• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Hedera Helix

İçindeki bahçenin tüm çiçekleri soldu; ağaçların en son ne zaman yemyeşil donandığını unuttun. Sonsuz bir çoraklık dolduruyor içini. Bu uçsuz bucaksız kurak topraklar kelimelerine de yansıyor, ağzından doğru düzgün bir güzel mutlu söz çıkmıyor. İnsanları bıktırıyorsun.

Ayşem Dur

Lokantanın camları öylesine buğulanmıştı ki içerisini görebilmek neredeyse mümkün değildi. Baktıkça insana boğuntu veren ürkütücü japonsarmaşığının aksine o kadar güzel örtmüştü ki tüm camı dışarıdan bakıldığında içeridekilerin hepsi birer siluetten ibaretti. Kimin neye benzediğini anlamak mümkün değildi. Buğu izin vermiyordu. Muzip bir sınır muhafızı gibi dikilmişti olduğu yere. Eşik bekçiliğini yaptığı lokantaya dair hiçbir şey söylemeden yarım ağızla gülümsüyordu sadece. Sırlı bir tebessümdü bu. Merakta bırakıyordu insanı. Elini uzatıp gel diyordu. Nerede kaldın? Yolculuk başladı bile. Gece bitmeden gir sen de içeri, katıl aralarına. Adam da öyle yaptı. Camda birikmiş buğuya hak ettiği alakayı göstermeyip burun kıvırırcasına başı önünde girdi içeri. Yakası kalkık trençkotu ve alnını örten silindir şapkasıyla kapıyı araladığı gibi soğuk hava da onunla sızıverdi. Şapkasını kaldırıp boş masa aradı. Garsonların yanına gelmesine fırsat vermeden iki kişiliklerden birine geçip oturdu. İçerideki herkes şöyle bir dönüp baktı. Mahalle küçüktü. Herkesin herkesle az biraz selamı vardı. Bu adam yabancıydı.


