• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Ecevit Mavisi

“Hilmi Hoca, ısrarla cevap isteyince çocuk utana sıkıla sordu: Beybaba, sakal yasak mıdır?”


Murat Gil

Su yeteri kadar soğuk gelmeyince, simitçi bıyığına küfrettiği komiyi masaya çağırıp kadehine iki buz daha istedi. Alkım, çocuğa sert çıkan Mert’in sırtını sıvazlayıp endişesini anlamasını istedi: “Oğlum böyle yapma, mezelere tükürteceksin bak.” Mert, lise yıllarında babasına yardım olsun diye epeyce süre garsonluk yaptığından otelin restoranında dönen işleri iyi bilirdi. O yaz gıcık müşteriden öç alma yöntemleri dersini başına bela olan şefinden öğrenmişti.


O akşam, aylar sonra kurdukları rakı sofrasına geciken Murat’ı bir güzel haşladılar. Zaten ayda yılda bir görüşüyorlardı. Buna da geç kalmanın âlemi yoktu. Utancını gizleyemeyen Murat’ın omzuna şaplağı vuran Alkım, az önce yediği fırçanın etkisiyle miskinliğini üzerinden atan komiden bir servis daha rica etti. Murat, elindeki kitapları masanın kenarına koydu. Mert içlerinden birini alıp sayfalarını karıştırmaya başlayınca Murat hınzırca güldü: “Allahtan başımıza inşaat mühendisi oldun, tevekkeli eskiden beri tuğla gibi kitap görünce dayanamazdın.” Mert oralı olmadı. Gülüştüler. Aylarca, yıllarca görüşmeyen sıkı dostların aşina olduğu ‘sohbetin kaldığı yerden devam etmesi’ durumunu yaşıyorlardı. Anason kokusu, nihayet masaya sirayet etmişti. Keyifler gıcırdı.



Sohbeti yan masadan kalkıp onların masasına oturmak için izin isteyen eksi bir dost böldü. Aynı lisedendiler. Birbirlerinin halini hatırını sordular. Uzun süre sonra karşılaşan her eski arkadaş gibi maziyi yâd ettiler. Bir süre sonra kalkıp kendi masasına döndü arkadaşları. Alkım söğüş tabağındaki peyniri simetrik kesmeye çalışırken Murat kolundan dürttü. “Amma göbek yapmış be Faruk.”


Alkım, hem özenle kesmeye çalıştığı peynirin dağılmasına hem de arkadaşının yersiz dedikodusuna sinirlendiğini belli etti: “Oğlum dürtmesene sığır gibi. Yüzüne söyleyeydin ya. Hem sen anlamazsın ama baba olmak yaramış adama.” Mert, kadehini havaya kaldırdı, arkadaşlarının da kendi dileğine katılmasını istedi: “Bizi yukarıdan izlediğini bildiğimiz Hilmi Hoca’mıza!” Kadehlerinden bir yudum aldılar, efkârlandılar. “Hilmi Hoca’ya!”


Hilmi Hoca hepsinin mazisinde iz bırakmış bir okul müdürüydü. Az önce masaya gelen arkadaşları Faruk’tan öğrenmişlerdi hakkın rahmetine kavuştuğunu. Biri fiskesini yemiş, biri öğrenci kartını kaptırmış diğeri hiç değilse azarını işitmişti. Kravatlarının bir santim kayık olmasına, okula beş dakika geç kalmalarına, cuma günkü bayrak törenlerinden kaçmalarına asla müsaade etmez; olur da buna yelteneni yakalarsa cezalardan ceza beğendirirdi. Yine de severlerdi müdürlerini. Başları sıkışsa odasında alırlardı soluğu. Yatılıların babasıydı o. Yatakhanede hastalanan kaç çocuğu evinde misafir etmiş, sevgilisiyle arası limoni olan kaç kişiye bir ağabey gibi tavsiyeler vermişti. Ölüm lafı geçince bir sessizlik hâsıl oldu. Kısa süre sonra hafızalarının derinliklerinde peyda olan görüntüye gülmeye başladılar. Murat “Lahmacuuuun!” diye bağırınca bir gülme krizi masaya gelmiş, bir süre gitmemişti. Aralıksız beş dakika güldüler. Gözlerden yaşlar döktüren bir kahkaha tufanıydı bu. Mert’in “Allah rahmet eylesin!” dileğine misliyle karşılık verdiler. Alkım onay bekledi: “Herkes aynı şeye güldü değil mi?”


Üçü de mahalle berberinin önünde buluşup aynı otobüse biniyorlar, okula beraber gidiyorlardı. O gün pazartesiydi, bayrak törenine geç kalmak yerine okula hiç gitmemek daha akıllıcaydı. Evden alelacele çıkıp durağa vardıklarında acı gerçeğin farkına vardılar. Binmeleri gereken son körüklünün balık istifi hali, duraktan kapılarını dahi açmadan geçmesi, durumu daha da vahim hale getirmişti. Töreni kaçırınca Hilmi Hoca’ya yakalanmadan okula girmenin tek yolu arka bahçenin duvarından atlamaktı. Şansları elverir Hilmi Hoca’nın teftişine denk gelmezlerse ilk dersin sonuna yetişebilirlerdi. Şanslarını deneyeceklerdi.


