• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Göktaşı Mavisi

Bir bedenden sızanı sezmek zordur, sezileni tam olarak ifade etmek ise neredeyse imkansızdır. Ne kadar çabalarsam çabalayayım ancak sezdiklerimin çevresinde kör dönüşler yapabileceğimi biliyorum.

İlkay Yılmaz

Wells’in duvardaki kapı öyküsüne

Dokunduğum, nabzını tuttuğum bazen de dişlerini saydığım insanlar vardı. Adına ömür denilen bu uzun soluklu kısa koşuda seyredilmeden imha edilmiş bir filmde ya da okunmadan yakılmış bir kitapta kalakalmış gibi duyumsadıklarım vardır aralarında. Ne kadar az insan o kadar iyi diyenlerden değilim. İnsanları tahlil etmekten çok keyif alırım. Sezgilerim oldukça güçlüdür. Sezebilmek için onları gözlemek zorundayım. İnsan bedenini kuşatan auranın boyutunu, rengini ve titreşimini okuduğumda malzemenin çabama değip değmeyeceğini hemen anlarım. Pervazsız olduğumu, kuru merakımın peşinden koştuğumu düşünmeyin. Yaptığım işe bir sanatçı gözüyle bakarım. İlgilendiğim insanlar sözlerimde bir tür şifa bulduklarımı söylerler. Onlara bakmak en girift yanlarıyla ruh haritalarını çıkarmak demekti. Doğum tarihleri, sözleri, hal ve hareketleri, ellerinin biçimi, saçlarının doğası, yürüyüşleri ve sessizlikleri auralarının söylediklerini destekler. Ruh çözümlemeleri yapmak konusunda iddialıyım. Hatta bana yaptığım bu tahlilleri mutlaka yazmam gerektiğini söyleyen arkadaşlarım da oldu. Neye yarar, kaç kişi okuyacaktı ki?.. Eh, yaşımı ve mesleğimi düşünürseniz epey insana temas ettiğim doğrudur. Bunların arasında hiç unutamadığım biri var ki gök mavisi duru gözlerinden ve aurasından okuduklarım bana insanın bilinemez derinliğini bir kez daha kanıtladı.


Özel kalem müdürümdü. Genç olmasına rağmen mevzuata hakimdi. Protokol kurallarını iyi biliyordu. Organizasyon yeteneği ve diksiyonu mükemmeldi. Konuşkan değildi ama bunun onun tercihi olduğunun farkındaydım. Özgüveni tamdı ama insanlara karşı güvensizdi. Büroda kendisine yarar sağlayacak ilişkilere yanaşmaz, yumuşak dalgalı saçların çevrelediği başını ekrana gömer, çevresiyle ilgisini keserdi. Böyle kadınlara rap rap kadınlar derim ben. Her durum karşısında sadece gerekeni yapan, küçük hesapları olmayan kadınlar. İçinde dalgınlık da barındıran uzak bir duruşu vardı. Tek olumsuz yanı strese dayanıklı olmamasıydı. Güzeldi, ama daha iyi görünmek gibi bir derdi yoktu. Öyle ki bu konuda çaba sarf etmemesi öteki kadınları öfkelendiriyor ve onların gözünde onu önemsizleştiriyordu. Onda farklı bir şey olduğunu daha ilk gördüğümde anlamıştım. Bir bedenden sızanı sezmek zordur, sezileni tam olarak ifade etmek ise neredeyse imkansızdır. Ne kadar çabalarsam çabalayayım ancak sezdiklerimin çevresinde kör dönüşler yapabileceğimi biliyorum. Ama yine de bunu deneyecek olursam: Eğer insan ruhu katı bir madde olsaydı onun ruhunu, kabuğunun içinde kuruyarak, büzülmüş bir fındık tanesine benzetebilirdim. Öyle ki ferah feza hareket edebileceği alan varken duvara dayanmaya, kendini dar bir alana sabitlemeye gönüllü olmuş, mengeneye girmiş bir ruh... Çalışma saatleri içinde yapılan rutin konuşmalardan ve gözlemlerimden anladıklarım karakter özellikleriydi. Dişlerini kolaylıkla sayabileceğim biri değildi. Temkinli ve onurluydu. Kendisi farkında olmasa da onu benim gözümde farklı kılan şey kafa derisinin altında ve üstünde yatıyordu. Elimi saçlarının üstünden şöyle bir geçirsem o şeffaf başkalığa değeceğimden emindim. İşte bu merakla epey bekledim.


