• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Görünmezlik

Ben duygularını derisinin altında yaşayanlardandım. Ama artık halay çekerek de yaşasam farketmezdi. Nasıl olsa yoktum. Öyle görünüyordu ki bir daha da olmayacaktım.

Emir Akköse

Schiller caddesinde bir sonbahar sergisi vardı adeta. Eylül alışageldiğimiz tüm betimlemelerle sermişti malzemelerini. Bir sanatçı piyano çalıyordu meydanda. Avrupalılar bu ılık Eylül akşamüstünde haftasonunun tadını çıkarıyorlardı. Piyanonun da desteğiyle iyice yumuşayan hava, batılı bir kaç kuşun da kanat çırpmasıyla dokunuyordu insanların yüzüne. Ah o ne bitmez bir caddedir o. Çeşitli mağazaları ve harikulade kaldırım taşlarıyla binlerce kez turladığım, her taşını ezberlediğim yeri geldiğinde (geceyse, kimse yoksa, alkollüysem) çöküp ağladığım yine de bir türlü alışamadığım cadde. Kızaran yaprakların refakatinde yürüdüm ve hep gizlendiğim banka çöktüm. Burdan meydana açılan yolu görürsünüz caddenin geri kalanına da hakimsinizdir. Görünmez olduğumu keşfetmem epey zamanımı aldı. Ve bunun üstün bir yetenek olmadığını anlamam da.. Bu yüzden gizlenmek fiilini, hem de bütün çekimleriyle birlikte hayatımdan çıkarsam da olurdu. Ancak o gün farklı bir şey oldu. Ben duygularını derisinin altında yaşayanlardandım. Ama artık halay çekerek de yaşasam farketmezdi. Nasıl olsa yoktum. Öyle görünüyordu ki bir daha da olmayacaktım. Görünmezlik her gün başka bir yerinden bıçaklasa da ruhumu, alışmıştım ve bu kan kaybı ile ilgili somut bir girişimim olmadı. Vücudu felçli bir hasta gibi birinin gelip fişimi çekmesini bekliyordum..


Bu uzak ülkenin, bu uzak caddesinin, kimsesiz ruhumu dinlendirdiğim tatlı bir kafesi vardı. Neredeyse her akşam uğrar, saatlerce otururdum orada. Nasıl olsa görünmez olduğum için istediğim masayı seçebiliyordum. Dünyanın bu kurtarılmış bölgesinde insanlar o kadar mutluydu ki, onları izlemek hoşuma giderdi. İçeri girer dolaptan istediğim kadar bira alırdım. İnsanlar yürüyen bir bira olduğunu dahi görmezdi. Sarhoş olur onlarla beraber ben de gülerdim. Onlar uzak bir ülkenin uzak bir caddesinde değillerdi. Evlerindeydi hepsi.


Günlerden Cumartesi ise gece bardan sonra başka bir yerlere geçerlerdi, bir ev partisine mesela. En neşeli grubu seçer, onlarla birlikte yürürdüm gittikleri yere. Onlarla birlikte partileyip, ne bulursam içip, caddeme dönerdim geri ve gelmekte olan yeni günü beklerdim.

O Eylül akşamüstü de oturduğum banktan kalkıp, her zamanki kafeme yürüdüm. Girişte birisi sertçe omzuma çarptı, sendeledi. Dönüp neye çarptığını anlamaya çalıştı ama bulamadı. Barın arkasına geçip bir cin doldurdum kendime. Bir dilim de salatalık attım. Neredeyse bütün masalar doluydu. Köşedeki, pek tercih edilmeyen masama geçtim. Ben kafam avuçlarımda, her zamanki düşüncelerime dalmışken, masama birinin oturduğunu farkettim. Genç, güneş gözlüklü bir kadındı. Metal bir sopası vardı. Ben ne de olsa görünmezdim, o da ne de olsa göremiyordu. Bu yüzden oturmaya devam ettim. Sarı saçları beyaz yüzüne doğru akıyordu ve iki küçük gül yaprağı gibi yerleşmişti dudakları ağzına. Açık renk bir gömlek kuşatmıştı sırtını. İkimizin de yüzü kapıya dönüktü. Çantasından bir sigara çıkardı, önce dudaklarına götürür gibi oldu, sonra durdu. Bana doğru uzattı sigarayı. Beni farketmiş olamazdı. Sağa sola baktım. Köşedeki masadaydık, masada bizden başka kimse yoktu. Çekinerek uzandım sigaraya. Sonra kendisi için bir sigara çıkardı. Çakmak aramak için elleri çantasına gitti. Kendi çakmağımı uzattım hemen. Görmedi, eline dokundurdum çakmağı. Alıp yaktı sigarasını, benim olduğum tarafa doğru uzattı tekrar. Alıp ben de yaktım sigaramı. Çakmak için önce ''şukran'' dedi. Sonra durup düşündü "teşekkür" dedi. Yabancı olduğumu nereden anladı bilmiyorum. O nereliydi onu da bilmiyorum. "sıpas" diye önerdim. "gelek sıpas." "sıpas" dedi, arkamdaki duvara doğru. "sıpas xweş" dedim. Sesim biraz tozlanmış mıydı ne.

1/1