• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Dut Zamanı

Tabakta yemek bırakırsa hem babasının neler söyleyeceğini hem de gece uykusunda nasıl korkacağını artık ezbere bildiği için tabağına pilav konurken annesine yalvarmıştı az olsun diye.


Gökçe Uluscu Kalaycı

Mevsim ilkbahardan yaza dönüp de sıcak rüzgârlar kavurucu yüzünü göstermeye başladı mı, dut ağaçları meyvelerini tatlandırır, kışı çıkarmayı başaran yöre halkını bu sulu meyvelerle ödüllendirirdi âdeta. Denizden fersah fersah uzakta, etrafı kahveli-yeşilli dağlarla çevrili bu coğrafyada nem hak getireydi. Havası ağırlaşmaz, insanı bunaltmazdı belki ama gündüzün sıcağı, gece oldu mu yerini kupkuru bir soğuğa bırakır, çiçekli nevresimli, yün yorganlar hiçbir zaman yüklüğe kaldırılmazdı.


Tam da o mevsimde İzmir’den ailece gelirler, babaannesinin iki katlı, bahçeli evinde misafir olurlardı. Babasının işleri elverdiğince iki, bazen üç hafta, zamanın yavaş aktığı bu evde geçerdi.


Azıcık hızlı yürüyünce bile her yeri sallanan bu eski, ahşap evde koşmak yasaktı; hemen bahçeye kovalanırlardı. Zaten yapacak başka bir şey de olmadığı için günün büyük kısmını bahçede tıkanana kadar koşarak, çeşitli oyunlar kurarak, ağaçlara tırmanarak geçirirlerdi kardeşiyle. Kardeşi ona her zaman eşlik etmez, mızıkçılık yapardı çoğu zaman.Tek oyun arkadaşını da kaybederdi böylece. Yalnız kaldığında ne yapacağını şaşırır, avuçladığı toprağı eve doğru savurur, önce kapkara avuç içlerine, kirlenmiş tırnaklarına, sonra da bu, içinde zaman geçmeyen, yaşlı eve bakardı. Hıncını, şimdilerde buruklukla andığı bu evden çıkarırdı. Onu yalnız bırakan burası, buradaki geçmek bilmez günler olurdu çünkü. Hâlbuki İzmir’de böyle miydi? Bir sürü arkadaşı vardı, tüm gün değişik oyunlar oynarlar, sokak sokak dolaşırlar, hava kararana kadar futbol maçı yaparlar, iyice akşam çöktüğünde anneleri artık binbir türlü tehditlerle onları zorla evlere sokana kadar dışarıda kalırlardı. Burada ise maç yapmayı bırak, koşmaca oynayacak bile kimsesi yoktu. Uçsuz bucaksız dağlar, alabildiğine uzanan, toz, toprak içindeki yollar ve o sıkıcı dut ağaçları vardı sadece.


O gün de, arka bahçeden koşarak eve girdiler kardeşiyle beraber. Taşlıktan geçerken birbirlerini geride bırakmaya çalıştılar ve itişerek odaya girdiler. Yer sofrasının dibine kurulmuş babaannesi, bir eliyle yazmasını çenesinin altında düzeltiyordu. Onları böyle görünce buruşuk yüzü asıldı. “Yapman guzum,” dedi. Babasınının uyarısı ise daha sertti: “Hadi len nerde kaldınız, it gibi dalaşmayı kesin de oturun artık şuraya.”

Tabak çanak seslerine bakılırsa hâlâ mutfakta olan annesi, içeri girdiklerinde doğruca sofraya oturduklarını görseydi ellerini yıkamaya gönderirdi ikisinin de. Ucuz atlattıklarını düşünerek çömeliverdi sofranın dibine, sonra da bağdaş kurdu. Oturup soluklanınca, birbirine karışan yemek kokularını ayırt etmeye çalıştı. “Yine mi bamya yicez ya?” diye isyan bayrağını çekti hiç düşünmeden. “Sümük gibi şeyi neden yi...” Daha sorusunu tamamlayamadan, ensesinde babasının hafif ama tok şaplağını hissetti. Kafası yavaşça öne eğilip sonra geri geldi. Ağzını bile açmadı. Suçunu biliyordu. Nimete öyle denmezdi. Allah’ın gücüne giderdi, sonra yiyecek ekmek bulamazlardı.


