top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Öykü: Herkes Gibi Sen de Biliyorsun

  • Yazarın fotoğrafı: Litera
    Litera
  • 9 Tem 2025
  • 6 dakikada okunur

"Raporla göz gözeyiz. Akşama köfte yapmam lazım. Çocukların gelmesine üç saat kalmış. Hayatla ve kimliklerimle aramda şiddetli geçimsizlik var."


Burcu Nahmias


Haftalardır haber izlemeyi bırakmıştım. Haber kaynaklarımız öyle eksik ve taraflı ki edindiğimiz bilgilerle doğruya yakın bir izlenim edinemeyeceğimiz bu kadar aşikarken daha fazla vaktimi harcamamaya karar verdim. Üstelik anksiyetemi yükseltiyor. 

Tavrım etrafımca hoş karşılanmıyor. Hatta geçen gün bir grup arkadaşla bira içiyorduk, beni açıkça kınadılar. Sustum. Ben kendimi savunmayınca arka çıkanlar oldu ama biliyorum onlar da ülke sorunlarına duyarsız kalmayı küçümsüyorlar.

Haberler dünyasından bu ilk çıkışım değil. Her bıraktığımda şiddetli bir sarsıntıyla daldığım tatlı hayattan uyandırılıyorum. Tam çalışmaya başladım, bir haber düştü ekranıma: Ortadoğu’da tarihi an, Esat kaçtı. Esat mı kaçtı, gerçekten mi, yıllardır düştü düşecek denen Esat, bir gecede kaçtı mı? Böyle aniden kaçmasını kimse beklemiyormuş, uzmanlar şaşkın. Uzmanların bu kadar sık şaşırdığı bir ortamda haber takip etmek safi israf diyorum ama bir yandan da geziyorum haber ekranlarında, ülkemizdeki Suriyeliler’in evlerine dönme hazırlığına başladığı manşeti, sevinç halayları videoları, HTŞ de kimmiş, derken dalıp gitmişim.

Telefonum çaldı. Eylül arıyor. Aşk kadını arkadaşım. Saate baktım, bir saat yirmi dakika HTŞ’yi araştırmışım, ne olduklarını da anlayamadım. Makalesini okuduğum dış siyaset uzmanı, bilgi kırıntılarını koymuş masaya, öyle de bir havalı, sanırsın mükellef bir sofra kurdu. HTŞ’nin arkasında kim var diye başladı. Rusya mı, Amerika mı yoksa bizimkiler mi diye soruyor. Bilgi yok soru var, ima var, artık sen ne anlarsan. Karışık kafalar iyice karışsın. Vaktim uçtu gitti, rapor bekliyor. Çok meraklısın dedim, kızdım kendime. 

Eylül komik kız, bir de yine çok âşık. Öyle de güzel anlatıyor, yaşatıyor duygularını, HTŞ’yi, Suriyeli göçmenlerin akıbetini unuttum. Aşk, ilişki sorunları, pembe düşler, yüksek duygulu anılar. Kendimden geçmişim. Aşık olmak bir yetenek olsa gerek diyorum Eylül’e. Katılıyor bana, sanatsal bir şey bence diyor. Sanata yatkınlığım olmadığımı söylüyorum. Geçen yıl gittiğim resim kursunu hatırlatıyor. Bırakmasaydın ne güzel resimler yapıyordun diyor. Resim malzemelerinin durduğu dolaba bakıyorum. En büyük dolabım tıka basa dolu, bir yıldır kapağı açılmadı, toz dolmuştur diye düşünüyorum. Battal boy çöp poşetlerinden kaç tane lazım, dolabı boşaltmaya diye düşünüyorum, “İki tane yeter,” diyorum. “İki tane neye yeter?” diye soruyor Eylül. “Kafam dağıldı Eylül’cüm, çalışmaya dönmem lazım,” diyorum. “Tamam tatlım, benim de çok işim var, bir saati geçmiş konuşuyoruz, seninle konuşmaya bayılıyorum,” diyor. “Ben de,” diyorum. “Ben de bayılıyorum.”

Telefonu kapatınca saate bir daha baktım. Çok gevezesin dedim, kızdım kendime.

Rapor gözüme düşman gibi görünüyor. Hemen girişmezsem Perşembe’ye yetişmez. Resim malzemelerini atmanın zamanı mı şimdi diyorum. Hem battal boy poşet de yok evde. Rapora bakıyorum, gözüm rapor ekranının yanındaki HTŞ haberleri ekranına kayıyor. Kapatacaktım ama Ahmed Hüseyin el-Şara yani HTŞ’nin lideri meğer bizim bildiğimiz Colani’miş. Esat kaçtıktan sonra adını ve imajını değiştirmiş. Kefiyeyi, kamuflaj desenli parkayı çıkarmış, siyah takım elbise giymiş hatta kravat takmış. Biraz da sakalının şekliyle oynasa sanırsın Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel’in Ortadoğulu kuzeni. Biraz daha bakıyorum fotoğraflara ve aniden basıyorum çarpıya, kapanıyor haber ekranları. Çok sinirlisin dedim kızmadım kendime.