Masaların hepsi doluydu. Konuşuyorlar, gülüyorlar, yemek yiyorlar ve bir şeyler içiyorlardı. Kapının hemen karşısında duran camlı büfenin içindeki yemeklerse çok lezzetli görünüyordu. Acıktığını fark etti. Salih gecikmişti. O gelmeden bir şeyler atıştırsa ayıp olur muydu? Demeye kalmadı karşı masadan birisinin Akif diye seslendiği uzun boylu bir garson elinde tepsiyle yanında beliriverdi. “Hoş geldiniz. Ne alırsınız?” Hepsinden almak istedi ve elini uzattığı gibi duraksadı. Hissettiği bu duyguya yabancıydı çünkü normalde hiç iştahlı bir insan değildi. Yemek yemek öylesine bir işti onun için. Ne yediğinin pek bir önemi olmazdı. Ama şimdi hiç olmadığı kadar aç hissediyordu kendini. Günlerdir, aylardır, yıllardır yemek yememiş gibiydi. Tepsideki küçük beyaz tabaklara baktıkça ağzı sulanıyordu. “Hepsi çok güzel görünüyor…” dedi. “Arkadaşımı bekliyorum, gelmedi daha. Şimdilik biraz kavunla peynir alayım en iyisi.” Belli belirsiz yutkundu. İnanılır gibi değildi, gerçekten de çok acıkmıştı. “Ya da en iyisi şu ikisinden de verin siz.” Akif seri hareketlerle adamın istediklerini önüne bırakıp diğer masalara geçti. Kavun ve peynir harikaydı. Adını bilmediği diğerleri de öyle. Bir çırpıda yiyip bitirdi hepsini. Midesinin doygunluğuna eşlik eden damağındaki birbirinden güzel lezzetle birlikte sakince yaslandı arkasına. Bu karnını doyurmaktan fazlasıydı. Çok daha farklı bir duyguyla sarmalandığını hissediyor fakat adını bir türlü koyamıyordu ya da tembellik edip düşünmek istemiyor, bunun yerine yediklerinin dilinde bıraktığı ve yabancısı olduğu bu harikulade duyguya olabildiğince kendini bırakmak istiyordu. Saatine baktı tekrar. Dokuza geliyordu. Normalde bekletildiği için sinirlenirdi fakat şimdi bundan da uzaktı. Hiçbir kızgınlık hissetmiyordu. Beklerdi. Önemli değildi. Burası rahat bir yere benziyordu. Fazla kalabalık değildi. Herkes kendi hâlindeydi. Kimse fazla yüksek sesle konuşmuyordu. Rahatsız edici kokular gelmiyordu burnuna. Güzel bir şekilde aydınlatılmıştı. Ne fazla sıcak ne de insanın keyfini kaçıracak kadar soğuktu. Oturduğu yer de iyiydi; kimseyi huzursuz etmeden herkesi görebileceği bir köşedeydi. Ellerini göğsünde kavuşturup solundaki camdan yana döndü. Buğulanmıştı. Dikkatli bakınca karanlıktaki yansımasını gördü. Az evvel yediklerinden olsa gerek hâlinden memnun görünüyordu. Evindeki aynaya baktığında bıkkın görürdü kendini hep. Yüzü asık, mutsuz, neşesiz. İnsana kendini kötü hissettirmekten başka ne işe yarardı bu ayna? Yüzüme tükürmek gelir içimden ama yapmam. Sonrasında temizlemem gerekir çünkü. Uğraşamam bununla. Yapacak daha önemli bir şeyim olduğundan değil; zaten yeterince sıkıcı bir hayatım var; bir de üstüne beş para etmez bir aynayı silmekle hâli hazırda yeteri kadar boğuntu veren bu hayatı daha da bezdirici bir hâle getirmenin anlamı yok da ondan. Halbuki aynaya ne mana? Yaklaşık on yıldır aynı şeyleri yaptığı, öğrenebileceği hemen her şeyi öğrendiği, daha fazlasını öğrenmesini gerektirmeyen ve hayatının kuş bakışı görüntüsünü mükemmel bir şekilde tamamlayan bezginlik verici bir işten çıkıp doğruca evinin yolunu tutması ve kapıyı açar açmaz kendisini karşılayan kişinin yine kendisi olması aynaya mâl edilemez. Onca zaman o aynayı oradan çıkarır yerine iç açıcı bir resim de asabilirdi pekâlâ. Fakat yapmamıştı. Ayna senelerdir orada asılıydı. Bu bir şeylerin göstergesiydi. Ama o bunun da üzerinde durmadı. Aynayı filan düşünecek zamanım mı var? Çok yoğun çalışıyorum bir kere. Bütün vaktim aynı şeyleri talep eden evrak işlerini halletmekle geçiyor. Bir makine gibi sabahtan mesainin bitimine dek önüme gelen kağıtlarla uğraşıyorum. Başımı işten kaldıramıyorum ki. Neyse ki tüm bu çoraklığın ortasında Hülya var. Hülya? Şey… Hülya Hanım yani. O da olmasa hepten çekilmez olurdu. Ne iyi bir insan Hülya. Daha ilk günden nasıl da kanatları altına aldı beni. Fark etmedim sanıyor ama görüyorum. Ben herkese olduğu gibi ona da soğuk davrandım hep. Halbuki o bunu hiç hak etmedi. Ne kadar nazik ne kadar sevgi dolu bir insan o. Bense ne kadar nankörüm. Dairedeki odayı yalnız ikimiz paylaşıyor olmamıza rağmen bütün gün beş karış suratla oturuyorum yanında. Ondaki de sabır. Başkası olsa ‘amaan sen de, ne hâlin varsa gör der,’ uğraşmaz. Ama Hülya öyle mi. Değil. O çok başka. Bütün o otoriter duruşun altında belli belirsiz bir pus gibi görünüp görünüp kaybolan bir kırılganlık var. İstediği kadar kollarını açarak yürüsün, yüzündeki o kaya gibi sert ifadeyi değiştirmesin, her an birinin midesine ya da yüzüne inecekmiş gibi hazırda bekleyen ellerini yumruk yapmaktan vazgeçmesin. Sürekli su üstünde duran sert tavırları kadar sarih bir şekilde görebiliyorum artık bu kırılgan yanını da. Onun gibisini tanımadım. İri yarılığına denk düşen kalınlıktaki sesi nasıl da gür çıkıyor hep. Beni bile kaç defa savunmuşluğu var. Tartışmaktan geri durmuyor. Gözü kara. Zamanında fiziksel kavgalara bile karışmış. Övünerek anlatıyor. İmreniyorum doğrusu; bu kavgacı, mücadeleci duruş hayat üflüyor bana yan masadan. Fakat ben bunu hissedip içine çekemeyecek kadar tembelim. Uyuşmuş, uyuşuğun tekiyim! Bir keresinde, “Olur mu öyle şey!” deyip yumruğunu masaya indirmişti de daldığım gündüz rüyasından ağzım yüreğimde uyanmıştım.