Sonraki otobüse binip okul durağına vardıklarında tören henüz bitmişti. Öğrenciler askeri düzen içinde sınıflara doğru yol alıyorlardı. Otobüsten iner inmez “Geç, geç, geç…” diye öğrencileri sıraya sokan Hilmi Hoca’nın gazabıyla müjdelendiler.


Kadehinin dibindekini bir dikişte içtikten sonra ekşiyen suratını bir parça peynirle düzeltmeye çalıştı Mert: “Ödüm bokuma karıştı lan, oracıkta korkudan öleceğimi sanmıştım.” Diğer ikisi yeniden gülme krizine girmişlerdi. Ağızlarında bir şey varken boğulmamak için çırpınıyorlardı.

“Okulun dışındaydık ulan, resmen okul bahçesinin dışındaydık.” Murat yaşadıkları şeye hâlâ anlam veremediğini anlatmaya çalışanların eblekliğiyle kafasını iki yana salladı. Murat’ın o gün yaşadıklarına mantık arama çabasına Alkım son verdi: “Hoş, bahçenin içinde olsak ne olacaktı oğlum?”


Gerçekten üçü de okulun dışında, ip gibi sıraya geçip akıbetlerini bekleyen on beş öğrenciden biriydi. Sabah işe yetişme telaşıyla koşuşturanlar için ilginç bir manzara olmasa gerekti. Kimse de dönüp öğrencileri okula geç kaldıkları için azarlayan bu adama bir şey demiyordu. Belli ki okul yıllarında çok daha beterlerini yaşamış bu insanlar için sabah içtiması olağan bir vakaydı. Hilmi Hoca, sırada tir tir titreyen Murat’ın yanında durdu. Murat, az sonra yiyeceği okkalı tokada hazırlanıyordu ki Müdür Bey Murat’ın yanındaki çocuğun yanağını okşamaya başladı: “Bu ne sakal yavrum, müezzin olmaya mı karar verdin?”


Murat, kadehlere su ve buz servisi yaparken fasıl ekibinin sesini bastırmaya çalıştı: “Oğlum yanımdaki herife bi baktım, tanımıyorum. Kafamı da tam döndüremiyorum ki çocuğu seçeyim.” Alkım, yaşanan olayın üzerinden yirmi küsur yıl geçmesine rağmen bugün gibi hatırladığı yanılgısını itiraf etti: “Ben o çocuğu hazırlıktaki çömezlerden biri sanmıştım ha!” Mert araya girip “Ben anlamıştım lan!” diye işkembeden sallayınca masada sin kaflı sözlerin muhatabı oldu.


Tabii ki hiçbiri çocuğu tanıyamamıştı. Halbuki kendileri gibi lacivert pantolon, Ecevit mavisi gömlek ve lacivert kravatı vardı üzerinde. Hilmi Hoca, ısrarla cevap isteyince çocuk utana sıkıla sordu: “Beybaba, sakal yasak mıdır?” Hilmi Hoca’nın yanaklarından eksik olmayan o tatlı allığı gitgide mora çalıyordu. “Ne beybabası ulan!” diyerek öyle bir şamar indirdi ki çocuğun yanağına, çok çok sonraları şaplak sesinin arka bahçeye bakan sınıflardan dahi duyulduğu rivayet edilir oldu. Okul bahçesine girene kadar çocuk bir tokadı “Amirim” dedi diye, bir tokadı arka cebinde sakladığı sigarası yüzünden, son tokadı da ağladığı için yedi.


Fasıl ekibi kanunlu, darbukalı, kemanlı ezgilere hız vermişken Mert esmer solistin nağmelerini bastıramayacağını bile bile bağırdı: “Rahmetli, çocuğu haşat etmek için hepimizi bahçeye aldı da Allah’tan Akın Hoca yetişti be!”


Akın Hoca müdür yardımcısıydı. Alı al moru mor olan suratıyla Hilmi Hoca’nın çok sinirli olduğunu anlayan Akın Bey diğer çocuklara duyurmadan problemin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Hilmi Hoca bağırarak: “Akın Bey şu sakallı zibidi kim ise, hemen okulla ilişiğini keselim. Geç kalmanın, sigara taşımanın, okula sakalla gelmenin bir bedeli olmalı canım!” diye kükredi. Akın Hoca, bir bize bir çocuğa bakıyordu. Sonra usulca Hilmi Hoca’yı sıranın ötesine çekerek kulağına doğru bir şeyler fısıldadı. Hilmi Hoca’nın yüz ifadesindeki ani değişimden yolunda gitmeyen bir şeyler olduğu anlaşılıyordu.


Mert kahkahayı patlattı: “Ulan rahmetli on dakika boyunca lahmacuncunun çırağını dövdü be!” Murat arkadaşın kahkahasına duayla eşlik etti: “Yahu ne adamdı Hilmi Hoca, nurlar içinde yatsın!” O sırada Alkım simitçi bıyığı, lacivert pantolonu ve Ecevit mavisi gömleğiyle köşede dikelen komiye masaya ikinci büyüğü getirmesi için işaret ediyordu.