Raporla göz gözeyiz. Akşama köfte yapmam lazım. Çocukların gelmesine üç saat kalmış. Hayatla ve kimliklerimle aramda şiddetli geçimsizlik var. Şu anda raporu teslim etmesi gereken kimliğim öne çıksa hakkımda hayırlısı olur diyorum da o kimlik solunum güçlüğü çekiyor. İçimden bir ses fırladı “soda limonlu cin” diye bağırdı. Kilo sorunsalı da hiç aklımdan çıkmıyor, en düşük kalorilisinden içkimi hazırladım. Buz da koydum. Büyük bir yudum, boğazımı yakarak aşağı süzülürken her şey yolunda olabilir diye düşündüm, diler gibi; dua eder gibi. 

Artık kafamın karışıklığına daha serinkanlı yaklaşabilirim, biraz Eylül, biraz Colani, biraz iş yetiştiren çalışan, biraz çocuklarını besleyen ana ama hepsinden çok bu uzlaşmaz benliklerin yarattığı tatminsizlikle öfkesini resim malzemelerinden çıkarmaya çalışan meczup. Kabul et diyorum, busun sen. Kabul etmemin şerefine fincanı bir dikişte bitirip, bir fincan daha cinli soda hazırlıyorum. Buza gerek yok, zaten daha erimediler. 

Evet, evde içki içtiğim zaman kahve fincanında içiyorum ne olmuş. Benliklerim arasındaki çatışmayı çocukların ve babalarının bilmesi gerekmiyor. Herkes beni başka biri sanıyor. O sandıkları kişi olarak onları hayal kırıklığına uğratmamaya çalışıyorum. Anne, çalışan, eş, evlat, kardeş, arkadaş ve tarafıma bahşedilmiş kimliklerin hepsine en yüksek performansı sunmaya and içmiş bir zavallı olduğumu, başta kendimden sonra bütün dünyadan gizlemeye çalışıyorum ama görüyorsunuz maalesef başaramıyorum.

Oysa Eylül öyle mi ya o bir sanatçı, o bir aşk kadını. Geçen gün instagram’a bir ‘post’ koymuş, kara kalem çizim, altında bir dörtlük. Ortak bir arkadaşımız çok beğenmiş “İşte tam Eylül” diye yorum yazmış. Eylül de “Ben Eylül olmaktan başka bir şey bilmiyorum ki” yazıp kalp emojisi eklemiş. Kafama balyoz yemiş gibi oldum. Eylül olmaktan başka bir şey bilmiyormuş. Eylül Hanım hangi yüzyılda yaşıyorsunuz da böyle tek kimlikle yaşamanıza müsade ediliyor diye büyük harflerle yazasım geldi, yazmadım tabi. Saldırgan durur, öyle bir niyetim de yok zaten, ben de kalp gönderdim. Bu kalpleri, alevleri, alkışları gönderen elime bakıyorum, bir de seri çalışıyor, vallahi bravo sana dedim elime, ne kadar da hızlı gönderiyorsun, hiç utanman da yok diye ekledim, elimden ses gelmedi ama yüzüme ateş bastı; elimle konuştuğum için utandığımı fark ettim.

Aile grubuna bir fotoğraf düştü. Üç yaşındaki dayımın kızı, dayımın yüzünü boyamış, yıldızdan kaşlar, kalpli yanaklar filan. Nasıl tatlı. “Canım Dayım babalığına bayılıyorum” yazdım gönderdim. Mesaj gittiği anda pişman oldum. İçki içtiğimi anlayacaklar. Annemden kaçmaz. Özelden yazar şimdi, maşallah kafayı mı buldun bu saatte der. Gerçi annem demese ne olacak, annemin içime yerleştirdiği polis her daim benimle. Daha annem demeden ben kendime diyorum. Aslında bu içkiyi de, o polis yakamdan düşsün diye içiyorum. İçince bir an yok oluyor. Ama ben şöyle içimden geldiği gibi konuşacak oluyorum; polis memuru dikiliyor karşıma. Sil hemen mesajı diyor, ya nasıl sileyim görüldü artık.

Bazen nasıl hissediyorum biliyor musunuz, ayağıma bir çorap giymişim ve çorap öyle büyük gelmiş ki şapkaya bile gerek kalmamış. Üstelik tüylü, kaşıntı verici. Böyle konuştuğuma bakıp umutsuz ve çaresiz biri olduğumu düşünmeyin. Ben de naçizane bu dünyanın kalitesi yüksek bir ürünüyüm, ürün olduğumu fark etmemi saymazsak. Bu farkındalıkla övünüyorum da sanılmasın, David Hume, ben doğmadan iki yüz yıl önce, bu durumu tanımlamış. Empirik yaklaşım ile benliğin sürekli değişen bir bilinç deneyimi olduğunu söylemiş. Bence çok haklı, insan benliği deneyimleri ile şekillenen bir bilinç durumu ve her daim değişken. Yani öyle kendinden mürekkep bir şey değil. İçine doğduğun toplum ve coğrafya ne ise anan baban kim ise sen onların bir sonucusun. 

