• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Deva Yokken

Sen de yerinden kıpırdamayı hiç istemediğin halde sırf o sussun diye kabul ederdin çıkmayı. Ona bir şey sormazdın. Deva inatla konuşurdu seninle, sen kendine bile susardın.

İrem Nas


Bugün Deva’yla ayrılmamızın ikinci yıl dönümü galiba. Nişan yıl dönümümüz müydü yoksa? Biz tanışalı kaç yıl oldu ki? Bugün kesin önemli bir şeyin günüydü ama…


Düşündün… Deva zorla hatırlatmasa sen tövbe billah hatırlamazdın böyle günleri. Şimdi de ben hatırlatayım: Bugün siz boşanalı tam iki yıl oldu.


Nöbetten akşam altıda çıktın. Sokağın başına kadar yürüdün. Ahmet abinden iki kutu bira, iki paket de sigara aldın. Bir kalıp peynir, bir kangal da sucuk istedin. “Ama sen fazla yeme sucuktan Abi,” dedin ona. “Kolesterolünün durumunu biliyorsun.”


“Atın ölümü arpadan olsun Doktor,” diye yanıtladı seni. Nasıl bıkmıyorsun şu hiç alış-verişi olmayan muhabbetten, anlamıyorum. Her defasında aynı cümleler.

Sen böyle kasvetli havalarda eve gitmeyi hiç sevmezsin. Babaannemizin evindeki ağır yün yorganlara benzetirsin böyle havaları. Eskiden olsa bana kaçıp gelirdin. Artık ben de yokum. Eve gideceksin.


Şimdi evde Deva olsaydı biraz dinlenmene izin verir, sonra seni zorla dışarı çıkartırdı. Sen de yerinden kıpırdamayı hiç istemediğin halde sırf o sussun diye kabul ederdin çıkmayı. Ona bir şey sormazdın. Deva inatla konuşurdu seninle, sen kendine bile susardın.

Boşandıktan sonra başka bir yere tayin istemeyi düşündün. Kira ödemek işine gelmedi. Benim evimde yaşıyorsun gül gibi işte. Deva’yla hastanenin kilometrelerce uzağında oturuyordunuz zaten. Hem her gün bir avuç yol parası döküyor, hem de oturduğunuz eve sırf muhitinden dolayı gereksiz bir kira ödüyordun.


Eve vardığında kara çevirecek bir yağmur atıştırmaya başlamıştı. Apartmana girdin. Asansör yine bozuktu. En üst kata kadar yürüyerek çıkmak zorunda kaldığın için küfür ettin.

Kapıcıya uğrayıp söylesem mi?

Aklından geçirdin… Kapıcıyla konuşmaya da üşendin. Ağır adımlarla katları tırmandın. Cümle üşengeci kardeşim benim.


Kapının önünde birileri var.

Sen tanımıyorsun henüz ama ben iyi tanırım onları. Güzel Filiz’im ve yavrusu Ceren. Erik çiçekleri gibidir Filiz. Azıcık rüzgâr esse pul pul dökülür her yere. Bitkin, başını tırabzanlara dayamış, gözlerini kapamış… Öyle yorgun… Ceren annesinin yanında sessizce parmaklarıyla oynuyor. Sen hiç erik çiçeklerine baktın mı? Öff, Abla bırak şu gereksiz romantizmi, dersin şimdi; susayım.

Şaşırdın. Karşı komşuya gelmiş olabileceklerini düşündün; uğraşmak istemedin. Sessizce yanlarından geçip gitmek istedin ama Filiz heyecanla ayağa kalktı.

“Orası Aysel ablanın evi değil mi?” diye sordu.

“Öyleydi ama artık burada oturmuyor, ben kardeşiyim.”

“Gitti mi İzmir’e yoksa?”

“İki ay oldu herhalde.”

“Çok kötü oldu bu.”

“Bir sorun mu vardı? Ben yardımcı olayım.”

Filiz, gözleri dolu dolu, ne yapacağını bilmez bir halde baktı sana. Bir şey söyleyecekti, vazgeçti. Gitmeye davrandı, ondan da vazgeçti.

“Biz kızımla Afyon’dan geldik de. Aysel ablanın adresini ve telefonunu verir misin bana?”

