top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Hedera Helix

İçindeki bahçenin tüm çiçekleri soldu; ağaçların en son ne zaman yemyeşil donandığını unuttun. Sonsuz bir çoraklık dolduruyor içini. Bu uçsuz bucaksız kurak topraklar kelimelerine de yansıyor, ağzından doğru düzgün bir güzel mutlu söz çıkmıyor. İnsanları bıktırıyorsun.

Ayşem Dur

Lokantanın camları öylesine buğulanmıştı ki içerisini görebilmek neredeyse mümkün değildi. Baktıkça insana boğuntu veren ürkütücü japonsarmaşığının aksine o kadar güzel örtmüştü ki tüm camı dışarıdan bakıldığında içeridekilerin hepsi birer siluetten ibaretti. Kimin neye benzediğini anlamak mümkün değildi. Buğu izin vermiyordu. Muzip bir sınır muhafızı gibi dikilmişti olduğu yere. Eşik bekçiliğini yaptığı lokantaya dair hiçbir şey söylemeden yarım ağızla gülümsüyordu sadece. Sırlı bir tebessümdü bu. Merakta bırakıyordu insanı. Elini uzatıp gel diyordu. Nerede kaldın? Yolculuk başladı bile. Gece bitmeden gir sen de içeri, katıl aralarına. Adam da öyle yaptı. Camda birikmiş buğuya hak ettiği alakayı göstermeyip burun kıvırırcasına başı önünde girdi içeri. Yakası kalkık trençkotu ve alnını örten silindir şapkasıyla kapıyı araladığı gibi soğuk hava da onunla sızıverdi. Şapkasını kaldırıp boş masa aradı. Garsonların yanına gelmesine fırsat vermeden iki kişiliklerden birine geçip oturdu. İçerideki herkes şöyle bir dönüp baktı. Mahalle küçüktü. Herkesin herkesle az biraz selamı vardı. Bu adam yabancıydı.