Üniversitede Sartre’a bağlanmıştım, öz varoluştan sonra gelir, insan kendini kendisi inşa eder. Ben de öyle yapacaktım. Güya öyle de yaptım. İki çocuklu, beyaz yakalı bir anne olmayı inşa ettim. Ne tesadüf sınıf arkadaşlarımın hepsi üç aşağı beş yukarı benzer bir yapı inşa ettiler. O zamanlar üniversite öğrencileri arasında Hume değil, Sartre meşhurdu. Onu da biraz yanlış anladık galiba. O yıllarda Sartre gibi popüler bir başka karakter Bakkal Amca türküsüyle Mahmut Tuncer’di. Varlık ve Hiçlik’i okuduğum uzun minibüs yolculuklarına sık sık Mahmut Tuncer’in, şeker ve unumuz varsa ne duruyoruz helva yapalım diyen yanık sesi eşlik ederdi. Eksikliğini çektiğimiz şeyin malzeme olduğunu sanmıştık oysa vizyonumuz da helva ile sınırlıymış. Helvalarımız güzel oldu, sevgimizi kattık, şimdi karne fotoğraflarını koyuyoruz sosyal platformlara, eş dost alkışa ilaveten bir de nazar boncuğu gönderiyor. Konu sosyal medyaya gelince Kennet Gergen’i de anmak lazım. O da benliklerimizi sosyal ilişkisel bağlamların şekillendirdiğini söylemiş. Yani bize kim olduğunuzu etrafımız söylüyor. Eşimiz, dostumuz, işverenimiz, öğretmenimiz, iş arkadaşımız hatta çoluğumuz çocuğumuz. Benim peşimde bir de polis memuru var. Yine geldi arkama dikildi, yazdıklarımı okuyor. Yüzünde küçümseyici bir ifade, kafasını sallıyor. Çocuklar gelecek, yemek yok, rapora dokunmadın, patron üç defa aradı, açmadın, yatağını bile toplamadın diyor. 

Masamdan kalktım. Hole çıktım, boy aynasında kendime rastladım, soluk gri t-shirt, koyu gri eşofman, saçlarım tepeden toplu, arkamda polis. Olmaz dedim, böyle devam edemez. Geçen yaz Eylül’ün ısrarı ile aldığım uzun, dar, siyah üzerine kırmızı mineli elbisemi buldum, azıcık dar geldi ama güzel oldum. Saçlarımı da açtım, kaç gündür yıkanmadığım için yeniden toplamam gerekti ama özenli gevşek bir topuzla hiç fena olmadı. Elbisenin minelerinin renginde kırmızı ruj da sürdüm. Aynaya baktım. Gerçekten güzelim. Polis memuru omuzlarımın arkasından konuştu “Colani’den mi esinlendin” dedi. “Memur bey çok şakacısınız ama burası demokratik bir ülke ve otuz bir yıl göz altı süresi için çok uzun.” dedim. “Demokratik bir ülke mi? Siz daha şakacısınız” dedi. Sevimsizce güldü. “Tamam” dedim, “Kabul, demokratik değil ama erken emeklilik yok diyemezsiniz. Görev süreniz doldu, emekli oldunuz.” Sevindi galiba emekliliğine itiraz etmedi, hatta ayrılırken emekleri için teşekkür ettim. “Zor zamanlarımız oldu ama biliyorum ne yaptıysanız beni korumak için yaptınız, dedim. Merdivenlerden tek başıma indim. Çocukların servisi gelmişti, ikisi birden kucağıma atladılar. Bu akşam hamburger yiyeceğimizi duyunca sevinç çığlıkları, öpücükler. Hava biraz serin ama üşütmüyor. Arabaya binince çocuklardan iki dakika sessiz olmalarını istedim. Patronu aradım. Rapor Perşembe’ye yetişmeyecek dedim. Kısa bir sessizlik oldu. Açıklama bekledi ama neden diye sormadı. Sesim de değişti sanki daha özgüvenli çıkıyor. Tamam dedi patron, uzatmadı, müşterinin bilgisi var mı dedi, yarın konuşacağımı söyledim. Bir de, bundan sonra raporların sorumluluğunu ekiple paylaşmaya karar verdim, sizin için de bir sakıncası yoksa dedim. Daha çok şeyler söyledim, çocuklar da hiç gürültü yapmadılar. Patron hiç itiraz etmedi. Kılık değiştirmek işe yarıyormuş, adımı da mı değiştirsem.

Yorumlar


bottom of page