• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: “Dile Benden Ne Dilersen!”

"..onu fark edince tedirgin olup, usulca karşı kaldırıma geçmesinden, aşağılayan, acıyan ya da umursamayan bakışlarından etkilenmemeye çalışır, kimseyle göz teması kurmaz, sadece işine bakardı."


Mehtap Sağocak


Sabah beyazlığının, şehrin kuytularını aydınlatmaya başladığı, gecenin artıklarını, çöplerini, sarhoşlarını gün yüzüne çıkardığı saatlerde, yollara düşerdi Azer. Ekmeğini çöpten çıkaran yüz binlerden biriydi. Kâğıt, plastik, teneke türü ambalaj atıklarını topladığı çuval arabasını doldurup boşalttıkça, kendini ve üç küçük kardeşini hayatta tutabilme azmi perçinlenir, cebine giren üç beş kuruş, kirlenen eli yüzü, yıpranmış üstü başına tezat bir sevinçle doldururdu yüreğini. Aynı şehrin caddelerini paylaştığı insanların, onu fark edince tedirgin olup, usulca karşı kaldırıma geçmesinden, aşağılayan, acıyan ya da umursamayan bakışlarından etkilenmemeye çalışır, kimseyle göz teması kurmaz, sadece işine bakardı. Akşam çökünce de, derme çatma, kırık dökük kulübelerinde kendisini bekleyen altı, sekiz ve on iki yaşlarındaki kardeşlerine koşardı doğruca.


Yerdeki sofra bezinin etrafına çevrelenmişler, tenceredeki çorbayı kaşıklarlarken, Gülnaz: “Ağabey, ben bugün öğretmenimden yıldızlı pekiyi aldım. Ödevimi çok beğendi, tahtaya kaldırıp, tüm sınıfa alkışlattı beni biliyor musun?” Gülnaz’ın gözlerinde parlayan utangaç sevinç ışığı, Azer’in tüm yorgunluğunu silmişti adeta. Kardeşinin kızıl kıvırcık saçlarını okşadı: “Aferin benim Gülnaz’ıma. Okuyup meslek sahibi olacak benim kardeşim. Sen yeter ki derslerine çalış, ben elimden geleni yaparım. Hepiniz için canım feda…”


Şefkatli, fedakâr bir baba tavrıyla bunu diyen Azer, esmer tenli, sert hatlı, ince uzun on altısında bir delikanlıydı henüz. Kırık camı örtemeyen tahta parçalarının arasından üfleyen mart rüzgârının titrettiği mumun alevi gibi titrerdi Azer’in yüreği, kardeşleri için. Babasının hasımları tarafından evleri taranıp, ailesinin büyük bölümünü kaybettiklerinde, uzak akrabalarının yanına büyük şehre gönderildiklerinde, en büyüğü on üç yaşlarında dört küçük çocuktular. Ancak sığındıkları akraba evinde de yoksulluk, sevgisizlik, korku ve çaresizlik vardı. Bir süre sonra yine sahipsiz kaldılar; kaderlerine, daha doğrusu Azer’in cesaretine, merhametine, azimli mücadelesine terk edildiler. Azer, çöp toplayarak, alın teriyle rızıklarını çıkarıyor; bu metruk kulübede yarı aç yarı tok barınıyorlardı, kimi yardımsever ellerden de zaman zaman destek görüyorlardı. Azer’in en büyük hayali, hırsı ve savaşı kardeşlerini okutmak, onları hayata karşı güçlü kılmaktı.


“Sen ne yaptın bugün Merdo? Hayırdır, sesin çıkmıyor. Bir haytalık durumumu var, nedir?” Kabarık gür siyah saçlı, yuvarlak suratlı Merdo, ağzındaki lokmayı yutar yutmaz, omuzlarını silkerek ve yüzüne umursamaz bir ifade takınarak: “Yok ağabey ya, bugün tahtaya kalkınca sınıftakiler yırtık pantolonumla alay ettiler. Gücüme gitti biraz, en çok da Pelin güldü diye… Ama öğretmen hepsine çok kızdı.” Bunları söylerken, hele Pelin’in adını anarken Merdo’nun gözlerini ağabeyinden kaçırması, Azer’in kalbine hançer soktu sanki ama önemsemez görünerek: “Hallederiz oğlum bir şekilde, yarın derneğe gider, kıyafet sorarız. Boş ver, takma bunları kafana sen. Sınavlarına çalış, başarılı ol, gün gelir onlar utanır.”


