top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Yazarın fotoğrafıLitera

Öykü: Hayat Ne Garip

Esasında ben, kahve falına bakmasını bilmiyordum. Bakar gibi yaparken parmaklarımın arasındaki bir fincanı, kendimce kullanıyordum. Ve kalbimin derinlerinden gelen şeylere dem vurmadan düşüncelerimi konuşturuyordum. Canım gerçekten acıdığında, bazen de imkânsız bir şeyin gerçekleşmesini istediğimde, beliren bir hissiyattı benimkisi…

Yeşim Günay


Zaman içinde değişmem, insanlardan kaçtığımı söyleyenleri haklı çıkarmıştı. Bazı arkadaşlarımı silmiş, yenilerini edinmekten korkuyordum. Ev davetlerinden kaçıyor, illa buluşacaksak o arkadaşımı dışarıya yönlendiriyordum. Kafelerden evim kadar keyif alıyordum. Herhangi bir kafede boş boş oturmayı da seviyordum. Kendimi okumaya vermiş, nerdeyse tüm dergilere aboneydim. Haberleri günlük gazeteden okuyordum. Arkadaşlarımın benden bekledikleri ilgiyi, kendim için harcamama, “Bencil,” diyen, “Yalnızlık,” diyen de vardı. Benim felsefemde bu “seçilen” değil “seçen” olmaktı. Anlayacağınız kafama göre yaşıyordum.


Sabah erkenden kalktım. Fincanımda iki parmak kahvemle, camdan geçen güneşe karşı koltuğuma gömüldüm. Gün gazetesinin sayfalarını karıştırıyordum. Madem günümü okumaya ayırdım, parmaklarımın arasındaki gazetenin her satırı okunacaktı. Gazetem elimde, koltuğumun iki yanındaki sehpada okunmayı bekleyen dergilerim üst üsteydi. Edebiyat, felsefe, sinema, magazin, seyahat, dekorasyon dergilerim. İçeriklerini ayırmadan her şeyi okuyordum. Gazetenin ikinci sayfasında okuduğum satırlar inanılır gibi değildi. Sürekli aynı satırları okuyor, inanamıyor, tekrar okuyordum. Kaçıncı tekrarda olduğumun farkında değildim. Telefonum çaldı. Açmadım. Dakikalarca boş muhabbete mecalim yoktu.


Biz kadınların telefon konuşmaları, meşhurdur. “Duydun mu, filancayı?” diye başlayan sözde masum muhabbet birden istenmeyen bir dedikoduya dönüşür. Esasında konu çok basittir, biri birine, “bir şey,” demiştir. İki taraf lafı uzatmasa, filanca kişi, dediğiyle kalacak. Olur mu hiç, yan konular açılır, seneler evveline gidilir ve nihayete erilir. Ameliyat masası kurulmuş, geri dönüşü yoktur. Geçen dakikalar, telefonların şarjını tüketir. “Böyle olmayacak, yüz yüze görüşelim, bir kahve içelim,” der kadınlardan biri, diğer tarafın cevabı nettir, “İlk fırsatta,” der. Çünkü fazla çeneden, onun da telefonunun şarjı diğerinki gibi bitmeye yakındır. Ne zaman ve nerede buluşacaklarının ortak kararında konuşmaları sonlanır. Benim arkadaş çevremde de durum aynen böyleydi. Ve geçen hafta bu konuşmanın bir benzerini yaşadığım bir arkadaşımla buluşmuş, bir kafede laflamıştık. O benim sadece bir arkadaşım değildi, yirmi beş senelik önemli bir dostumdu. “Dostumdu,” dememe bakmayın, bu benim düşüncemdi zira o kanı soğuklardandı, ser verip sır vermezdi. Sadece seneler evvel ağzı gevşemiş, kocasının çocukluk aşkıyla arada görüştüğünü söylemişti.


Onunla caddenin kalabalık kafelerinden birinde buluştuk. Tam da bir hafta evveliydi, karşılıklı kahvelerimizi yudumlamıştık. Konuşmamız öyle bir noktaya geldi ki sorduğum şey gayet masumdu ve özel hayattan tamamen uzaktı. Suratı, birden şekilden şekle girdi. Öfkesi poposunu hoplattı, omuzları senkronize kıpırdandı hoplattığı poposuyla. Ardından boynu hareketlendi. Başı istemsiz oynadı, gözlerinden alevler yükseldi. Çantasını açtı, anahtarlığını çıkardı. Anahtarlığının ucundaki sarı tenis topu kahve fincanımın tabağına çarptı. Hareketsiz kaldım. O hâlâ söyleniyordu. Derken birkaç kez yukarıya kaldırdı başını, amcasından miras kalan “o evi,” kaça sattığını asla bana söylemeyeceğini haykırdı. Yüz ifadesiyle bana ne kadar uzaksa ses tonlamasıyla da benim dostum olamazdı. Kendisi gibi bakmıyordu bana. Tanıyordum onu, arkadaşımın kendisine has kuralları var, biliyordum. Onunla tartışmak hep zordu, işine gelmezse ani çıkışlar yapardı, fakat bana ilk kez bu şekilde davranmıştı. Terslenmemin üzerinden bir hafta geçmişti gazete haberini okudum. İster istemez benim de yüzüme acı bir tebessüm yerleşti.


O gün kafede, o kadar çok şey söyledi ki bana, en gücüme gideniyse, “Ne münasebet!” demesiydi. Birkaç kere haddimi bildiren bu sözcüğü tekrar etmiş, “Ne münasebet!” “Ne münasebet!” “Ne münasebet!” demişti. Anlamıştım. Evin satış fiyatını sorduğum için ben bir münasebetsizdim. Bir kere daha anladım, derdimizi karşı tarafa aktarırken en önemli organımız dilimiz. İkimiz de birbirimizin son yirmi beş senesine hâkimdik. Farklı şeylere ağlasak da aynı şeylere gülmüştük. Her şey birden anlamsızlaştı. Oğlumu götürdüğüm bir parkta onunla tanışmış, çocuklarımız uyumla oynayınca kısa sürede kaynaşmıştık. Parktaki ilk karşılaşmamıza kadar indim, ne yazık ki onu tanımıyordum. Demek ki onunla tanışmadan önceki hayatlarımız, tecrübe ettiğimiz şeyler, o kadar farklıydı ki beni bu kadar kolay tersleyebilmişti. Yoksa merakla yönelttiğim o soruda bir art niyet aramazdı.


Arkadaşımın çocuksuz ve bekâr bir amcası vardı. Beş sene evvel seksen beş yaşındayken vefat etmişti. Tüm mal varlığı arkadaşıma kaldı. Heyecanınızı arttırmak için, “Arkadaşımın amcası çok varlıklıymış, arkadaşıma beş apartman, üç dükkân, antika arabalardan bir koleksiyon, bir motor yat, bir helikopter, bir uçak kalmış,” demeyi çok isterdim fakat hiç böyle değildi kalan miras. Arkadaşıma amcasından kalan sadece adada bir evle, külüstür bir arabaydı. Arabayı hemen sattı, eline geçen parayla Avrupa turuna çıktı. Beklentim evi de satıp, bir dünya turuna çıkmasıydı. Fakat bu evi satması kolay değilmiş. Ben, “Neden,” diye sorunca evin tapusu için, “Çetrefilli,” demişti ark