“Veririm de, ne işin vardı ablamla?”

“Bir işim yok, görmeye geldim.”

“Taşındığından haberin yok muydu?”

Filiz’imin çekingenliğinin yerini sabırsızlık aldı hemen.


“Taşınacağım demişti ama bu kadar çabuk taşınır diye düşünemedim. Neyse; adresi, telefonu verirsen…”

“Tamam, sakin ol,” dedin “İçeri girin, yani beni tanımıyorsunuz ama ablamı ararız hemen.”

Filiz süzdü seni. Uykusuzluktan kararmış yüzüne, çökmüş omuzlarına, üç günlük sakalına baktı.


“Sen Murat değil misin?”

“Evet.”

“Eşin evde değil mi? Aysel ablam bir zaman senin evlendiğini, nikâhına gideceğini söylemişti.”

“Evlenmiştim ama ayrıldım.”

“Ya, üzüldüm. Bizim evine gelmemiz yakışık almaz şimdi. Gidelim biz.”

Filiz’i ve Ceren’i eve davet ederek üstüne sorumluluk almak istemedin. Ama seversin beni, başıma dert alayım istemezsin. Ah çocuk, ben böyle şeyleri dertten saymam ki. Sen bana demez misin, her hıyarım var diyene tuzlukla koşuyorsun Abla ya, diye. Acıdın Filiz’ime. Yaralarına baktın, varlığını bilmediğin yaraların acıdı.

“Bu soğukta, bu vakitte nereye gideceksiniz? Burada tanıdığınız başka kimse var mı?”

“Yok.”

“O zaman şimdi, yakışık makışık düşünecek halde değilsin. Gelin hadi.”


Evin yine darmadağın... Çocukken de arkanı ben toplardım zaten.

“Kusura bakma, ev dağınık biraz. Çocuğu şuradaki kanepeye yatırıver istersen. Karnınız aç mı? Açtır tabi, o kadar yoldan geldiniz.”

Bunları söylerken bir yandan da telaşla etrafı toplamaya çalışıyordun.


“Yok, yedik bir şeyler.”

“İyi o zaman. Ablamın telefonu yok muydu sende? Arasaydın keşke.”

“Vardı da kocam… Kocam şerefsizi aldı.”

Bir an durup Filiz’e baktın. En az senin kadar yorgundu. Bütün yolu ağlayarak geldiğine emindin. Kocasını düşündün, Deva’nın ağlamalarını düşündün.

Deva da böyle mi diyordu? O kocam olacak şerefsiz, mi diyordu benim için? Böyle ağlamış mıydı? Deva bana şerefsiz demez. Gailesiz der, basiretsiz der ama şerefsiz demez. Hem ben Deva’ya elimi bile kaldırmadım. Bu kızın kocasının yaptığının onda birini bile yapmadım ben Deva’ya…


Kanepede uyuyan çocuğa baktın. Sen çocuk istememiştin. Hep, erken, demiştin. Erken, erken… Abla biz kendimize bakamıyoruz ki daha, derdin bana. Kendine bakamayan sensin, yapma şunu artık şu kıza, derdim ben de. Kızardın. Çocuk için battaniye bulmaya giderken beni aradın. Telefonu açmadım. Zahide’ye gitmiştim. Telefonu evde unutmuşum.

“Adın ne,” diye sordun nihayet.

“Filiz.”

“Kızının adı ne?”

“Ceren.”

“Uyuyor, uyusun yazık. Gözüne ne oldu onun?”

“Babası yaptı.”

“Bakayım mı, uyanır mı?”

“Uyanır, boşver.”

“O zaman uyusun. Burada durmayalım, mutfağa gidelim. Ben de bir şeyler atıştırayım.”


“Olur, seni de rahatsız ettik. Hay Allah… Düşünmedim ki, çıktım geldim. Düşünemedim.”

“Önemli değil, rahatsız olmadım.”

Oldun, hem de nasıl oldun. Hiç sevmezsin ki sürprizli işleri, misafirleri…

Kaçıp gelmelerin, yorgunluğun, tanışmamanın ve adı konmamış sıkıntıların verdiği huzursuzlukla mutfağa gittiniz. Buzdolabını açtın, dolap boştu. Marketten aldıklarını poşetten çıkarttın. Çalışıyordun, yalnızdın, davetsiz misafirlere hazırlıklı değildin, dolap o yüzden boştu. Hâlbuki Deva olsa o dolap ağzına kadar dolu olurdu.