Masaların hepsi doluydu. Konuşuyorlar, gülüyorlar, yemek yiyorlar ve bir şeyler içiyorlardı. Kapının hemen karşısında duran camlı büfenin içindeki yemeklerse çok lezzetli görünüyordu. Acıktığını fark etti. Salih gecikmişti. O gelmeden bir şeyler atıştırsa ayıp olur muydu? Demeye kalmadı karşı masadan birisinin Akif diye seslendiği uzun boylu bir garson elinde tepsiyle yanında beliriverdi. “Hoş geldiniz. Ne alırsınız?” Hepsinden almak istedi ve elini uzattığı gibi duraksadı. Hissettiği bu duyguya yabancıydı çünkü normalde hiç iştahlı bir insan değildi. Yemek yemek öylesine bir işti onun için. Ne yediğinin pek bir önemi olmazdı. Ama şimdi hiç olmadığı kadar aç hissediyordu kendini. Günlerdir, aylardır, yıllardır yemek yememiş gibiydi. Tepsideki küçük beyaz tabaklara baktıkça ağzı sulanıyordu. “Hepsi çok güzel görünüyor…” dedi. “Arkadaşımı bekliyorum, gelmedi daha. Şimdilik biraz kavunla peynir alayım en iyisi.” Belli belirsiz yutkundu. İnanılır gibi değildi, gerçekten de çok acıkmıştı. “Ya da en iyisi şu ikisinden de verin siz.” Akif seri hareketlerle adamın istediklerini önüne bırakıp diğer masalara geçti. Kavun ve peynir harikaydı. Adını bilmediği diğerleri de öyle. Bir çırpıda yiyip bitirdi hepsini. Midesinin doygunluğuna eşlik eden damağındaki birbirinden güzel lezzetle birlikte sakince yaslandı arkasına. Bu karnını doyurmaktan fazlasıydı. Çok daha farklı bir duyguyla sarmalandığını hissediyor fakat adını bir türlü koyamıyordu ya da tembellik edip düşünmek istemiyor, bunun yerine yediklerinin dilinde bıraktığı ve yabancısı olduğu bu harikulade duyguya olabildiğince kendini bırakmak istiyordu. Saatine baktı tekrar. Dokuza geliyordu. Normalde bekletildiği için sinirlenirdi fakat şimdi bundan da uzaktı. Hiçbir kızgınlık hissetmiyordu. Beklerdi. Önemli değildi. Burası rahat bir yere benziyordu. Fazla kalabalık değildi. Herkes kendi hâlindeydi. Kimse fazla yüksek sesle konuşmuyordu. Rahatsız edici kokular gelmiyordu burnuna. Güzel bir şekilde aydınlatılmıştı. Ne fazla sıcak ne de insanın keyfini kaçıracak kadar soğuktu. Oturduğu yer de iyiydi; kimseyi huzursuz etmeden herkesi görebileceği bir köşedeydi. Ellerini göğsünde kavuşturup solundaki camdan yana döndü. Buğulanmıştı. Dikkatli bakınca karanlıktaki yansımasını gördü. Az evvel yediklerinden olsa gerek hâlinden memnun görünüyordu. Evindeki aynaya baktığında bıkkın görürdü kendini hep. Yüzü asık, mutsuz, neşesiz. İnsana kendini kötü hissettirmekten başka ne işe yarardı bu ayna? Yüzüme tükürmek gelir içimden ama yapmam. Sonrasında temizlemem gerekir çünkü. Uğraşamam bununla. Yapacak daha önemli bir şeyim olduğundan değil; zaten yeterince sıkıcı bir hayatım var; bir de üstüne beş para etmez bir aynayı silmekle hâli hazırda yeteri kadar boğuntu veren bu hayatı daha da bezdirici bir hâle getirmenin anlamı yok da ondan. Halbuki aynaya ne mana? Yaklaşık on yıldır aynı şeyleri yaptığı, öğrenebileceği hemen her şeyi öğrendiği, daha fazlasını öğrenmesini gerektirmeyen ve hayatının kuş bakışı görüntüsünü mükemmel bir şekilde tamamlayan bezginlik verici bir işten çıkıp doğruca evinin yolunu tutması ve kapıyı açar açmaz kendisini karşılayan kişinin yine kendisi olması aynaya mâl edilemez. Onca zaman o aynayı oradan çıkarır yerine iç açıcı bir resim de asabilirdi pekâlâ. Fakat yapmamıştı. Ayna senelerdir orada asılıydı. Bu bir şeylerin göstergesiydi. Ama o bunun da üzerinde durmadı. Aynayı filan düşünecek zamanım mı var? Çok yoğun çalışıyorum bir kere. Bütün vaktim aynı şeyleri talep eden evrak işlerini halletmekle geçiyor. Bir makine gibi sabahtan mesainin bitimine dek önüme gelen kağıtlarla uğraşıyorum. Başımı işten kaldıramıyorum ki. Neyse ki tüm bu çoraklığın ortasında Hülya var. Hülya? Şey… Hülya Hanım yani. O da olmasa hepten çekilmez olurdu. Ne iyi bir insan Hülya. Daha ilk günden nasıl da kanatları altına aldı beni. Fark etmedim sanıyor ama görüyorum. Ben herkese olduğu gibi ona da soğuk davrandım hep. Halbuki o bunu hiç hak etmedi. Ne kadar nazik ne kadar sevgi dolu bir insan o. Bense ne kadar nankörüm. Dairedeki odayı yalnız ikimiz paylaşıyor olmamıza rağmen bütün gün beş karış suratla oturuyorum yanında. Ondaki de sabır. Başkası olsa ‘amaan sen de, ne hâlin varsa gör der,’ uğraşmaz. Ama Hülya öyle mi. Değil. O çok başka. Bütün o otoriter duruşun altında belli belirsiz bir pus gibi görünüp görünüp kaybolan bir kırılganlık var. İstediği kadar kollarını açarak yürüsün, yüzündeki o kaya gibi sert ifadeyi değiştirmesin, her an birinin midesine ya da yüzüne inecekmiş gibi hazırda bekleyen ellerini yumruk yapmaktan vazgeçmesin. Sürekli su üstünde duran sert tavırları kadar sarih bir şekilde görebiliyorum artık bu kırılgan yanını da. Onun gibisini tanımadım. İri yarılığına denk düşen kalınlıktaki sesi nasıl da gür çıkıyor hep. Beni bile kaç defa savunmuşluğu var. Tartışmaktan geri durmuyor. Gözü kara. Zamanında fiziksel kavgalara bile karışmış. Övünerek anlatıyor. İmreniyorum doğrusu; bu kavgacı, mücadeleci duruş hayat üflüyor bana yan masadan. Fakat ben bunu hissedip içine çekemeyecek kadar tembelim. Uyuşmuş, uyuşuğun tekiyim! Bir keresinde, “Olur mu öyle şey!” deyip yumruğunu masaya indirmişti de daldığım gündüz rüyasından ağzım yüreğimde uyanmıştım.