Çalışanların birbirine yayılması ve motivasyon yükseltmek için düzenlenen tatillerinden birinde bu fırsatı yakaladım. Umduğumdan kolay oldu. Eşiyle birlikte gelmişti. Herkes öyleydi. Sadece ben… Havaalanından otele şirketin ayarladığı araçla öğleden sonra ulaştık. Mavi ve ılık bahar havası, bahçenin yeşil ihtişamı müthişti. Odalara yerleştikten sonra akşam yemeğinde buluşmak üzere dağıldık. Otel kalabalıktı ve iç salonlardan birinde bir tören olduğu davetlilerden anlaşılıyordu. Yemekten sonra biraz dolaştım, sahili yıkayan dalgaların sesini dinledim. Akşam serinliğini hissetmeye başlayınca siyatiklerimi de düşünerek, bir şeyler içmek için bize ayrılan salona yürüdüm. Gruptan iki çiftin arasında gördüm onu, kocası da yanındaydı. Selam verip özellikle yüzünü görecek bir pozisyona yerleştim. Yanında sönük kalan kocası, ısrarla pinpon dediği masa tenisi salonunun yerini soruyordu bira bırakan garsona. Çok iyi oynarmış. Yol gösteren olsa Wimbledon’a gidecek kadar iyiymiş. Lisede şampiyonluğu varmış falan. Adam birası elinde ayarttığı bölüm şefiyle salonun yolunu tuttu. İçkisinden küçük yudumlar alan kalem müdürüm, arkadaşların çocukları hakkında yaptığı konuşmaları başıyla onaylarken aurasının titreştiğini görebiliyordum. Bir ara bana gülümsediğinde titreşimin rengi değişti. Mühendis çift odalarına çıkacaklardı. O sırada salona mavi renkli gece elbisesi giymiş çok şık bir kadın girdi. Gayriihtiyari hepimiz ona odaklandık. Düğün salonunu arıyordu. Mühendis çift kadına yol göstermeye gönüllüydü. Masadaki diğer kadın, “Elbisenin rengi ne kadar güzeldi değil mi dedi,” ona dönerek. “Tıpkı senin gözlerinin renginde.” Sonra ani bir aydınlanma yaşamış gibi “Aaa seni hiç mavi giyerken görmedim ben,” diye, neredeyse evrenin sırrına ermiş bir hayretle noktaladı sözlerini. Ancak soran bakışları asılı kaldı bir süre. Bu çıkış karşısında onun bir boşluğa düşeceğini hissettim. Evet, hissettim. Öyle de oldu. Tutuldu. Çok zor bir denklemle karşı karşıya kalmış gibi yutkundu. “Hay Allah öyle mi, giymedim mi hiç…” dedi, mahcup. Tam o sırada salona giren garsona seslendim ve onlara dönerek herhangi bir şey isteyip istemediklerini sordum. Beriki ipin ucunu bırakmak niyetinde değildi. “Kesinlikle mavi giysiler giymelisin, ah senin gözlerin bende olsaydı!..”


Masa ikimize kalmıştı. Bir bira daha istedim. Odanın kartı kocasındaydı. Onu bekleyecekti. Şirketten konuştuk bir süre. Ona benimle güvende olduğunu hissetmesi yolunda bir şeyler geveledim. Bu konuda başarılıyımdır ki gerçekten benimle sonsuza kadar öyleydi. Ona şefkat duyuyordum. Genç kadınlar yaşıtlarına pek de güvenmezler. Hele bizim gibi büyük kuruluşlarda. Rahatlamış görünüyordu. Otelden, havanın güzelliğinden söz ettik. Bir zamanlar bulunduğum, doğduğu şehirden söz açtım. O da yetiştiği ortamdan, bölgesel farklılıklardan söz etti. Merakla dinliyordum. İlk günden beri onda bulduğum şey her ne ise bölgesel farklılıklarla savuşturulacak bir şey değildi. İş ne sıklıkla alkol aldığına gelince, “Ben,” dedi, “boş bulunup tutuluyorum bazen.” Anlamamış göründüm. “Nasıl yani?” “Az önce mesela,” dedi, “Filiz Hanım’ın karşısında…” “Filiz çok mu önemli?” “Hayır. Önemli olan neden mavi giymediğim.” “Gerçekten mavi renk kullanmaz mısın, hiç?” “Kullanmadım. Kullanmam da...” “Ama neden? Sende çok iyi duracağına eminim.” “Kullanmam, çünkü mavi zehirdir… Bana göre yani...”