Arkada oturanlardan birisinin yere bir şey düşürdüğünü gördü camda. Dönüp bakınca göz göze geldiler. Kime benziyordu? Nereden tanıyorum ben bu adamı? “Merhaba,” dedi adam tatlı bir gülümsemeyle. Biraz da manidar mı bakıyordu? Benzettiği kişinden farklıydı sesi. Görünüşü de doğru düzgün benzemiyordu. Benzememek mi? Bu karşısındaki düpe düz yakışıklı, alımlı bir erkekti! Tanıdığı kişiyle alakası yoktu ama yine de çok güçlü bir his o olduğunu söylüyordu. Adamın eli havada kalmış, sessizlik de rahatsız edici bir hâl alınca işin içinden çıkamayıp “Merhaba,” dedi tereddütle. “Tanımadın mı beni?” dedi diğeri. “Benim Ali.” Ali! Doğru ya! Ali! Ali Bey! Hah! Ali Bey! Muhasebeden Ali Bey! Ne işi vardı bu adamın burada? Hem nasıl olur? Bu ne hâl Ali Bey? Bambaşka bir insan olmuş! Ama nasıl! “Ben şey… tanıyamadım bir an kusura bakmayın,” dedi neredeyse kekeleyerek. “Önemli değil,” dedi Ali Bey gözlerini kırpıştırarak. Önemli olmaz olur mu! İnsan nasıl değişebilir böyle? Hem bu denli değişmişken ben nasıl oluyor da tanıyabiliyorum onu hâlâ? O bir deri bir kemik, çelimsiz adam gitmiş yerine bu yakışıklılar yakışıklısı gelmiş. “Birisini mi bekliyorsun?” dedi Ali Bey. “Evet,” dedi diğeri kem küm ederek, “Salih gelecek.” “Bizim ofisteki Salih mi?” “Evet.” “O halde yalnız beklemeyin, onun gelmesi vakit alır. Kim bilir nerelerdedir.” “Nerelerdedir?” dedi adam. Şaşırmıştı. Diğeri bilmediğini ima ederek omuz silkti, “Salih’i bilirsin. Sürekli yabancı ülkelerden bahseder, başka başka şehirlerin tarihlerini anlatır, öve öve bitiremediği yerler hakkında konuşur durmadan. Müthiş bir yolculuk etmek hasreti duyar hep. Şimdi dünyanın kim bilir neresindedir.” İyice kafası karıştı. Dairenin çaycısı Salih nasıl oluyordu da dünyayı dolaşıyordu? Kendisinin bilmediği başka bir işi daha mı vardı yoksa? “Bizim masaya gel istersen?” dedi diğeri yanındaki boş sandalyeyi göstererek. “Yok,” dedi. “Afiyet olsun size.” Çekinmişti. Neden bilmiyordu ama bir tuhaflık vardı. Ali Bey üstelemedi. Normalde de hiç ısrarcı bir insan değildi zaten. “Eh, sen bilirsin. Sana da afiyet olsun o halde,” demiş önüne dönüyordu ki diğeri “Ali Bey,” dedi. “N’oldu sizin şu sarmaşık?” Ah! Sarmaşık! Tuhaflık buydu işte! Nereden de geldi aklıma? Ali Bey’in tuhafıma giden fakat sebebini anlayamadığım havalı tavırlarının anahtarı buydu işte: sarmaşık! Ali Bey hiç görmediğim kadar sakin. Arkadaşlarıyla aheste aheste yemek yiyor. Bir acelesi yok. Normalde böyle mi ya? Dilinden düşürmediği sarmaşık yüzünden yerinde duramaz, bahçesini ve iki katlı müstakil evinin duvarlarını rahat bırakmayan bu sinsi sürüngenden sürekli illallah eder durur. Ofisteyken de ağzından düşürmediği tek şey bu sarmaşık. Hatırlasana, acele acele gelip telefonunu çıkarır cebinden. Sarmaşığı gösterip “Belki siz anlarsınız. Bir bakın şuna,” der oflayıp puflayarak. “Yine dolanmaya başladı eve, ağaçlara, çiçeklere, her şeye! Ne yapsam kurtulamıyorum şu haris yaratıktan, yok