Arkada oturanlardan birisinin yere bir şey düşürdüğünü gördü camda. Dönüp bakınca göz göze geldiler. Kime benziyordu? Nereden tanıyorum ben bu adamı? “Merhaba,” dedi adam tatlı bir gülümsemeyle. Biraz da manidar mı bakıyordu? Benzettiği kişinden farklıydı sesi. Görünüşü de doğru düzgün benzemiyordu. Benzememek mi? Bu karşısındaki düpe düz yakışıklı, alımlı bir erkekti! Tanıdığı kişiyle alakası yoktu ama yine de çok güçlü bir his o olduğunu söylüyordu. Adamın eli havada kalmış, sessizlik de rahatsız edici bir hâl alınca işin içinden çıkamayıp “Merhaba,” dedi tereddütle. “Tanımadın mı beni?” dedi diğeri. “Benim Ali.” Ali! Doğru ya! Ali! Ali Bey! Hah! Ali Bey! Muhasebeden Ali Bey! Ne işi vardı bu adamın burada? Hem nasıl olur? Bu ne hâl Ali Bey? Bambaşka bir insan olmuş! Ama nasıl! “Ben şey… tanıyamadım bir an kusura bakmayın,” dedi neredeyse kekeleyerek. “Önemli değil,” dedi Ali Bey gözlerini kırpıştırarak. Önemli olmaz olur mu! İnsan nasıl değişebilir böyle? Hem bu denli değişmişken ben nasıl oluyor da tanıyabiliyorum onu hâlâ? O bir deri bir kemik, çelimsiz adam gitmiş yerine bu yakışıklılar yakışıklısı gelmiş. “Birisini mi bekliyorsun?” dedi Ali Bey. “Evet,” dedi diğeri kem küm ederek, “Salih gelecek.” “Bizim ofisteki Salih mi?” “Evet.” “O halde yalnız beklemeyin, onun gelmesi vakit alır. Kim bilir nerelerdedir.” “Nerelerdedir?” dedi adam. Şaşırmıştı. Diğeri bilmediğini ima ederek omuz silkti, “Salih’i bilirsin. Sürekli yabancı ülkelerden bahseder, başka başka şehirlerin tarihlerini anlatır, öve öve bitiremediği yerler hakkında konuşur durmadan. Müthiş bir yolculuk etmek hasreti duyar hep. Şimdi dünyanın kim bilir neresindedir.” İyice kafası karıştı. Dairenin çaycısı Salih nasıl oluyordu da dünyayı dolaşıyordu? Kendisinin bilmediği başka bir işi daha mı vardı yoksa? “Bizim masaya gel istersen?” dedi diğeri yanındaki boş sandalyeyi göstererek. “Yok,” dedi. “Afiyet olsun size.” Çekinmişti. Neden bilmiyordu ama bir tuhaflık vardı. Ali Bey üstelemedi. Normalde de hiç ısrarcı bir insan değildi zaten. “Eh, sen bilirsin. Sana da afiyet olsun o halde,” demiş önüne dönüyordu ki diğeri “Ali Bey,” dedi. “N’oldu sizin şu sarmaşık?” Ah! Sarmaşık! Tuhaflık buydu işte! Nereden de geldi aklıma? Ali Bey’in tuhafıma giden fakat sebebini anlayamadığım havalı tavırlarının anahtarı buydu işte: sarmaşık! Ali Bey hiç görmediğim kadar sakin. Arkadaşlarıyla aheste aheste yemek yiyor. Bir acelesi yok. Normalde böyle mi ya? Dilinden düşürmediği sarmaşık yüzünden yerinde duramaz, bahçesini ve iki katlı müstakil evinin duvarlarını rahat bırakmayan bu sinsi sürüngenden sürekli illallah eder durur. Ofisteyken de ağzından düşürmediği tek şey bu sarmaşık. Hatırlasana, acele acele gelip telefonunu çıkarır cebinden. Sarmaşığı gösterip “Belki siz anlarsınız. Bir bakın şuna,” der oflayıp puflayarak. “Yine dolanmaya başladı eve, ağaçlara, çiçeklere, her şeye! Ne yapsam kurtulamıyorum şu haris yaratıktan, yok edemiyorum bir türlü.” Her gün aynı şeyleri dinle dur. İnanılır gibi değil. O an içimden ayağa