Boş bulunma sırası bendeydi. Ne diyeceğimi bilemediğimi görünce anlatmaya başladı.

“Sizin hiç unutamadığınız bir çocukluk anınız oldu mu? Benim oldu. Gerçi bu anımı anneme anlattığımda o bunun ancak bir rüya olabileceğini söylemişti. Ne var ki ben bu anıyı bizzat yaşadığıma inanıyorum. Bir rüyanın bu denli renkli ve ışıklı olduğuna inanmak çok güç... Kimse inanmaz… Öte yandan bana bizzat yaşamışım gibi gelse de akılcı bir çerçevede düşündüğümde rüya görmüş olmam da olası. Ama tuhaf olan rüya ya da gerçek gördüklerimin zamanla gerçekleşmiş olması. Bunu anlamam uzun sürdü ama anladım. Yani zehirlenmiş olduğum gerçeğini…”

“Anlayamadım!..”

“Anlatacağım.” Birasından bir yudum aldı.

“Kasabamız mahrumiyet bölgesiydi,” diye başladı konuşmaya. Sağ elini yumruk yaptığı sol elinin üstüne kapatmıştı. Sıkıntılıydı ama anlatmaya devam edeceğini biliyordum.

“Yazın karasinekten geçilmezdi. Her türlü hastalığa davetiye çıkardıkları bilindiğinden evlerde onlara karşı sıkı bir mücadele vardı. Kasabamızın yakınlarında bir bakır işletmesi bulunması iyi bir şeydi. Çünkü sinekle mücadelede göztaşı kullanılırdı. Eminim görmüşsünüzdür. Muhteşem bir rengi vardır. Ona gök mavisi, su mavisi, boncuk mavisi ya da turkuaz diyebilirsiniz. İnsanın içine neşe veren ferah bir renk. Mavinin o tonuna bütün güzel sıfatlar yakışır…”

Dikkatle izliyordum, göztaşı mavisini betimlemeye çalışırken kendinden hoşnut, gülümsüyordu.

“Yani senin gözlerinin rengi, ona göktaşı da denirdi değil mi, şu bakır sülfat,” dedim.

“Evet, cu so dört, o zamanlar her evde üstüne radyonun konduğu küçük bir masa, radyonun üstünde de bakır bir tabak bulunurdu,” dedi, iki elinin baş ve işaret parmaklarıyla bir halka yaparak. “Tabakta ise şekerli göztaşı eriyiği… Yaz aylarında ardına dek açık kapılardan, pencerelerden giren sinekler tabağa doğru uçarlar ve hemen oracığa yapışıp kalırlardı. İki üç gün içinde o güzelim maviyle dolu siperlikli tabaklar kapkara olunca temizlenir, zehir tazelenirdi…”

Anlattıklarını görür gibi konuşuyordu. Hatta görüyordu. Nabzını tutabiliyordum. Onu ilgiyle dinlediğimi belirtmek için, “devam et lütfen,” dedim ne yaşadığını ya da ne gördüğünü deli gibi merak ediyordum doğrusu.