edemiyorum bir türlü.” Her gün aynı şeyleri dinle dur. İnanılır gibi değil. O an içimden ayağa kalkıp, “Teşekkürler Ali Bey, bugün bizi bir kez daha sevgili sarmaşığınızdan mahrum etmediniz. Şu birbirinden kasvetli evrakların arasından çekip çıkardınız bizi,” demek geliyor. “Her gün sabırsızlıkla bekliyoruz gelmenizi. Gelip de bu kahrolasıca sarmaşığınızın yine ne haltlar yediğini anlatmanızı istiyoruz. Aslında o sizi değil, siz onu rahat bırakmıyorsunuz değil mi? Başka hiçbir işiniz yokmuş gibi sürekli sarmaşığın peşindesiniz. Sürekli onu izliyor, hep ondan konuşuyorsunuz. Biliyor musunuz Ali Bey, çok sıkıcısınız! Siz çok sıkıcı bir insansınız! Her gün gibi, bu daire gibi, bu saman kağıdından kağıtlar gibi, bir günde halledilecek işlerin olmadık yere uzaması gibi, sıkıcı renksiz kupkuru! Konuşacak başka bir şeyiniz yok mu sizin? Her şey bu kadar tatsızken bir de üstüne sizin şu bitkinizle alakadarmışız gibi rol yapmak zorunda kalıyoruz. Bizi buna niye mecbur ediyorsunuz Ali Bey? Bizi neden rahat bırakmıyorsunuz? Zaten yeterince sıkıcı olan bu yerde neden bir de sizin sarmaşığınızı dert edinmek zorunda kalıyoruz? Bencillik değil mi bu yaptığınız? Yarın sabah uyandığınızda sarmaşığın yerinde güzel bir çiçek görseniz eminim çok mutsuz olursunuz. Bir uzvunuzu kaybetmiş gibi hissedersiniz. Ve aslına bakarsanız gerçekten de bu böyle. Sarmaşık sizin bir parçanız hâline gelmiş. Onsuz yapamıyorsunuz. Bir daha çıkmamak üzere kökünden sökülüp atılsa siz de oracıkta yok oluverirsiniz. Abartıyor muyum? Belki. Lütfen buna bir son verin. Lütfen her gün aynı sası şeyleri tekrar etmeyin artık. Zaten yeteri kadar öyle yapmıyor muyuz? Lütfen Ali Bey, lütfen artık buna bir son verin!” Demiyorum tabii. Her zamanki gibi konuşmak gelmiyor içimden. Bir an evvel odayı terk etmesini diliyorum. Gitsin, ve Hülya’yla beni eski sessizliğimizle başbaşa bıraksın. Peki şimdi bu karşımda gördüğüm adam o Ali Bey mi? Çenesine doğru sivrilen uzun soluk yüzü, ince uzun kolları, iğneyle gömleğine tutturduğu kravatı, düşük omuzları, ince uzun bacakları ve kemikli elleriyle nerede o hayalet suratlı Ali, nerede şimdi bu yakışıklı insan. Elleri, Hülya’nın yumruklarının aksine hep yere doğru açık durur. Hülya yürürken yerden ses gelir. Ali ise yürümez, süzülür sanki. Konuşmazsa gelip gittiği belli olmaz. “Hatırlatmayın n’olur,” dedi yüzünde aksi bir ifadeyle, “Yok olsun gitsin o sarmaşık. Buralarda yetişmiyor sanırım. Burada rahatım yani.” Hemen ardından kadehinden büyük bir yudum aldı. Son cümleyi adama doğru hafifçe eğilip biraz da gülümseyerek söylemişti. O sırada kapı açıldı. Kısa boylu, hafif şişmancana bir adam girdi içeri. İncecik bir çizgi halinde göbeğini açıkta bırakan deri bir ceket giymişti. Heyecanlı görünüyordu ve buranın yabancısı olmadığı belliydi. Aşçı, hazırladığı yemeklerle dolu olan büfenin üzerinde ellerini kavuşturmuş alaylı alaylı, “Ooo Fikret nerelerdeydin? Bir gittin pir gittin,” diye seslendi.

