kestiriyordum… Yalnız değilim Sevinç de burada… Toplantılarımı da yaptım, Zoom’dan… Yok yok hiç ağrım yok. Aydoğan Abi de bir baksın, yakında maçlara başlarım, merak etme sen… Annem kapı çalıyor, kapatıyorum…”
Kapı gerçekten çalmıştı. Pideler geldi. Sevnur poşeti sehpaya bıraktı.“Neden yalan söylüyorsun, Emin?”
“Annem eve kamp kurmasın diye.”
“Ben onu kastetmedim” dedi Sevnur.
“Ne yalanı, hangi yalan?”
“Evlilik ve çocuk konusunu kapattığın yalanı.”
“Allah belamı versin kapattım. Belki yanlış anladı.”
“Emin adamı deli etme, Ali’yle konuşmuşsun.”
“Yok.”
“Nasıl yok, söylemedin mi?”
“Şey… şey… bir şey sordum, o mu?”
“Altı yaşındaki çocuğa ne sordun Emin?”
“Ağabey olmak ister misin?’ dedim. Onu mu diyorsun?”
Sevnur başının üzerinde top haline getirdiği saçlarını kalemle toplamaya çalıştı, kalem kaydı, saçlar dağıldı. Kalemi hışımla tabağa attı.
“Sonra da ‘İki kardeş ister misin?’ mi dedin? ‘Biri kız, biri erkek?’”
“Konu konuyu açtı.”
“Tanıdığım en zeki insanlardan birisin. Bu yalanları kimsenin yutmayacağını akıl edemiyor olamazsın. Ali’nin kardeşlerine forma almışsın. Ali’ye ‘Annene söyleme, sürpriz yaparız’ demişsin.” Uzun bir sessizlik oldu.
“Ameliyatı bile kendini acındırmak için olduğundan şüpheleniyorum” diye ekledi Sevnur. Emin cevap vermedi. Birkaç dakika sessizce oturdular.
“Aptalca davrandım, özür dilerim” dedi.
“Aptalca değil, çocukça. Kırk üç yaşında bir çocuk. Annenden şikâyet ediyorsun ama annenin oğluşu olmaya bayılıyorsun. Bu halinle ne kardeşime koca ne Ali’ye baba olabilirsin.”
“Durumu düzeltmek istiyorum abla, bana bir yol göster.”
“Bana ‘abla’ deyip durma. Nerden çıktı bu ‘abla’ lafı. Ama yok sana bir kadın bakıcı lazım. Artık anne olur, abla olur, sevgili olur, kim olursa.”
Ayağa kalktı. “Çıkıyorum ben” dedi. Hızlı adımlarla sokak kapısına yöneldi. Durdu, Emin’e döndü, “Sevinç’i gözetlemeyi bırak. Bir daha yaralı hayvan gibi bağırdığını duyarsam anneni ararım. Madem büyütemedi, gelip bakmaya devam etsin.”
Emin’in sesi çıkmadı, başını arkadan öne sallamakla yetindi. Ama bu cevap Sevnur’a yetmedi.
Yüksek perdeden “Anlaştık mı, Emin?”
“Anlaştık, Sevnur.”
Emin zonklayan diziyle odasına gidip sırtüstü uzanınca boşluğa düşmüş gibi oldu. Boşluk rahattı. Nefesi derinleştikçe dizindeki zonklama uyuşuk bir sızıya dönüştü. Tam gevşiyorken karşı dairede kalın perdeler aralandı, Sevinç’in güzel başı göründü. Hevesle Sevinç’le göz göze gelecekleri anı bekledi. Sevinç doğrudan Emin’e baktı ama gözlerindeki ışık artık yoktu. Işığın çoktan söndüğünü hatırladı. Balkona fırlamak, Sevinç’e daha yakından bakmak istedi ama kımıldayamadı. Felç oldum diye düşündü. Bu duruma aşinaydı. Uyuduğunu anladı, bütün gücünü toplayıp yatakta doğruldu. Karanlık çökmüştü. Yine gerçeğin rüyasını görmüştü. Uyanıkken gerçeği bükebiliyordu ama uyurken gerçeğin gözlerine bakıyor ve yanıyordu. Bu sefer başka türlü olsun istedi. “Acıya dayanabilirim” dedi.
Pansumanlar biteli iki aydan fazla olsa da Aydoğan arada yokluyordu. O akşam yemeğe de kalacaktı. Yemek neredeyse hazırdı. Kapı çaldı.
“Hoş geldin abi, vallahi saat gibisin.”
“Hoş buldum. Bugün nasılsın?” Dizini her zamanki gibi muayene etti.
“Zımba gibi değil mi?”
“Öyle öyle. Bu güzel koku ne?”
“Pizza yaptım, yanına kırmızı serinlettim, beyaz da var istersen?”
“Olur, olur kırmızı şahane olur.”
“Mutfak balkonuna kurdum sofrayı, boğaza karşı”
“Şefliğinden haberim yoktu. Pizza da salata da nefis olmuş.”
“Yok ya pek anlamam aslında. Ali seviyor diye öğrenmiştim. Arada pizza akşamı yapıyorduk.”
“Ali’yi görüyor musun?”
“Sağ olsun Sevnur getiriyor arada. Hatta geçen hafta iki defa getirdi.”
“Ne yaptınız gelince?”
“Mızıka çaldık, resim yaptık. Ali’ye de mızıka aldım, birlikte Çav Bella’yı çalışıyoruz.”
“Sevinç?”
“Onunla konuşmuyorum. Şimdi Eylül’e ayıp olur” dedi Emin. Aydoğan denize baktı, ellerini hafifçe yukarı kaldırıp derin bir nefes boşalttı.
“Sevinç’le ayrılalı üç ay bile olmadı, Eylül’e ayıp olmaya başladı. Oğlum ne olacak senin bu halin?”
“Daha sevgili değiliz ama çok uydu kafamız, neden olmasın diye düşünüyorum, anneme bile söylemedim daha. Aman ha ağzından kaçırma.”
“Benim aklıma yatmıyor Emin. Biraz frene bas gözünü seveyim.”
“Abi senin uzmanlık neydi, ortopedi diye biliyorduk?”
“Ortopedist olmamı çok taktın da sanki… Hayatımda ilk defa bu kadar gereksiz bir operasyon yaptım.”
“Çok iyi geldi ama koşmaya bile başladım.”
“Ameliyatsız da geçecekti. Başkasına gideceksin, başıma daha büyük iş çıkaracaksın diye yaptım ama hala kızgınım sana.”
“Her şey için minnettarım abi.”
“Ya ne minnettarlığı, bir daha aynı şeyler olmasın diye diyorum oğlum. Bir defa senin Cihangir’in en gözde bekarı olman lazım. İşin gücün, boyun posun her şeyin yerinde, neden kadınların peşinde divane oluyorsun anlamıyorum, senin meziyetlerinin yarısı bende olsa…”
“Abi biraz alçak sesle konuşsak, sesimiz duyulmasın şimdi en gözde bekar falan…”
“Kim duyacak oğlum Cihangir’in şamatasında. Sevinç cama çıksa da duyamaz.”
“Yok karşı apartmana gitmez ses.”
“Nereye gider?”
“Alt kata gidebilir.”
“Sevnur daireyi boşaltmamış mıydı?”
“Sevnur boşalttı da Eylül’ün evi küçüktü, bir de üst katında gürültücü biri oturuyormuş, ben de buraya taşın dedim, boş nasıl olsa.”







































Yorumlar