Tek kelime etmeden oturmaya devam etti. Dudağının kenarı hafifçe büküldü ama ağlamadı. Kırpıştırdığı gözlerini masada gezdiriyor, yıkanmaktan kenar kısmındaki yaldızlı şeritleri artık solmuş olan tabaklara, kim bilir kaç senedir sofraya gelip giden, kararmış çatal ve kaşıklara bakıyordu öyle boş boş. Kırmızı-beyaz kareli, eprimiş sofra bezinin ucunu avcunun içinde mıncıklamaya başladı. Bezin köşesinde, püsküllere yakın bir yerde açılmış deliği keşfedince dikkatini büsbütün ona yöneltti. Annesi orayı fark edip de dikene kadar elinden geldiğince genişletmeye kararlıymış gibi parmakları arasında eğip büktü sofra bezini.

Kim bilir böyle kaç yaz geçirmiş olmasına rağmen, yer sofrasında yemeye de bir türlü alışamıyordu. Şehirde büyümüş olan annesinin kendisini anlayacağını düşündüğü kaç kere dert yanmıştı ona. Bacaklarının uyuşmasından, sert minderde poposunun acımasından dem vurmuştu fakat annesi alt tarafı birkaç gün idare edivermesini, n’olur sorun çıkarmamasını rica etmişti akıllı oğlundan.


Annesinden hiç korkmazdı ama ona kıyamazdı. “Bir de seninle uğraşmayayım,” gizliydi bu ricasının içinde; bilirdi. Bu yüzden annesinin akıllı oğlu olmayı seve seve kabul ederdi böyle zamanlarda. Bir de kendisiyle uğraşırsa annesi çok bunalırdı, gizli gizli ağlardı yoksa. İçinde bir şeyler tuzla buz olurdu onu ağlarken görünce. Küçük yaştayken bile farkındaydı aslında, akıllı oğlunun sorun çıkarmasıyla zerre ilgisi yoktu bu ağlamaların. İşte o zaman, içinde tuzla buz olan şeyler yeniden birleşip, kaskatı olup bir kayaya dönüşürdü ve bu kaya annesini ağlatanların kafasına inseydi ne de güzel olurdu. Ama küçük elleriyle yerinden oynatamadığı kayayı mecbur bir köşeye bırakır, hıncını sofra bezinden ya da eline ne geçerse artık o günün talihlisi eşyadan çıkarmaya devam ederdi.


Acıkmıştı aslında ama mutfaktan gelen etli bamya kokusu iştahını kapatmış, bu masadan aç kalkacağına dair belli belirsiz bir şüphe uyandırmıştı ki, annesi saplarından tutacakla kavradığı, sarı çiçekli, emaye tencereyle girdi içeriye. Masanın kenarında duran nihaleye, dumanı tüten tencereyi dikkatle yerleştirdi. Çorbayı hemen servis edeceği için tencerenin kapağını kapatmaya lüzum görmemişti. Neyse ki yayla çorbasını da kokusunu da seviyordu; bu koku bamyaya olan kinini çabuk unutturmuştu. Ortadaki ekmek dilimlerinden bir tanesini kaptı hemen, çorbasına atmak için ekmeğin yumuşak ve beyaz iç kısmından top top parçalar bölmeye başladı.


Tıpkı yayla çorbası gibi başka şeyler de vardı elbet sevdiği. Buraya dair her şeyden öyle körü körüne nefret etmiyordu. Ya da şimdi, şu anda bunların hepsi uzak hatıralar olduğu için öyle geliyordu ona. Yine de o çorbayı iştahla kaşıkladığını, bahçeye kurduğu salıncakta havalara uçarken katıla katıla şarkılar söylediğini, hava kararıp da yıldızlar ortaya çıktığında gökyüzüne bakıp şekiller uydurmaya çalışırken hissettiği şeyin mutluluğa çok yakın bir his olduğunu hatırlıyordu.


Herkes acıkmıştı belli ki. Kimse tek kelime etmeden, çorbalar iki dakika içinde bitivermişti. Babası, ekmeğiyle tabağını sıyırıyor, babaannesi de “Allah, çok şükür ya Rabbi,” derken boş tabağını annesine uzatıyordu. Henüz sular konmamıştı bardaklara, çorba da bitince masada dökülüp saçılacak bir şey kalmamıştı. Bunun üzerine, babaannesi yoğurt kasesinin yanında duran soğanları kaptı. İki torununa da şefkatle bakarak, “Size de fatıverem mi çocuum?” diye sordu. Sözleşmiş gibi, iki ağızdan da “Yok, yemem,” benzeri sözler döküldü. Babaannesi üstelemedi neyse ki. “İyi, yimen. Çok şifalı ama bu,” dedi sadece. Okulda Fen Bilgisi dersinde öğrenmişlerdi bu sene, soğan ve sarmısak doğal antibiyotikti. “Antibiyotik nedir?” deseler muhtemelen anlatamazdı, ama hastalanınca iyileştiren bir şey olduğunu biliyordu. Babaannesi de bunu kastetmişti herhâlde.