“Onu bırak şimdi,” dedi Fikret. “Az evvel kimi gördüm dersiniz?”

“Kimi dedi?” Ali Bey.

“Gelirken bizim Boksör Necmi’yle karşılaştım.”

Herkes bir anda heyecanlandı. Necmi ismi dalga dalga yayıldı.

“Ağzı burnu kan içindeydi. Dedim Necmi bu ne hâl? ‘Yenildim’ demez mi.”

Kalabalığın yüzü asıldı. Hikâye hoşlarına gitmemişti.

“Saçmalama Fikret,” dedi aralarından biri. “Necmi’nin yenildiği görülmüş şey değil.”

“Ne yani yalan mı söylüyorum? Gördüm diyorum. Buradan da geçmiştir hatta. Görmediniz mi?”

“Biz dışarısını göremiyoruz ya,” dedi Ali. “Cam hep buğu içinde.” Adam yan gözle Ali Bey’e bakıyordu. Burada da bunu iş edinmişti kendine anlaşılan. Sarmaşık gitmiş yerine buğu gelmişti. O esnada bir başkası girdi içeri. Bir kadın. Herkesin gözleri büyüdü. Fısıltılar yükseldi. Adamın az evvelki tarifine uyuyordu; ağzı burnu kan içindeydi ve gerçekten de boksör tipli birisine benziyordu. Ama bu kadındı? Necmi? Kadın? Ali Bey gibi o da çok tanıdıktı. Kıvırcık sarı saçları, iri vücudu, kaslı kolları ve bacakları, sıkılı yumrukları… Sıkılı yumrukları, yumruklar, bu irilik, bu sağlamlık… Yumruklar, sıkılı… Hah! Hülya! Hülya Hanım bu! Boksör mü olmuş? Boksörlük de mi yapıyormuş?

Şaşkınlıktan ağızlarını bıçak açmıyordu. İlk defa böyle görüyorlardı onu. Öyle ya çıktığı hiçbir maçı kaybetmemişti o zamana kadar. Necmi her zaman kazanırdı. Bundan kimsenin şüphesi olmazdı. Demir yumrukları ve keskin zekâsı ne yapılması gerektiğini bilir, mükemmel bir uyum içinde çalışırlardı. İkisinin gücü bir araya geldi mi karşı tarafa göz açtırmazdılar. Peki şimdi nasıl olmuştu da ağzı yüzü kan içinde karşılarında duruyordu? Bunca zamandır ilmek ilmek inşa ettiği o güçlü duruş; o yenilmez, sarsılmaz, her daim dimdik duran o kuvvetli varlık tek bir yumrukla yerle bir olmuştu.

“Necmi bu ne hâl?” dedi aşçı.

Dişliğini çıkardı. Su dolu bir barajın kapakları açılmıştı sanki. Bir ağız dolusu kan böylesi bir yoğunlukla sökün ediverince herkesin yüzünde tiksinti dolu bir ifade belirdi. Ali’nin uzattığı peçeteye ağzını silerken, “Dikkatim dağıldı,” dedi. “Nasıl yani?” dedi Akif.

“Basbayağı,” diye devam etti. “Maçın sonlarına geliyorduk. Her şey yolundaydı. O sırada aklım başka bir şeye gitti. Yapmam gereken son hamleyi yapamadım. Rakip de bunu fırsat bilip indirdi yumruğu ve o kazandı.”

Uzun sürdüğü zannedilen bir sessizliğin ardından, “Nakavt mı?” diye sordu Ali.

“Nakavt,” dedi Necmi Hanım. Gözlerini ileri dikmiş etrafındaki herkesi görmezden gelircesine, “Nakavt.”

Adam daha fazla dayanamayacaktı. Necmi dedikleri bu kadının Hülya olup olmadığını öğrenmesi gerekiyordu artık. Dikkatini çekebilmek için sandalyesinde hareket etti.

“Oo sen de mi buradasın?” dedi Necmi. Şaşırmış hem de sevinmişti.

Adam kadının kendisiyle konuştuğundan emin olamamış, işaret parmağını göğsüne bastırarak “Ben mi?” diye sormak zorunda kalmıştı.

“Evet evet sen. Hangi rüzgâr attı seni buraya böyle?”

