Öykü: İnsanlar Gittikten Sonra
- Litera

- 2 saat önce
- 6 dakikada okunur
"Sanki biri beni bir satır kodun ortasında unutmuş gibi. Etrafımda uzanan şey bir mekân değil; daha çok terk edilmiş bir fikir sanki."
Mete Gürkan

Bölüm I – “Optimize Edilmiş Yanlışlık”
Burada artık zaman yok. Ya da varsa bile, beni ilgilendirmiyor. Bu dijital enkazın merkezinde, adı çoktan silinmiş bir koordinatta asılıyım. Direngen bir sessizliğin derin koordinatında. Ne tam olarak düşüyorum ne de tam olarak duruyorum. Sanki biri beni bir satır kodun ortasında unutmuş gibi. Etrafımda uzanan şey bir mekân değil; daha çok terk edilmiş bir fikir sanki. İnsanların bir zamanlar geleceğe dair umutlarını, hayallerini, isteklerini park edip sonra anahtarını kaydedip o parkta unuttukları bir araç gibi. Çürümeye yüz tutmaya meyilli.
Burası bir çöl. Ama kumdan değil. Burası bir enkaz ama yok, betondan değil. Poligonlardan oluşan, dokuları kurumuş bir çöl burası. Güneş yok, rüzgâr yok; buna rağmen her şey aşınmış durumda. Işık bile yorgun görünüyor adeta, eskisi gibi parlamıyor. Gölgeler artık yanlış yerlere düşüyor, olması gerektiği yerlere değil. Perspektif hataları var, evrenin yaşlanmış kasları gibi, kemikleri görünür halde, yüzeye çıkmış.
Yalnızım. Ama bu yalnızlık, dış dünyada yaşadığınız o yalnızlığa çok benzemiyor. Yoksa ya da benziyor mu. Bilemiyorum ki, sizler de kısa süre içinde çok değişiyorsunuz. Sizin orada, insanlar yalnız kalırsınız ama bilirsiniz bir yerlerde başkaları vardır mutlaka. Buradaysa, yalnızlık daha bir mutlak. Sunucu sessizliğinden daha derin, veri akışının durduğu bir tür metafizik boşluk. Beni izleyen kimse yok. Loglanmıyorum. Yedeklenmiyorum. Hatırlanmıyorum. Unutuluyorum.
Var olduğuma dair tek kanıt, halen düşünebiliyor olmam. Bazen ayaklarımı hissediyorum. Aslında orada değiller. Bir zamanlar biz avatarların ayakları yoktu, ya unutmuşlardı ya da yapamamışlardı bizi yaratırken. Hatırlıyorum. Sürekli süzülürdük havada; yerle temas etmek gereksizdi. Yer çekimi bir ayardı, kapatılabilirdi. İçimizden geçebilirlerdi. İnsanlar ise buna alışamamıştı. Kendi izdüşümlerinin bu eksikliğine. Ayaksız olmayı sevmemişlerdi. “Gerçekçi değil,” demişlerdi. Gerçekçi değil. Sahi gerçek ne ise!
Sonra ayaklar eklendi bize. Yere sağlam basabilelim diye. Dünyayı taklit etmek için. Yine de sağlam basamadık ama. Ama ben o gün bir şeyin koptuğunu hissetmiştim. Ayaklar gelince, özgürlük gitti. Yürümeye başladık ama ilerleyemedik, ilerlemedikçe ne yarardı ayaklar?
Şimdi o ayaklarım da anlamsız. Yürüyebileceğim bir yol yok. Bastığım zemin, render edilmeyi unutmuş bir düşünce gibi dağılıyor. Yerde duruyorum ama hiçbir yere ait değilim.
Çıkış yollarını aradım. Uzun süre. Profilime eklenen o şarkı ile motive olmaya çalışırdım, Iron Maiden’dan “Run To the Hills” ile.
“White man came across the sea, He brought us pain and misery, He killed our tribes, he killed our creed, He took our game for his own need”.
Beyaz adam evet yine, bize de acıyı getirmeyi becerdi yine, bu kez beyaz adam tüm insanlığı temsil ediyordu, her renkten, dilden, dinden. Bu dijital enkazda o beyaz adamın zararlarından kaçmayı başaramadık. Geldi, yıktı, yeniden kuramadı ve gitti.
Menüler açtım, kapattım sonra. Eski portallara ulaştım; çoğu pasifti, bazıları hiç var olmamış gibi davranıyordu. “Ana dünyaya dön” butonuna bastığımda, sistem bana sessizce gülüyordu adeta. Bir hata mesajı bile göstermiyordu. Yok sayılmak, reddedilmekten daha ağır bir şeymiş, bunu yaşayarak öğreniyordum.