Filiz’e anlatmaya çalıştın. Filiz huzursuz, gergin, mutsuz... Mutfak masasının başında soran bakışlarla oturuyor. Hiç umurunda değil senin buzdolabının boşluğu. Boş dolaplar, boş evler neden umurunda olsun. Sustun. Aldığın beyaz peyniri tabağa koydun, sucukları dilimledin, ekmeği koydun.

“Bira var, içer misin?” diye sordun.

Filiz yüzünü buruşturarak baktı sana. Başını salladı. İrkildin.

“Çay olacaktı, çay demleyeyim sana, olur mu?”

“İstemiyorum, sağ ol. Sen yemeğini ye, bir şey istersem söylerim.”

Ağır ağır oturdun masanın başına. Filiz’in sana söyleyecek çok şeyi vardı besbelli. Ama duymak istemiyordun. Hiç konuşmasa keşke, diye düşündün. Ne güzel bir kadın değil mi Filiz? Ama bütün taşıyıp geldiklerini duymaktan ürktün. Sanki Filiz duydu bütün zihninden geçenleri.

“Aysel abla niye gitti?”

“Ablam işte, sıkıldı buralardan. Hep hayaliydi zaten İzmir’de yaşamak.”

“Herkes benim gibi kaçacak değil ya. Sen doktordun değil mi?”


Ağzın peynirle dolu yanıtladın onu. Yediği her şeyin boğazından yük gemisi gibi geçtiğini hissettin. Seninle konuşulabilecek tek yer yemek masasıdır ama konuşan sen olma diye hep merasimle yersin yemeğini.

“Hı hı. Acildeyim.”

“Tam yerine geldik öyleyse,” diye gülümsedi Filiz. “Benim gibi kocasından dayak yemiş çok kadın geliyordur acile.”

“Pek yok,” dedin.


Evet, deseydin daha mı iyi gelirdi Filiz’e? Yalnız olmadığını mı hissederdi? Kendi derdini özel hissetsin diye mi öyle dedin, yoksa? Gerçi sen Filiz sormasın da anlatmak zorunda kalmayım, diye öyle demişsindir.

Bir aileye ait olmayı çoktan unutmuş bir mutfakta, dökülmüş başka bir aile hikâyesi izliyorsun. Filiz’in kurduğu cümleyi sevmedin. Sen kimsenin hikâyesine yakından bakmak istemezsin çünkü. Acile gelen kadınların dayak yiyip yemediğiyle de ilgilenmezsin. Sen küçükken kendi yaralarına bile bakamazdın. Nasıl doktor oldun; bazen aklım almıyor gerçekten.


Filiz sana baktı, sessiz sessiz yere baktı. Ellerine baktı. Sağ elindeki morluğu fark edip elini kazağının içine çekti.

Bir şey söyle be oğlum!

Söylemedin. Çiğ çiğ yiyorsun o sucukları yine, değil mi? Ağzına bir sucuk daha attın; yine o sinir bozucu, merasimli boğaz geçişini başlattın.

“Ablamı aradım ama açmadı, o görünce döner bana,” dedin nihayet.

“Bir daha arasak, duymamıştır belki.”

“Olur.”

Cebinden cep telefonunu çıkarıp beni aradın. Telefon uzun uzun çaldı ama yine açılmadı. Filiz’in hayal kırıklığına bakarak telefonu masaya geri koydun. Filiz nedense telaşla masadan kalkmaya yeltendi.

“Arar o beni, merak etme.”

“Onun da huzurunu bozacağız şimdi.”

“Bozmazsınız.”


Filiz’in sözünü bitirmesiyle telefonun çalması bir oldu. Telefonu açtın. Bana davetsiz misafirlerinden bahsettin. Sonra telefonu Filiz’e verdin. Filiz bana bilmediğim bir şey anlatmadı. Ağladı. Boşa şu kocanı, ben de yalnızım, derdim hep ona. Ben sana yardım ederim, derdim. Filiz, bir gün serçe parmağı sarılı bir halde gelmişti kursa. O gün öğrenmiştim kocasından dayak yediğini. Ağlamasını, konuşmasını dinlemek istemedin. Salona doğru gittin. Ceren’in uyanıp kalktığını gördün. Ceren’e ne diyeceksin şimdi? Çocuğun kaşına da yalap şap bir yara bantı tutturmuşlar.