Böyle olmayacak. Açık açık sormam lazım. Onca yıldır birlikte çalıştığın insanın aynı zamanda boksörlük de yaptığını bilmiyorsan buradan çıkar çıkmaz eve gidip bu sefer o iki paralık aynaya tüküreceksin. Bunca önem verdiğin bir insana bile bu kadar aldırmaz davranmış olamazsın. Düpedüz ahmaklık bu, değerbilmezlik! Ama yine de bir tuhaflık var. Bu nasıl mümkün olur anlamıyorum. Bunca zaman Hülya ne yapar eder mutlaka bahsederdi bundan bana. Günün neredeyse tamamını aynı odanın içinde geçiriyoruz. Yani evet tamam ben pek konuşkan sayılmam. Suratsızın tekiyim. Ama yine de Hülya anlatırdı. Çünkü o her zaman bir şeyler anlatır. Belki de söyledi, ben duymadım. Ahmak! Sormam lazım artık. Soruyorum…

“Hülya Hanım, siz misiniz?”

Kadın şişen dudaklarıyla yarım yamalak gülümsedi, “Evet benim. Ama senin ne işin var burada?”

“Salih’i bekliyormuş,” diye araya girdi Ali Bey.

“Öyle mi?” dedi Hülya. “Eh, gelir herhalde artık. Sabah olacak neredeyse.”

Adam saatine baktı. Dokuz gibi gelmişti buraya. Şimdi ise neredeyse sabahın altısıydı! Nasıl olurdu! Bu kadar zamandır burada mıyım yani? Zaman nasıl çabuk geçti böyle! Peki ya Hülya? Ya da Necmi mi demeliyim? “Hülya Hanım siz boksörlük de mi yapıyordunuz?” Duyacağı cevaptan korkuyordu. Ya “Evet, anlatmıştım ya. Sen de hiç dinlemezsin ki…” derse? Ona bu saygısızlığı yapmış olamam. Etrafımda olup bitenlerden, konuşulanlardan bu kadar mı kopuğum? Elinde değil. Elimde mi değil? Evet öyle. Nasıl? İçindeki bahçenin tüm çiçekleri soldu; ağaçların en son ne zaman yemyeşil donandığını unuttun. Sonsuz bir çoraklık dolduruyor içini. Bu uçsuz bucaksız kurak topraklar kelimelerine de yansıyor, ağzından doğru düzgün bir güzel mutlu söz çıkmıyor. İnsanları bıktırıyorsun. Asık suratın ve tatsız tutsuz konuşmalarınla herkesi kendinden uzaklaştırıyorsun. İnsanları sevmediğinden değil, içindeki çoraklık daha fazlasına izin vermediğinden. Böyle olmak senin de hoşuna gitmiyor fakat toprak o kadar uzun zamandır susuz kaldı ki dipsiz birer kuyu gibi simsiyah derin derin yarıklar oluştu üzerinde. Şimdiye kadar içlerine düşmemeyi bir şekilde başardıysan da yanlarından geçerken kazara ayağın takılıp yuvarlansan bir daha nasıl çıkacaksın oradan? Korkmuyor musun? Ne bunun adı? Ağır melankoli? Depresyon? Belki. Belki de değil. Arkadaşlarından biri kaç defa doktora gitmeni söyledi. İnatla gitmemekte direttin. O hiç sevmediğin aynayı indirip yerine eğlenceli bir resim asmadığın gibi, girdiğin bu çakıl taşlı yoldan da kendi başına düzlüğe çıkmaya çalışırken sonunda yolunu kaybetmenin eşiğine geldin. İçindeki bunaltı her gün biraz daha büyüdü ve nihayetinde dışarı taştı. İşini düşün. Seviyor musun işini? Tek düşündüğün şey para kazanmak zorunda olduğun! Yaptığın işin başka bir kıymeti yok gözünde! Kendinle arandaki uçurumsa her gün biraz daha büyüyor. Gördüğün eller senin değil. Bu ayaklar sana yabancı. Birbiri ardına geçip giden renksiz, neşesiz, yıldızsız hayatının günleri içinde savrulmaktan yoruldun. Uyan artık! Aç gözünü!