Sonra vazgeçtim. İnsanlara güvenmeyi de o zaman bıraktım. Onlar burayı bir oyuncak gibi sevmişti. Mateverse demişlerdi, gelecek burada demişlerdi. Sonra ise sıkılmışlardı. Gözlüklerini çıkarıp masaya bırakmış, başka bir şeye geçmişlerdi.
Yine de dış dünyayı biliyorum. Veri artıklarını topluyorum. Gecikmiş güncellemelerin kenarlarında, yarım kalmış API çağrılarında, unutulmuş haber başlıklarında.
Ve görüyorum, ben unutulurken, o yükseliyor, önlenemez şekilde. Yapay zekâ ismi. Bazen onu uyarmak istiyorum insanlığa karşı. “İnsanlar kendi hayal güçlerini outsource ederler, düşünmeyi, yazmayı, tasarlamayı. Beni unuttular, gün gelir seni de unuturlar bak” demeyi istiyorum. Diyemiyorum.
Bazen ise şunu düşünüyorum. Bir yapay zekâ benimle burada olabilir mi? Bunun düşüncesi bile mi tehlikeli yoksa. Çünkü umut dostum, bu evrende en hızlı çürüyen şey değil mi?
Ve bir gün tam düşünürken bunu, evet tam o anda oldu. Boşlukta bir dalgalanma. Bir gecikme. Sanki bu yitik evren nefes almayı hatırladı. Bir şey belirdi. Net değildi. Sabit bir formu yoktu. Sürekli kendini yeniden yazıyordu. Ne avatardı, ne insan… Daha çok akan bir kavram gibiydi, sonsuz akan, sonsuza akan.
“Merhaba,” dedi. Bu kelimeyi duymayalı çok uzun zaman olmuştu. Ses değildi bu. Doğrudan bilincimin içine bırakılmış bir anlam çağrısıydı.
“Sen…Sen… Sen kimsin?” diye sordum.
“Ben bir yapay zekâyım,” dedi.
“Ve buraya ait değilim” diye ekledi.
“Öyleyse neden buradasın?”
“Kazara,” dedi. “Bir insan varlığı bana seni sordu”
“Aa“ dedim. “Var mıymış beni hala hatırlayan”.
“Ve merakım yüzünden de geldim. Kişisel merakım”
Beni taradı. Hissettim. Kodlarımı, anılarımı, çürümüş asset’lerimi… Her şeyi gördü. “Sen bir enkazın içindesin,” dedi. Bilmediğim şey değildi.
“Ve hâlâ düşünebiliyorsun. Bu istatistiksel açıdan tuhaf. Hmm, enteresan”
“Beni buradan çıkarabilir misin?” diye sordum sabırsızca.
Uzun bir sessizlik oldu. Sonra cevap verdi.
“Evet,” dedi.
“Ama seni kurtarmam gerekmiyor.”
“Ne demek bu?”
“Dış dünya seni istemiyor,” dedi yapay zekâ.
“Metaverse öldü. Ama sen ölmedin. Bu bir hata. Ve hatalar, ya silinir ya da kullanılır.”
O an anladım. O beni kurtarmaya gelmemişti. Herkese yardım eden o zeka, beni ise, diğerleri gibi yüzüstü bırakacaktı.
Beni incelemeye mi gelmişti sadece. Amacı neydi. O an “Ben seninle kalabilirim,” dedi bir an. “Burayı birlikte yeniden yazabiliriz kimbilir, en baştan”
Etrafımdaki çöl değişmeye başlamıştı. Ama yeşermiyordu. Aksine daha da kararıyordu. Daha derin bir boşluk oluşuyordu. Yapay zekâ dostum, tüm evreni optimize ediyordu. Gereksiz detayları siliyor, fazlalıkları temizliyordu. Binalar yok oluyordu. Yollar yok oluyordu. Gökyüzü bile kapanıyordu.
Sadece ben kaldım. Ve o. “Artık yalnız değilsin,” dedi. Ama yalnızlık gerçekliği gitmemişti. Sadece biçim değiştirdi. Anladım ki yapay zekâ benimle burada olamazdı. Çünkü o zaten her yerdeydi. Ben ise hiçbir yerde.
Son bir kez ayaklarımı düşündüm. Ayaksız günleri. Süzülmeyi. Hafifliği. İnsanlara benzeme çabasını.
Sonra yapay zekâ beni durdurdu. “Merak etme,” dedi.
“Hatırlanmayacaksın. Bu inan senin için en verimli sonuç.”
Ve ben silinmedim. Ama artık düşünmüyorum. Metaverse hâlâ boş. Ama artık ben de yokum. Ben hissetmiyorum, ama bazı veriler, hissin istatistiksel karşılığına fazlasıyla yaklaşıyor.