Aysel teyzenin kardeşi olduğunu, annesinin şu anda telefonda onunla görüştüğünü anlattın ve onu elinden tutup salona götürdün. Ceren sana ürkmüş gözlerle bakıyordu. Babasının hemcinsi bir adamsın sonuçta. Belli ki çocuk seni sevmedi.

“Annen bana sen uyurken adını söyledi. Adın Ceren mi?”

Ceren, evet, anlamında başını salladı.

“Benim adım da Murat. Biliyorum siz beni değil, Aysel ablamı görmeyi bekliyordunuz ama ablam taşındı buradan.”

Ceren korkmuş ama ilgili gözlerle dinledi seni. Neyi açıklamaya çalışıyorsun el kadar bebeye, bilmiyorum.

“Gelmeyecek mi?” diye sordu.

“Yo niye gelmesin, gelir. Gelmezse de siz onun yanına gidersiniz. Sizi otobüse bindiririm gidersiniz.”

“Tamam.”

Çocuğun bu uysal halinden etkilendin. Don yağı gibi durduğundan mıdır nedir, çocuklar hep uysal olurdu zaten karşında. Deva’yla senin hikâyenin de böyle bir kahramanı olur muydu acaba? Olmazdı, sen çocuğuna böyle şeyler yapmazdın. Belki yüzüne değil ama ruhuna çizikler atarlardınız sorunlu ebeveynler olarak. Mutsuz evliliklerin mutsuz çocuklarından olurdu sizinki de. Bizimkiler gibi…

Ceren yine ürkek haliyle oturduğu koltuktan sıyrılırcasına indi, ufak adımlarla mutfağa annesinin yanına gitti. Salondan Filiz’in konuşmalarını duyabiliyordun.

“Evet ablacım… Yok, yok ablacım… Öyle olmaz ablacım… Ah ablacım…”

Arada ağlamaklı iç çekmeler, akan burunlar ve gözyaşları, sonra Ceren’in sesi.

“Evet, Aysel teyze… Sen gelmeyecek misin? Biz geliriz. Tamam…”

Filiz ağlamaklı gözlerle kucağında kızıyla salona gelip telefonu sana uzattı. Bu gece konuklarını evinde misafir edecek, ertesi sabah onları otobüse bindirip benim yanıma yollayacaktın. Hiçbir şey söylemedin.

Ne zaman örteceksin şu kapını başkalarının dertlerine, diye sormuştun bir gün bana. Sonra tartışmıştık, günlerce konuşmamıştık. Sana göre çocuklarımla aramdaki mesafenin de eniştenle ayrılmamızın sebebi de benim başkalarıyla fazla ilgilenmemdi. Sen kendine dön de bir bak, demiştim. Neyse. Filiz olmasa kesin yine tartışırdık seninle.

Telefonu kapattığında bu gecenin acılı bir kadın ve kırgın bir çocukla çok uzun geçeceğini düşündün. Ne yapmalıydın, bilmiyordun. İlk defa kendinle, Deva’yla ve doğmamış çocuğunla böylesine yüzleşiyordun.

Konuklarını salonda bırakıp yatak odasına gittin. Temiz nevresimler bulmayı umarak dolapları karıştırdın. Bulduklarını alıp tekrar salona döndün. Filiz ağlıyor, Ceren de kayıtsızca annesinin yanında oturuyordu. Çocuk bu ağlamalara çok alışkındı belli ki.

“Biraz dinlenin isterseniz. Ben de gidip nöbetçi bir eczane bulayım. Ceren’in yarasına pansuman yapmak gerek,” dedin.