Yemeklerini bitirip, toparlandıklarında, Azer en küçükleri Narin’in uzattığı kâğıdı aldı. Resim yapmayı severdi küçük kardeşi, yetenekliydi de. Çöpten getirdiği defterler, yarım boya kalemleri çok sevindirirdi çocuğu. Narin’in kara gözlerini kırpıştırarak, kesik ve tekrarlı hecelerle kekeleyerek “Ağaa..bey bak, res…mimizi yap…yaptım. Bizim aile…miz” diye eline tutuşturduğu yırtık defter kâğıdında çizilmiş olan resimde, ikisi kız üç çocuğun ellerinden tutan üç kollu ince uzun bir erkek ve başı yemenili, uzun etekli, ama yüzü olmayan bir kadın figürü vardı. Anne babasını hiç hatırlamayan Narin’in yoğun olarak anne hasreti çektiğini görüyor ve içi acıyordu. Bir annenin boşluğu hiçbir zaman ve biçimde doldurulamazdı, en iyi o biliyordu. O konuda nasıl davranacağını, tüm olanları, annesizliğinin sebebini ona nasıl anlatacağını hiç bilememişti. Acıyı, yoksunluğu, suskunluğa gömmeyi yeğlemişti. Sevgi ve gurur dolu bir coşkuyla Narin’in çelimsiz bedenini kucakladı: “Ah benim küçük ressamım, nasıl da güzel çizmişsin. Üç kollu Azer ha!...” diye güldü, hoşuna gitmişti. “Gel şu duvara asalım bu resmi de diğerlerinin yanına, ilerde ne sergiler açacaksın sen, ünlü olacaksın, bak gör!...”


Uyku vakti geldiğinde, çocuklar birbirlerine sokulup, yattılar. Her akşamki beklentiyle, ağabeylerinin, çöpten çıkma yırtık masal kitabını eline alıp, soluk mum ışığında, artık ezberledikleri cümleleri okumasını beklediler. Azer yarım kalan eğitiminin, okuma hevesinin, kırık hayallerinin sesine yüklediği hüzünle, kardeşlerine masalı okumaya başladı: “Bir varmış, bir yokmuş. Çok çok eski bir çağda, ne ovada ne dağda, ne bostanda ne bağda…ne Hint’te ne Çin’de, Bağdat ili içinde bir Alaeddin varmış, sessiz, sakin yaşarmış…………………

Azer sanki ilk kez okur gibi yine kaptırmıştı kendini masalın akışına. Çocukların göz kapakları ise uykunun çağrısıyla ağırlaşmaktaydı.

“……………………….Annesi eski ve tozlu lambayı temizlemek için bir bezle ovalarken güçlü bir ışık bulutu çıkmış lamba içinden. Bu ışık bulutunun ortasında iri bir dev belirmiş: Ben bu lambanın kölesiyim. Sizler de benim efendilerim. Dileyin benden ne dilerseniz!”


Yırtık kitabın sayfaları burada bitiyordu. Yarım kalan masal, uykuya teslim olan masum bedenlerin düşlerinde tamamlanıyordu her gece. Lamba cini usulca uykularına sızıyor, çocukların dudaklarına gülümseme konduran o soruyu soruyordu her birine: “Dile benden ne dilersen!”


Narin, yüzü olmayan bir kadının elinden tutup, rengârenk boya kalemleriyle dolu bir kırtasiye dükkânına giriyor; Merdo yepyeni kıyafetleriyle sınıf kürsüsüne çıkıp, Pelin’e bakarak, en güzel Yirmi üç nisan şiirini okuyor; Gülnaz ise o gün alkışlandığı tahtada, elinde tebeşir, öğretmen olarak ders anlatıyordu.


Azer, bir günü bitirmenin şükrü, yeni başlayacak günün kaygısıyla dolu, derin bir iç çekişle, kardeşlerinin üzerini sıkıca örterken, odaya ince bir ıslıkla sızan mart rüzgârı, bitmeye yüz tutan mumun titrek alevini üfleyip söndürüverdi; Azer’in yorgun bedenini uykunun şefkatli kucağına ve umut dolu düşlere davet edercesine…