“Paatt” diye bir ses onu bu düşünceden uzaklaştırdı. Babaannesi, yumruk yaptığı elini masada dikine doğru duran soğanın tam ortasına indirmiş ve masayı hafifçe zangırdatarak soğanı parçalara ayırıvermişti. Bir parçasını takma dişleriyle kendi ısırırken, başka bir parçasını ise babasına uzatmıştı. Babası da “Sağ ol ana,” diyerek soğanı almış, tabağının kenarına koymuş ve belli ki, birazdan gelecek olan bamyayla beraber yemeyi uygun görmüştü.

“Perşembe mi gidiyonuz?” “Evet ana.” “Az daha duraydınız ya. Çocuklaa koşsun, oynasın. Yazık orlaada betonun içinde...”

Babası cevap vermedi, başını hafifçe sola eğdi sadece. “İşler var, dönmemiz lâzım. Yoksa neden kalmayalım?” diyecekti muhtemelen, konuşsaydı eğer. Her seferinde aynı cevabı vermektense bir şey dememeye karar vermişti bu kez belki de.

“Gelin mi gitmek istiyo?” “Ana, tamam artık!”


Elindeki soğan parçasını zarından ayırmaya çalışan babasına uzun uzun baktı. Babası fark etseydi “Noldu len?” diye soracaktı. O da muhtemelen “Hiiç,” diye karşılık verip yemeğiyle oynamaya devam edecekti. Ama babası fark etmedi. Sanki etseydi düşüncelerini okuyabilecekmiş gibi saçma bir his geldi geçti içinden. Kendisine baktığını fark etseydi, o gün o sofrada “Ben senin gibi olmucam işte,” dediğini anlayacaktı. İçinden demiş bile olsa, ne buraya ait kalabilmiş ne de bu bahçeli evden tümden kopabilmiş olan bu adama benzememeye kendine söz verdiğini sezecekti babası sanki. Anlasaydı gerçi pek önemser miydi, o da ayrı bir konuydu. O yaştaki veledin verdiği sözden ne olacaktı sanki, hele ki kendi kendine verdiği sözden...


“Koş len, turşu getir,” diyerek konuyu değiştirmişti babası. Onu değil kardeşini seçmişti bu kez. Yaz sıcağında turşu yenmesine hâlâ alışamadığından ya da belki de koşuşturmaktan vakit bulamadığı için turşuyu unutmuştu annesi. Kardeşi, elinde ufak cam tabakta lahana turşusuyla içeri girerken annesi de onu takip etti. Önce turşu, sonra da etli bamya kondu masaya. Annesi, biçimli elleriyle, saçlarını geriye doğru düzeltti servise başlamadan önce. Yine aynı merasimi tekrarladı. “Çok ekmek yemeyin, pilav da var,” dedi. Kimse yemeğin suyunda ıslanmış halini sevmediği için, pilav hep ayrı gelirdi sofraya. Kesin erik kompostosu da gelecekti yanında. Bamyayı kaşığıyla ezip dururken, kafasında icat ettiği oyuna kardeşini de dahil etti. “Sence komposto gelcek mi? Bence gelcek. Kazanana 100 puan,” dedi. Kardeşi, “Bence de gelcek işte,” diyince yine suratı asıldı. Öyle zevkli olmazdı ki. Onun “Hayır,” demesi lâzımdı. Bir yandan da içinden, “Gelmese de olur, çiş gibi rengi,” diye geçirdi. İlk seferde ağzının payını aldığı için bu seferkini sesli söylemedi tabii.


O böyle olmayacaktı işte. Büyüyünce çocuklarını yer sofrasına oturtmayacaktı, karısını ağlatmayacaktı. Hele buralara hiç ama hiç uğramayacaktı. Salıncak her yerde vardı zaten, yıldızlar o kadar parlak olmasa da İzmir’deki evlerinin balkonunda da görünüyordu geceleyin. Hiçbir sebebi yoktu ailece kalkıp taa oralardan gelip burada zaman öldürmenin. Bir tek babası anlamıyordu sanki bunu.