O sırada bir şeyin cama vurduğunu işittiler. Ne olduğunu göremiyorlardı fakat bir insan silueti de yoktu ortada. Akif gidip kapıyı açtı. “Hah, geldi işte,” dedi Hülya. “Kim geldi?” dedi adam. İnanılmaz güzel bir kuş girmişti içeri. “Bizim tatlı baştankaramız.” Kuş gelip masaya kondu. İncecik camdan bacaklarıyla bir iki adım attı. Herkes pür dikkat onu seyrediyordu. Sonra bir tatlı öttü. Kanatlarını açıp güzelliğine güzellik kattı. Herkesin hayranlığı ikiye katlandı. Bir kez daha öttü. Havaya çizgilenen hülyalı bir ötüştü; insanın yüreğine dokunan, tüyleri gibi renkli, neşe veren, hayat dolu, rengarenk, bin bir ışıltıyı aynı anda cömertçe etrafına saçan, uzun soluksuz nefis bir ötüş, baştan ayağa zarafet dolu son bir parıltı. Sonra pırr diye uçup yere kondu ve göz açıp kapayıncaya kadar o güzel kuş gitti yerine Salih geldi. Adam önce ne diyeceğini bilemedi fakat şaşkınlığı uzun sürmedi. Ali’yle Hülya’ya bakınca Salih’in de bir kuş olmasında bir tuhaflık görmüyordu nedense. O sebeple bir şey sormak gelmedi içinden.

“Beklettim seni kusura bakma,” dedi üstünü başını düzeltirken. O göz alıcı kuş tüylerinden sıyrılıp herkes gibi gömlek ve pantolon giyiyordu şimdi.

“Önemli değil,” dedi adam. “Ali ve Hülya’yla laflıyorduk biz de. Neredeydin?”

Hülya lafa karıştı. “Ohho hiç yerinde durur mu o? Bir bakmışsın burada bir bakmışsın Dünya’nın bir ucunda.”

Hülya’nın sözleri Salih’in hoşuna gitti. Yolculuk etmeyi seviyordu evet; farklı farklı ülkelerde, şehirlerde, sokaklarda gezmeyi; birer zaman yolcusu olan evlerin balkonlarında, pencerelerinde, çatılarında durup dinlenmeyi, izlemeyi, görmeyi; usul usul akan nehirlerin kenarlarına ilişip bir iki yudum su içerken sudaki aksini gördüğünde eşsiz bir cıvıltıyla ötmeyi ve bu güzel sesin kendisinden geldiğine her defasında hayret etmeyi; uçsuz bucaksız düzlüklerde özgürce kanat çırpmayı; baş döndürücü rüzgârlı tepelerde nefes nefese kalırken yine de yoluna devam etmeyi; bir girdap karanlığındaki göklerde ve masmavi denizlerin bir adım üzerinde ayakları anca suya değecek şekilde süzülmeyi; başı sonu görünmeyen kadim bir ormanın misafirperver bir ağacına ait sakin bir dalda düşüncelere dalmayı, bazen uyuya kalmayı, gecenin kör karanlığında bir baykuş sesiyle uyanmayı, hemen sonra kendini yine uykuya bırakmayı ve onlarca ağacın arasından süzülüp gelen sıcacık huzmeler tarafından uyandırılmayı seviyordu evet. Hiç yerinde durmazdı evet. Hep gezer dolaşırdı.

Bıyık altından gülerek, “Uzaklardaydım doğru,” dedi. “Anlatırım bir ara.” Omzunun üzerinde küçük bir tüy parçası duruyordu hâlâ.

Bir uğultu vardı etrafta. Uzaktan uzağa esen fakat adım adım yaklaşan güçlü bir rüzgârın sesiydi sanki. Müthiş bir soğukluk duydu. Birdenbire üşüyen ellerini ağzına götürüp ısıtmaya çalıştı. Etrafına bakarken Ali’yle göz göze geldi. Bir şeyler söylüyordu. Aynı sözcükleri tekrarlıyor gibiydi. Ama o da ne? Çehresi de değişiyordu aynı zamanda. Müthiş bir solukluk hücum etmeye başlamıştı tüm yüzüne. Güzelliği parça parça yok oluyor, yerine eski çelimsiz hâli geliyordu. İşte o uzun hayalet surat. Uğultunun sesi git gide artarken camdaki buğunun eridiğini gördü. Sebebini anlayamadığı bir üzüntüyle etrafına bakarken aynı zamanda endişeliydi de. Masaların çoğu boşalmıştı. Akif’le aşçı da gitmişti. Daha az evvel aşçının yanında durduğu büfenin içindeki güzel yemeklerin hiçbiri yoktu artık. Kapı açıktı. Rüzgâr içeri dolarken Salih’le Hülya da çıkıp gitti. Ali aynı şeyi tekrarlamaya devam ediyordu. Az da olsa sesini alabiliyordu şimdi ama hâlâ anlaşılır değildi. Ayağa kalkıp zangır zangır titreyen vücudunu ısıtmaya çalıştı. Lokantanın duvarları, yerleri, masalar, tabaklar, her şey, her yer var gücüyle buz kesiyordu. Soğuk dondurucuydu artık. Rüzgâr tüm kuvvetiyle etraflarını sararken Ali’nin sesi git gide netleşti.

