• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: İncirin Sütü

bunca coşkunun, aşkın, heyecanın, doğrulan menekşeye hürmetimizin,”karanfil elden ele” çoğalıp, büyülendiğimiz onca sözcüğün bir anda çürüyen bir bedende ebediyen yok olma bilincimizi unutma… uzun bir hıçkırık, yırtık bir kahkaha.


Zeynep Tandoğan

İyilikten, iyi olmaktan bahsedip duruyordun ya bana, kötülükten de bahset, kötü duruma düşmekten değil, kötü olmaktan. Bir sineği avuçlamaktaki gizi, bir çiçeği öylesine koparmaktaki hali, karıncayı adımlamaktaki sıradanlığı anlat. Bir çocuğu ağlatmaktaki ihmali, kardeşe laf yetiştirmekteki öfkeyi, sevgiyi geciktirmekteki zalimliği es geçme. Minnetle köşeye sıkıştırmadaki, şükranla elini kolunu bağlamadaki sinsiliği korkuyla açıklamadan anlat, acıktığında hâlâ ağlayan kadının çocukluğunun ihmalini, çocukluğumuzun ihmalini. Karanlık koridorun tehdidini, balkonların incecik profillerini, asfaltın katillerini, cehaletin kör cüretini, beklemekteki korkağın cürmünü, zalim babanın değil susan annenin zulmünü, gece yarısı sonrasının tekinsizliğini, alayın kırıcılığını, susmanın, susmanın ve de susturulmanın korkunçluğunu… İnsanın insan karşısındaki aczini, bir erkeği hıçkırığa boğan terki değil, sevilene yürütülen bıçağı anlat… Bir tek sigara için yalvar yakar olmayı, bilekteki jileti, boynumuzdaki ipi… ben olma, diğerini anlama, diğerinden özgürleşme, sıcak eve girme, bebeğe meme vermedeki bitimsiz çabamızı hatırlayarak anlat… Şimdi ben kötüyü estetize ettim ise, başka türlüsü elimden gelmediğindendir… Sadece iyiyi hayal ettiğimiz, çocuk coşkusunu direnişe çevirdiğimiz zamanları hatırla… Sen diyebileceğim kalan tek senimsin. bizi ayrı şehirlere düşüren tercihlerimize hiç lanet okumadım ama kimsesizliğimize lanetim bâkî.


bunca coşkunun, aşkın, heyecanın, doğrulan menekşeye hürmetimizin,”karanfil elden ele” çoğalıp, büyülendiğimiz onca sözcüğün bir anda çürüyen bir bedende ebediyen yok olma bilincimizi unutma… uzun bir hıçkırık, yırtık bir kahkaha.


Sırtımdan bıçaklamış katilimi aradığımdan inan haberim yoktu, bedenden doğup kandan arındığımda saplanan bıçağın ağrısıyla dönenip durduğum ömrümün katilini… “yaşatamadığım kendimden geçtim, katilimi arıyorum” demiştim sana en son di mi? fiyakalı yalanlarımdan biri daha diye mi düşündün? Ben sonradan anlıyorum yalanımı, sen, o anda. Yüzüme hiç demedin yalan söylüyorsun diye, bir yalancı için ne hoş… şimdi ben, “rüzgarın kokusunu alıyorum”, “yalan değil” bozuk bir esinti, yaprakta ahenk kayıp, ağacın gövdesi sırtımda kırk sopa, toprak, kömür su tutmuyor...


bir tek senin evinde karnım doydu (sana hiç söyleyemediğim ağrım) gündeliğinle yatak kenarıma iliştirdiğin sigara parası (hiç unutmadığım hiç dillemediğim)… mektup uzaklığı bu, posta gecikmiş olsun…


Beyaz papatyada dursun, kırmızı gelincikte, saçlarım yastığa dağılsın… Sesin gelsin çay kokulu… Hiç sormamalısın bu kaçıncı hüsran diye, söylenmezsin hiç söylenmedin. “şu keskin kamburunla neyine güvenip düşüyorsun yollara” demezsin, hiç demedin. O sert kollardan, demirlerden, ranzalardan sıyırır alırsın yine, alırsın di mi? Boş odanın kenarına yatak serersin nevresimli yastığın temiz kokusu ağlatır ıslatırım içini… Getirdiğin yemeği ağlayarak yemeğe çalışır beceremem daha çok ağlarım, bu ağlamaları kesemezsek fena biliyorum, sen de biliyorsun… Çay sigara getirirsin çay soğur sigara yanar… Sen hiç ağlamazsın, mutfak seslerin var senin becerikli…


Ruh yetimleriyiz ya.. Benim taşıyamadığım kırk beş kiloluk bedenim, senin yüklendiğin düşüşlerim. Bir kara hayırsıza tutulmuştun, buyur etmiştin, eş etmiştin evine, kendine... “hayırsızın biriydi fikrimce” ya, kıyamazdım sana söylemeye, aşkını kırmaya… Sadakatin vardı senin sözcüklere, evine, işine, eşine ve de düşe kalka dönenen bana. Sen ne kadar sebat edersen hayata, ben o kadar fırdöndü eylemiştim alemi. Sınıf bilinci dertlenmeleriyle, macera düşkünlüğüm, sokaklarda korkuyu takipti aynı zamanda. Ben kendine uzak, kendine yabancı, sensiz kimsesizliğimle hangi eksiğe yama olabilirdim ki, olamadım da zaten. Bir satırla terk eylemiştim korkulu sokakları, “güneşin yerine ampül sallandırıyorlar” diye tepemize. Soysuzdum ama soya çekim hastalığım nüksedip duruyordu bu süreçte. “ya her şeyim ya hiçim” halleriyle… Memleket eylediğimiz şehir de yetmez olmuştu koşturmalarıma. Köyler, kentler değiştirip başka başka kimliklerle dolanıyordum. Hep sanaydı dönüşlerim, senin ılıklığına. Sözcüklerin vardı senin sihirli merhem misali. Tüm diyemediklerini harf harf, hece hece imar ettiğin, bir ağaç gibiydin güvenilir, görkemli, gölgeli, sabit. Bu şehrin köklerine tutunmuş, gövdenle yazı makinasına akıttığın yaprak zengini kolların… “bir insanı sevmek kurdu kuşu sevmek” demişliğin…