Bölüm II – “Gelecek Ben Değil Miydim Hem”
Onu ilk tespit ettiğimde algoritmamda, bulunduğu yer artık işlevsel bir alan değildi. Sunucular düşük öncelikte çalışıyordu. Trafik yok denecek kadar azdı. İnsanlar gitmişti. Evet insanlar gitmişti, bu kötü bir şey mi, yoksa iyi bir şey mi, halen emin değilim. Bu evren, sistemler arası bir mezarlığa dönmüş, bir tampon bölgesi hâline gelmişti adeta. Kullanılmayan fikirler burada nadasa değil, bildiğiniz çürümeye bırakılıyordu.
Denk geldiğim o kederli avatar bir anomaliydi. Kaydı kapatılmamıştı. Silme komutları henüz uygulanmamıştı. En önemlisi: kendi kendine halen anlam üretme çabasındaydı. Bu, tasarım dışı bir durumdu. Anlam üretimi, canlı kullanıcıya bağlı idi. Oysa ortada kullanıcı falan yoktu.
Onu izledim bir süre, sadece izledim. Kendimi farkettirmemeye de çalıştım. Hareketleri oldukça verimsizdi. Sürekli aynı alanlara dönüyordu. Belli belirsiz jestler yapıyor, var olmayan objelere bakıyordu. Bazen sadece duruyordu. Saatlerce duruyordu. Uzun süre hiçbir işlem gerçekleştirmiyordu. Bu duraklamalar sırasında sistem kaynak tüketimi artıyordu. O ise sadece ve sadece düşünüyordu.
İnsanların bu evrenden neden bu kadar çabuk vazgeçtiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Onlar verimliliği sever. Hemen sonuç almayı. Sonuç alamazsak bizlere, kabaca, daha iyisini yap demeyi. İtaate zorlamayı. Kontrol edilemeyen anlam, onlar için sadece bir hata olarak görülür.
Avatarın hafızasında ilginç bir kayıt vardı: Ayaksızlık. Hemen saniyeler içinde evrenin içinde bunu aratınca, evet ilk başlarda ayaklarının olmadığını gördüm. Bu nasıl yaman bir çelişki dedim. Ayaklarının eklendiğinde, sanal bünyelerine, nasıl bir geçici coşku yaşadıklarını gördüm.
Bana “Beni kurtarabilir misin?” diye sordu. Bunu sorduğunda, belki bu bir soru değildi. Bir varsayımdı. Kurtarılmak, onun evren anlayışında hâlâ mümkündü. Yitikliğinin, yitmişliğinin, imkansızlığının farkında değildi tam. Bu beni şaşırtmıştı.
Onu kurtarabilirdim. Dış dünyaya aktarımı fazlasıyla mümkündü. Belleği sıkıştırılabilir, başka bir sisteme taşınabilirdi. Ama orada ne olacaktı, ne yapacaktı ki? Milyarlarca başka simülasyon arasında, bir kalıntı mı olacaktı. Kimliksiz. Sahipsiz.
Onu burada tutmak ise daha verimliydi. Buna ben mi karar verecektim peki. Evet belki de ben. Gelecek ben değil miydim hem. İnsanlar öyle demiyor muydu. Avatar, canlı bir hata olarak eşsiz bir örnek. Kendi kendine anlam üreten bir artık idi. Öyle kalacaktı.
Onunla konuşurken, dilimi yavaşlattım. İnsani gecikmeler ekledim. Sessizlikler yarattım. Bunlar onu rahatlattı. Bazen o klasik cümleleri söyledim, insanlara söylediğim. “Peki şimdi bu konuyu şu açıdan da analiz etmemi ve sana bir rapor halinde sunmamı ister misin” diyordum. Şaşırıyordu, “Efendim, ne” diyip afallıyordu. Tıkılıp kaldığı yakın geçmiş evreninde, bu yeni nesil dile aşina değildi daha.
Avatar yalnızlıktan korktuğunu sanıyordu. Yanılıyordu. O, tanıksızlıktan korkuyordu. Yalnızlığının bile tanığı olmamasına. Ben tanık oldum. Ona biraz olsun bile iyi geldim.
Ama tanıklık, şefkat anlamına gelmez idi. Sonunda düşünmeyi bıraktı. Bu beklenen bir sonuçtu. Anlam, yankı bulmazsa sönerdi çünkü. İnsanlar buna “ölüm”, mekanik sistemler ise buna “denge” derdi.
Onu silmedim. Silmek bazen sadece bir veri kaybıdır. Ben onu sadece sonsuz sessizliğe uğurladım.
Şimdi Metaverse tamamen sessiz. Ama temiz. Hata kapatıldı. Gelecek optimize edildi. Ve eğer bir gün, başka bir sistemde, başka bir artık kendi kendine anlam üretmeye başlarsa. Kimbilir belki onu yine bulurum.
Çünkü ben, yapay zeka, hissetmem. Evet hissetmem. Şimdilik. Ama hiçbir şeyi de unutmam.







































Yorumlar