“Komşu ve akraba evlerinde hep bu tabaklardan vardı. Ve annemle kan bağı olan bir kadın… Annem ona çok değer verirdi. Akıl hocasıydı annemin. Ben onu severdim ama o beni sevmezdi. O zamanlar anlamasam da daha sonraları benden farklı olduğum için nefret ettiği sonucunu çıkarmıştım. Kızlara enerjik olmayı, ağaçlara tırmanmayı yakıştırmazdı. Onun sesinde beni korkutan bir şey vardı. Sesini duymak tüylerimi dikerdi. Ondan ne zaman korkmaya başladığımın bilmiyorum, sanki hep korktum... Gök gözlü derdi bana. Gök gözlü… Aşağılama… Fakat ondan korkmam beni aşağılaması yüzünden olamazdı... Onlara gitmiştim. Hep giderdim. Bahçeli büyük bir evleri, yaşıtım çocukları vardı. Oyun için giderdim. O gün beni çok şaşırtan bir şey yaptı. Bana üstüne kaşık saplanmış bir tabak dolusu pilav verdi. Bulgur pilavı... En sevdiğim… Dumanı tütüyordu. Bulgur taneleri sapsarı, yağdan parlıyordu. Ancak tabağın hali… Tabağın hali… Tabağa öncesinden göztaşı eriyiği konmuş olduğu çok açıktı. Siperlikleri çepeçevre masmavi göztaşı kalıntısıyla, kalıntıdan öte göztaşı eriyiğiyle adamakıllı sıvalıydı. Ortasında düzgünce tepelenmiş bulgura saplanmış kaşık, çevresinde masmavi zehir olan bir tabak… Tabağın siperlikleri yarım ay şeklinde oyalanmıştı. Bizim öyle tabağımız yoktu, o yüzden çok eğlenceli bulurdum o tabakları. Pilav çok güzel görünüyordu. Yaşım küçük olduğu halde onun bana çevresi zehir dolu tabakla yemek vermesine çok şaştığımı hatırlıyorum. Çünkü onun temizlik anlayışı ve titizliği tüm kadınlara örnekti.”

Doğrusu çok heyecanlanmıştım. Çünkü o konuştukça sezgilerimle temellenen şeye yaklaştığımı biliyordum. “Peki yedin mi pilavı?” “Bilmiyorum!.. Yemiş olmalıyım...” “Tabağın kirli olduğunu söyleyebilirdin!..” “Söyledim. Azarladı beni, sadece kenarlarında, bir şey olmaz ondan, ye... Yemiş olmalıyım. Ama yaşadığım şey öylesi ışıklı, ayrıntılı ve canlıydı ki. Rüya olamazdı...” “Ve sen rüya ya da değil bunun seni etkilemesine izin verdin, öyle mi?” “O yakın çevremdeydi. Bana karşı her zaman nefret doluydu. Bir nevi paratoneriydim onun. Ama bir gün onu öldürmeye karar verdim. Uzaklaştım… Artık ölü…”

“Sana çok hasar vermiş olmalı.”

“Sadece onun verdiği hasar değil söz konusu olan. Ondan sonra da belli aralıklarla kötücül hemcinslerimle karşılaştım. İki kez daha. Onlara hiçbir şekilde zarar vermeye çalışmamıştım ama hedef oldum. Böyle olunca bende kadınların hoşlanmadığı bir şey olduğuna inandım. Onları öfkelendiren, beni onların gözünde değersizleştiren bir şey. Varlığımda olan. Bunca yıl sonra hâlâ düşünüyorum bunu. Kendime ayna tutmaya çalışıyorum. Ola ki gölge yanlarımda onlara içkin bir kötü niyet beslemiş olabilir miyim diye. Bulamıyorum. Ama belki de eksik bir duygum vardır. O eksikliği ancak onlar görüyordu. Ne olduğunu bilmiyorum böyle bir şey işte…”

Yüzünde titrek bir gülümsemeyle sustu. Bastırmaya çalışsa da anlattıklarının onu derinden etkilediği, aurasına sızdığı çok açıktı.

Sazı ele alma sırası bendeydi. Anlattıklarımı hiç bölmeden dikkatle dinledi. Beni dinlemenin ona çok iyi geldiğini söyledi. Böylece ter kokulu kocası gelinceye kadar konuştuk.

Ofise ilk olarak yumuşak saçlarını turkuaz renkli saç bandıyla çevrelemiş olarak geldi. Onu gök mavisi fular izledi. Sırada mavi bluzlar, uçuşan mavi elbiseler vardı…