Metal kaşık sesleri, uzun, güllü bardaklardan içilen buz gibi suların lıkırtıları birbirine karışıyordu. En çok da, takma dişleriyle yemek yemeye çalışan babaannesinin şapırtları duyuluyor, diğer bütün sesleri bastırıyordu. Yerinden kalktı, gitti radyoyu açtı. Geçen yaz meşhur olan bir şarkı çalıyordu, “Bu güzel”, diye düşünerek gitti, yerine oturdu. Bu sesleri bastırmaktı şüphesiz, radyoyu açmaktaki amacı. Bir dergide okumuştu, şık restoranlarda hafif müzikler çalarlarmış ki, hem yemek yerken çıkan sesleri bastırsın hem de masalardaki konuşmalar birbirine karışmasın. Yemekte konuşulmaması tembihiyle büyümüş, sessizce yemeğini yiyip kalkmaya alışmış olan babaannesi, “Yeni yeni icatlaa,” diye kendi kendine söylendi. İzmir’deki evlerinde yemek yerlerken televizyon hep açık olur, babası akşam

haberlerini dinlerdi bir yandan. Televizyonun sesinden de kimsenin şapırtısı duyulmazdı. Burada ise, kulak kabarttıkça sesler adetâ yükseliyor, kafasının içinde büyüyordu.

Çatalla ezdiği bamyayı güç bela bitirmiş, pilavdan kuş kadar yemişti. Tabakta yemek bırakırsa hem babasının neler söyleyeceğini hem de gece uykusunda nasıl korkacağını artık ezbere bildiği için tabağına pilav konurken annesine yalvarmıştı az olsun diye.


Görünüşünden hoşlanmadığı ama hafif şekerli tadını birazcık da olsa sevdiği kompostoyu da yine oyunlarla bitirmişti. Kâseden buruşuk, sarı taneleri tek tek çıkarıp tabağına koymuş, kalan posalı suyu da meyve suyu gibi lıkır lıkır içmişti. Tabaktaki taneleri de yedikçe çekirdeklerini özenle tabağa dizmiş, bunlarla adının baş harfini yazmaya çalışmıştı.


Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen yemek faslı sona ermişti nihayet, sofra toplanacaktı artık. Yer sofrasının üzerinde, yıkanacak tabak çanaklar, örtüye yapışmış soğan zarları ve ekmek kırıntıları kalmıştı sadece. Hava henüz kararmadığı ve akşam serinliği başlamadığı için dışarıda biraz daha koşabilirdi. Kardeşini dürtükledi, başıyla bahçeyi işaret ederek konuşmadan derdini anlattı. Yerinden hızlıca kalkıp üstünü sofra bezine silkeledi. Koşmadan ama aceleyle çıktı odadan. Dış kapıya yönelmişti ki, annesinin “Eller yıkanacak!” dediğini duydu. Bir ağızdan “Tamaam!” dediler. Kardeşini bilmiyordu ama kendisi, yalnızca cevap vermiş olmak için konuşmuştu. Asla yönünü değiştirmeden, sanki bir an önce evden çıkmak, uzaklaşmak, çok uzaklara koşmak istercesine kapıya doğru ilerledi, terliklerini giydi ve tıpkı gelişindeki gibi ayaklarını güm güm yere vurup toprağı tozutarak dışarıya koştu.

Yıllar sonra geriye dönüp baktığında, kendine verdiği sözü tutmuş olmanın gururunu yaşaması gerekiyordu hesapta. Öyleyse neden içini kaplayan his burukluktan başka bir şey değildi? O akşam dışarı koşarken içine dolan özgürlük hissini çok net hatırlıyordu halbuki. Çocukluğunun zorunlu ziyaretleri sona erip de arkadaşlarıyla tatillere gidebilme lüksüne erişebildiğinden beri zaten uğramaz olmuştu ne o yöreye ne de o eve. Babası gibi olmamıştı işte. Çocukları bir kez olsun sallanmamıştı o salıncakta. Dut ağaçlarıyla çevrili eve ait olmayı ya da bir parçasının orada kalmasını bile istememişti. İyice ihtiyarlayıp sırayla çocuklarında kalmaya zar zor ikna olan babaannesinden sonra da müteahhite vermişlerdi o evi. Ne içinde koşacak bir bahçe ne de zangır zangır sallanan ahşap merdivenler kalmıştı. Yoktular işte, onun vazgeçmesine gerek bile bırakmadan hayatından tamamen çıkmıştı o sıkıcı dut ağaçları, o bahçe, o ev. Ne demeye gelip oturmuştu o zaman şimdi o burukluk içine? Neden koşarak dışarı çıktığı günkü rahatlamayı bir türlü hissedemiyordu?


Derin bir nefes alıp başını göğe kaldırdı. Hafif de olsa parıldayan yıldızlarla göz göze geldi. Onlardan şekiller çıkarmaya çalışmasa da bu kez, sanki uzun, gül desenli bir bardak, uzanıp da alınmayı bekliyordu yer sofrasında.