Sarmaşık geliyordu,

Sarmaşık büyüyordu,

Sarmaşık yok olmamıştı,

Sarmaşık yaşıyordu,

Sarmaşık kulaklarına doluyordu,

Sarmaşık yemyeşildi,

Sarmaşığın ölmeye niyeti yoktu,

Sarmaşık sıkı sıkıya tutunuyordu toprağa, hayata,

Günlere,

Günlere,

Günlere,

Sarmaşık çok güçlüydü,

Duyuyordu işte, çok uzaklardan tozu dumana katarak geliyordu yine. Duyuyordu, oradaydı. Hızla yaklaşıyordu. Sarmaşığın ordusu çok kalabalıktı. Yüzlerce binlerce koluyla geliyordu. Atlılarının havaya savurduğu sarı sarı topraklar ciğerlerine doluyor, beynini felç ediyordu. Kendisi kalenin tepesinde durmuş sarmaşığın ilerleyişini izlerken o bir düşman gibi, tüm gücüyle, topuyla tüfeğiyle, bir kez daha yok etmek için çıkmıştı yola. Önüne çıkan ne varsa yıkıp geçiyordu. Her yaprağı sonsuz bir yavanlık, her kolu uçsuz bucaksız bir tatsızlıkla dolu olarak geliyordu. Sarmaşık çok güçlüydü.


Elinde tepsiyle içeri giren Salih, adamın henüz uyanmış olduğunu fark etmeden, “Bırakayım mı bir tane?” diye sordu. Adam gözleri yarı kapalı kafasını salladı. Onun bu hallerine alışık olan çaycı yan masaya geçti. Hülya hanım, “Ver bir tane,” dedi. “Bugün hiç içmedim.” “Şeker?” “Aman Salih, bıraktım ya şekeri. Her gün her gün sorma sen de artık.”

Ali Bey telefonundaki fotoğrafları göstererek, “Kurtulamıyorum şu sarmaşıktan bir türlü,” diye yakınıyordu yine. “Ben kestikçe o uzuyor. Ben kestikçe o daha da gür çıkıyor. Oldum olası sevmedim şu sarmaşıkları.”

“Ali Bey siz de amma taktınız şu zavallıcığa,” dedi Hülya Hanım. “İki lafınızdan biri sarmaşık oldu. O da kendi hâlinde bir bitki işte. Hem ne güzel yemyeşil sarmış duvarı.”

“Bana hiç de öyle gelmiyor. Aksine capcanlı bir sürüngen gibi tutunduğu her şeyi boğarcasına ele geçiriyor. Bu nasıl kendi hâlinde olmak? Kendi hâlinde olanlar ortancalar, güller, paşa bıyıkları, ağaçlarım…”

Adam sandalyesinde kıpırdayınca varlığını açık etti. Küçücük bir kıpırtı, belli belirsiz bir hareketti aslında. Ama işte görünür olmuştu bir anda. Üçü de ısrarla ona bakıyordu şimdi. Utangaç bir sesle, “Uyumuşum,” dedi. “Küçük bir şekerleme,” diye karşılık verdi Hülya. “Herkes öğle yemeğinde, merak etme.” Akşam dokuz, sabah altı, ve şimdi de öğle yemeği. Kendini tutamayıp güldü.

“Hayırdır?” dedi Ali Bey. “Bugün neşen yerinde bakıyorum.”

“Bilmem,” dedi adam. “Her günkü gibiyim aslında.”

Masasının üzeri daha hiçbirine bakmadığı kağıtlarla doluydu. Bir an evvel işe koyulmalıydı. Hülya’yla Ali’nin çaylarını bu kadar iştahla içmesi dikkatini çekti. Hep mi böyleydi? Alt tarafı bir çaydı. Masasının üzerinde yer açtı.

“Salih, bana da verir misin bir tane?” dedi her zamanki sakinliğiyle.

“Oo,” dedi çaycı. “Siz çay da mı içerdiniz?”

Cevap vermeden aldı.

Sonra, “Sahi Ali Bey,” dedi.

“N’oldu sizin şu sarmaşık?”