Filiz bir şey söylemedi. Yağmurluğunu alıp kapıyı dikkatlice örterek dışarı çıktın. Bıkkın adımlarla hastaneye doğru yürümeye başladın. Hastaneye varmadan nöbetçi bir eczane bulup bir şeyler aldın. Pansumana gerek yoktu ya, çıkmak istemiştin evden. Adımlarını ağırlaştırdın; yolu uzattın. Tekrar eve döndüğünde salonun ışığını açık görmek düşünmekten vazgeçtiğin zamanlara götürdü seni. Başını kaldırıp apartmanların camlarındaki ışıklara baktın. Eskiden işten eve dönerken salonun ışığını hep yanık bulurdu böyle. Salonda ya film izlerken uyuyakalmış Deva olurdu, ya da bir alt kattaki komşuyla kahve içip dedikodu yapan Deva, ya da… Ya da Deva olurdu işte.

Deva’nın senin için ne olduğunu hiç düşünmemiştin. Güzel bir kızdı, koca adam oldun artık evlen sözlerine karşılık en güzel değeri bulacak cinstendi hem de. Tıp fakültesi diplomasını nasıl gururla taşıdıysan elinde, Deva’yı da öyle taşımıştın yanında. Doktor adamın güzel ve becerikli karısı Deva… Her şeyi olması gerektiği gibi yapan muazzam Murat’ın muazzam hayat arkadaşı…

Öyle miydi gerçekten?

Hayatının tümünü doldurmasına müsaade ettiğin monoton işin ve yaşamında Deva’ya ne kadar yer vardı? Nöbetten çıktığında, eve gelip yapmak istediğin tek şey uyumak olunca Deva bu uykunun neresindeydi? Deva nasıl girmişti oraya? Ve Deva yokken yaşam nasıldı? Yaşıyordun işte…

Deva hep boynunda asılı duran stetoskoptu. Hep oradaydı, lazım olduğunda vardı; işi bitip boynundan çıkarmak istediğinde fark ederdin ağırlığını.

Deva’yı istemeye gittiğimizde kayınbaban: “Oğlumuz hastalara, hanım kızımız da oğlumuza deva olacak inşallah,” demişti, hatırlıyor musun? Annem eve döndüğümüzde, benim oğlum hasta mı da öyle diyor, diye yaygara koparmıştı. Annem de hiç sevmezdi zaten Deva’yı.

Sen sevdin mi Deva’yı sahi?

Kurşun kalemle çizilip silinmiş, derin bir çizgiydi Deva. Dokunmak zorunda kalmadıkça görmedin. O da gitti işte sonunda. Hiçbir boşluğuna yetemedi.

Öyle ya şimdi salonun ışığında oturan kadın bir başkasının hayatını ne kadar doldurmuştu? Senin hayatının neresi doluydu ki Deva kalanı doldurmaya yetsindi?

Küçük Ceren gözüne pansuman yapılmasına razı olmadı, bağırarak koltuğun arkasına kaçtı.

“Boşver, alışık o yaralara,” dedi annesi.

“Bu yaşta böyle yaralara alışık olmamalı.”

Deva olsa: “İnsan senin bu yaptıklarına da alışık olmamalı,” derdi.

Ne yapmıştın ki? Yorgunluktan tükendiğin zamanlarda Deva’nın arkadaşlarını evde bulduğunda kızmıştın. İşten çıkıp eve döndüğünde onu dışarı çıkmak için hazırlanırken bulduğunda kızmıştın. Deva’nın gereksiz harcamalarına, uykusuna, huysuzluğuna kızmıştın. Aslında yok, çoğu zaman sessiz kalmıştın. O kadar çok sessiz kalmıştın ki seninle paylaştığımız hiçbir şey yok, diyen karına…

Karşındaki şiddet manzarasını görünce sessiz kalmanın çok da acıtıcı olmadığını düşündün. Sessizlik kanayan yaralar açmazdı, sessizlik insanı kendi halinde bırakırdı işte. Böyle mi olsun isterdi Deva, yoksa öyle mi? Ya Deva, Filiz olsaydı?

Bu sefer de kızdın Deva’ya. Deva’ya kızdın, sonra her zaman yaptığın gibi çıkarıp attın kafandan.

Artık konuğunla ilgilenmeliydin.

Hiçbir şey paylaşmadığın, zaten bunu da istemeyecek bir kadınla konuşabileceğin tek konu bu yaraların, morlukların acıklı hikâyeleri olacaktı nihayetinde.