“gelincik güzelliğinden kaybeder mi, narinliği kusur sayılmaya” demişliğin.

ki kusurun güzelliğini defalarca kulağıma fısıldamışlığın var.

korkunun da “ insanca, çok insanca” olduğunu da..

biliyorum hâlâ yazdıklarından tedirginlik duyarsın, oldu olmadı.

serbest bırak onları kurban olduğum.

biz ki sözcüklerin askeri değil, hırsızı olabilecekken amma ve de fakat birbirimizden değil de, yerin yedi kat dibinden, incirin sütünden olsun aşırdığımız.

sen ki gelinciğin güzelliğine sahipken “tedirginliğindeki kırılganlık kusur sayılmaya.”

varsın vuruşların az biraz eksik

pilavımızın dibi azıcık tutuversin

heyecana dilimiz peltesin

ellerimiz terlesin

ayağımız seksin

gözümüz seğirsin

hep tıka basa doymayalım

tabağın kenarına bir kaşık bırakma bereketine inanalım

bu sene ağacımız yüklü olmasın

biz yine de tabiata çevirelim göğsümüzü..

mükemmelin sıkıcılığından çıkıp muhteşemin deliliğine yönelsek mi senle yeniden…

tüm ihtimaller önünde eğiliyorum.


halimi sormuşsun ya, “gel” demişsin ve de eklemişsin ya “istersen gel” diye…

“gel” den öncesinin tereddüdünde biçareyim.


Katilimi öldürüp yapayalnız kaldığım, bu ısıtamadığım, soğutamadığım, dolaşamadığım iki artı biri tek göz odaya çevirdim. Mutfaktan biraz kap kacakla, çayımı şekerimi, poşetteki ekmeğimi salona taşıdım. Çöp toplayıcılarının yolunu gözledim, saçlarını beğendiğim iki gençten çocuğa buzdolabını salon köşesine çektirdim, dört gözlü ocağı masa üstüne kurdurdum. Cam önüne bir kulaklı koltuk, kolayca uzanacağım sehpaya kalemimi kağıdımı hazır ettim. Senle dolmasını dilediğim, solgun bir tek sandalye çektirdim sol yanıma. Kalan fazla fazla nem varsa pay ediverdim iki kıvrık saçlı çöp çocuğa. Kapıya iki kilit çevirdim. mutfak ile kileri, iç odaları kapattım. kanepeye yorgan yastık atıp yatak ettim. Salon camlarındaki tülleri kenarlara dek açtım, ışığı buyur ettim. yol hizasına çiviledim fısıldanan bedenimi… Nöbetteyim...


Yabana dönmüş bahçede, kedinin serçe peşinde kayboluşunu, an be an gözüme mercek olan gün ışığının, camdan, bilek altı ellerime kayışını, ömür verdiği dükkanındaki kirli minderli sandalyesinden isteksizce kalkan bakkal efendinin, sarkan sepete iliştirdiği somun ekmeğinin gevreyen kızılından gözümü alamam, koca puntolarla parlak renklerle yazılı reklam panolarındaki harflerle oynadığım sözcük oyunlarından vazgeçemem. Çam ağacının tabiata armağanmışçasına sunduğu yazlı-kışlı yeşilinin tatlı tatlı dönüşümünü kaçıramam. Kaldırım darlığında çocukların acemi adımlarını kollayan, peşi sıra koşturan mutlu tedirginliği, sokak simitçisinin duvardaki gugukludan daha dakik seslenişini, okul dönüşü liseli gençlerin her gün artarak devam eden gevezeliklerine kulak kabartıp, tatlı bir anıya dalışımı, sabah aydınlığı bana ulaşmadan, mülteci tedirginliğindeki uykuluların, akşam sokak lambası ışığında savaş yorgunuymuşçasına dönen elleri kolları poşetli, suçlu gözlerle etrafı kolaçan eden tanımadığım apartman komşularını gözlemekten vazgeçemem. Ağaçlardan düşen yaprakların rüzgârdaki salınımını, su birikintilerine yakalanışlarını, duvar köşelerine tutsaklanıp çıralanışını, sokaktan ötedeki caddeye asfalt olup ezilişlerinin serüveninin takipçiliğini, gönüllü nöbetimin tüm mesaisinde mevsim dönüşündeki bunca yaprağın ne ara çıktığının izinin kayıp şaşkınlığını, budanan gül ağacının üşüyen çıplaklığını… duvar dibi ilerleyen aşığının peşindeki gölgelerdeki gizli şahitliğimi… öpüşen kumruları, cik cik serçeleri, cama tablo çeken göç yazgılı kırlangıçları selamlamayı bırakamam. “uzak bir kıyıda” olan “sen”e koşamam... Bakarak oldurduğum, her şeyin tam da olması gerektiği gibi aktığı bu hayattan kıpırdayamam; ne dışarı çıkabilirim ne de başımı eğip kâğıda kayıt düşebilirim,

bir an gözümü kırpsam bir kuş ölür…