kalkıp, “Teşekkürler Ali Bey, bugün bizi bir kez daha sevgili sarmaşığınızdan mahrum etmediniz. Şu birbirinden kasvetli evrakların arasından çekip çıkardınız bizi,” demek geliyor. “Her gün sabırsızlıkla bekliyoruz gelmenizi. Gelip de bu kahrolasıca sarmaşığınızın yine ne haltlar yediğini anlatmanızı istiyoruz. Aslında o sizi değil, siz onu rahat bırakmıyorsunuz değil mi? Başka hiçbir işiniz yokmuş gibi sürekli sarmaşığın peşindesiniz. Sürekli onu izliyor, hep ondan konuşuyorsunuz. Biliyor musunuz Ali Bey, çok sıkıcısınız! Siz çok sıkıcı bir insansınız! Her gün gibi, bu daire gibi, bu saman kağıdından kağıtlar gibi, bir günde halledilecek işlerin olmadık yere uzaması gibi, sıkıcı renksiz kupkuru! Konuşacak başka bir şeyiniz yok mu sizin? Her şey bu kadar tatsızken bir de üstüne sizin şu bitkinizle alakadarmışız gibi rol yapmak zorunda kalıyoruz. Bizi buna niye mecbur ediyorsunuz Ali Bey? Bizi neden rahat bırakmıyorsunuz? Zaten yeterince sıkıcı olan bu yerde neden bir de sizin sarmaşığınızı dert edinmek zorunda kalıyoruz? Bencillik değil mi bu yaptığınız? Yarın sabah uyandığınızda sarmaşığın yerinde güzel bir çiçek görseniz eminim çok mutsuz olursunuz. Bir uzvunuzu kaybetmiş gibi hissedersiniz. Ve aslına bakarsanız gerçekten de bu böyle. Sarmaşık sizin bir parçanız hâline gelmiş. Onsuz yapamıyorsunuz. Bir daha çıkmamak üzere kökünden sökülüp atılsa siz de oracıkta yok oluverirsiniz. Abartıyor muyum? Belki. Lütfen buna bir son verin. Lütfen her gün aynı sası şeyleri tekrar etmeyin artık. Zaten yeteri kadar öyle yapmıyor muyuz? Lütfen Ali Bey, lütfen artık buna bir son verin!” Demiyorum tabii. Her zamanki gibi konuşmak gelmiyor içimden. Bir an evvel odayı terk etmesini diliyorum. Gitsin, ve Hülya’yla beni eski sessizliğimizle başbaşa bıraksın. Peki şimdi bu karşımda gördüğüm adam o Ali Bey mi? Çenesine doğru sivrilen uzun soluk yüzü, ince uzun kolları, iğneyle gömleğine tutturduğu kravatı, düşük omuzları, ince uzun bacakları ve kemikli elleriyle nerede o hayalet suratlı Ali, nerede şimdi bu yakışıklı insan. Elleri, Hülya’nın yumruklarının aksine hep yere doğru açık durur. Hülya yürürken yerden ses gelir. Ali ise yürümez, süzülür sanki. Konuşmazsa gelip gittiği belli olmaz. “Hatırlatmayın n’olur,” dedi yüzünde aksi bir ifadeyle, “Yok olsun gitsin o sarmaşık. Buralarda yetişmiyor sanırım. Burada rahatım yani.” Hemen ardından kadehinden büyük bir yudum aldı. Son cümleyi adama doğru hafifçe eğilip biraz da gülümseyerek söylemişti. O sırada kapı açıldı. Kısa boylu, hafif şişmancana bir adam girdi içeri. İncecik bir çizgi halinde göbeğini açıkta bırakan deri bir ceket giymişti. Heyecanlı görünüyordu ve buranın yabancısı olmadığı belliydi. Aşçı, hazırladığı yemeklerle dolu olan büfenin üzerinde ellerini kavuşturmuş alaylı alaylı, “Ooo Fikret nerelerdeydin? Bir gittin pir gittin,” diye seslendi.

“Onu bırak şimdi,” dedi Fikret. “Az evvel kimi gördüm dersiniz?”

“Kimi dedi?” Ali Bey.

“Gelirken bizim Boksör Necmi’yle karşılaştım.”

Herkes bir anda heyecanlandı. Necmi ismi dalga dalga yayıldı.